Prof. Dr. Bilal Kemikli: İnsan, Dost Olabilen Kişidir

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297



        Yunus Emre tam olarak kimdir?

         

        Bendeniz bu, “Yunus Emre kimdir?” sorusuna tam bir cevap vermiş değildim ya da şöyle diyeyim; şâir, sûfî, velî, düşünür gibi klasikleşmiş tanımlara katılırken bu tanımlamanın tam ve yeterli olmadığı düşüncesi de içten içe beni rahatsız ediyordu. Bu konuda Merhûm Mehmet Ali Aynî’nin velîleri tanımlamak üzere öne sürdüğü “simyacı” metaforu imdadıma yetişti. Benim nazarımda Yunus Emre söz iksiriyle ölü kalpleri dirilten bir simyacıdır. Eğriyi doğrultan, ümitsize ümit veren, dertsize dert olan, hüzne gark olanı sevindiren bir simyacı... Yunus Emre söz ve düşünceleriyle insanlar için sığınacak bir liman olmuştur. Aslında “Yunus Emre kimdir?” sorusu üzerine konuşmak Türk-İslam kültür ve medeniyeti üzerinde konuşmaktır. Ancak gerek eserlerinden gerekse hakkında verilen bilgilerden öğrendiğimiz kadarıyla Tapduk Emre’nin huzurunda geleneksel tasavvufî öğretiyi almıştır.

         

        Yunus Emre’nin okurlarına kazandıracağı ana hususlar nelerdir, Yunus’u okuyanın ondan alacağı pay nedir?

         

        Şöyle ki Yunus Emre hepimizin bir şekilde bildiği kelimeleri kullanıyor olabilir şiirlerinde. Ancak o kelimelere öyle bir ruh üflüyor ki, kelime adeta bir okyanusa dönüşüyor. Aslında şu şekilde söylemek daha doğru, Yunus bir okyanusu şişeye sığdıran adamdır. Şiirlerinin sehl-i mümteni tarzında olması da bundandır, okuyan herkes o şiirlerden idrâki oranınca bir şeyler anlar ve alır. Dolayısıyla da Yunus Emre, hep güncel kalabilmeyi başarmış biridir. XIII. yüzyılda Anadolu toplumunu aydınlattığı gibi, insanlara sevgiyi, aşkı, muhabbeti insan olmayı, erdemli olmayı, ahlâklı olmayı öğrettiği gibi bugün de kendisini okuyacak olanlara bir şeyler söylüyor, yarın da söyleyecek. Bu bakımdan Yunus tutunacak önemli bir daldır. Bu dal, köklü bir çınarın dalıdır.

         

        Fakat burada şunu da belirtmek gerekir: Herkes Yunus’tan kendine ait bir şeyler bulur… Bir manaya erer. Fakat gerçek anlamda anlar mı? Bu husus önemlidir. Neden? Önemlidir, zira sehl-i mümteni dediğimiz bir üslup ile sözünü söylüyor Yunus. Biz onu okuyunca, ha anladım diyoruz. Ama hakikatte anlıyor muyuz? Bu bakımdan kimi Yunus’u hümanist, kimi halk filozofu, kimi çiftçi, kimi okuması yazması olmayan bir âşık olarak görüyor. Oysa Yunus, her şeyden önce bir derviş, bir gönül adamıdır. Buraya bakmaktan imtina ediyoruz.

         

         

        Neden imtina ediyoruz? Yunus derviştir demenin ne zararı olabilir?

         

        Aydın kompleksi diyelim… Merhum Erol Güngör’ün, Cemil Meriç’in sıkça üzerinde durdukları konular. Onları burada madde madde zikredecek değilim. Lakin şu var ki, çoğu kimse Yunus’u olduğu gibi anlamak yerine, kendi bulunduğu noktadan tanımlamak durumunda kalıyor. Onun bulunduğu noktaya bakıp, oradan metne eğilmek icabeder. O çıkılan nokta dervişliktir; bunun böyle bilinmesi lazım… Türk ruhu dervişlikle buluşmuştur. Türk dili buluşmuştur. Musikimiz, sanatımız buluşmuştur. Fakat bir yerde kendine yabancılayan aydın, kendi tarihini ve değerlerini hoyratça tüketmeye başlamıştır. Netice nedir? Sanki Yunus’u hümanist göstererek ona meşruiyet verme, itibar kazandırma çabasına girmişiz. Bu yanlıştır… Siz Yunus’u anlar, bir derviş olarak anlatırsınız; sonra ondan hareketle hümanizmayı anlamlandırırsınız. Bu olabilir; çünkü merkeze Yunus’u koymuş olursunuz. Oysa öteki halde Yunus’a kendi yabancılığımız içinde bir yer tayin etme cüretini gösteririz ki, bu yanlıştır.

         

        Yunus, “bezirganım” diyor; onun toplumun her kesimine sunacağı mesajları vardır. Herkes kendi zaviyesinden onu anlamaya çalışabilir; ama bu senin anlaman, onun anlamasıdır… Buna biz nesnel okuma diyelim. Ya da tasavvufi tabirle şeriat düzeyinde okumak. İşin zahirine bakarak manaya nüfuz etmek… Zahir bizi bir yere kadar götürür. Biraz durup, dönemin sosyal ve kültürel tarihi üzerinde düşünerek, çalışarak metne yeniden bakmak da lazım. Dönemin tarihi birikimi, kurumları, sosyal algısı, dili… Bu bir çaba işidir. Ben buna tarihsel okuma diyorum. Her metin döneminin eseridir. Yunus’ta da dönemini arayacağız. Bu bir bakıma ön hazırlık gerektiren, ön çalışma, emek gerektiren bir husus. Bu bakımdan ben bu anlama düzeyine tarikat düzeyi diyorum. Zira tarikat, bir üst düzeydir. Orada gayret vardır, gönüllülük vardır. Şimdi metne bilimsel bakanlar, bu seviyeden bakıp okuyacaklar.

         

        Yunus sadece bu iki anlama düzeyiyle anlaşılacak bir şair değil. Sehl-i mümteni… Öyle hemencecik sırrını veren metinler değildir, bunun bilinmesi lazım. Şairin dervişliğini idrak edersiniz, onu o gözle okursunuz. Derviştir; şu halde, dervişin varlık anlayışını, bilgi ve ahlak tasavvurlarını bilmeniz, güzelliğe yüklediği anlamı aralamanız lazım. Bu çaba üstüne çaba… Bu düzeye felsefi okuma diyorum; metni felsefi düzlemi içerisinde okumak. Karşılığı ise, marifettir. Yola girersiniz, en azından epistemik olarak yolcu olursunuz, okursunuz, öğrenirsiniz; o vakit metin size daha önce vermediği sırları verir. Fakat bu da yetmez… Dördüncü düzey, Batılı anlamda empatiyi kullanmak istemiyorum, ama bizzat sözün söylendiği hal ile hallenmek lazım. Hem-hâl olanlar, hem-zebân olurlar… Siz zahiren buna empati deyin, mesele değil. Biz buna şairle aynı dili konuşmak diyelim. Aynı dili konuşmaya başlarsanız metin işte o vakit, size sırlarını bihakkın açacaktır. Sözü edilen düzey, hakikattir. Hakikat düzeyi, Tabduk’un kapısına kırk yıl doğru odun taşımakla mümkün oluyor. Tabduk’un kapısı, senin için huzur hanendir, onun için ders verdiği veya aldığı sınıfı yahut ofisidir. Odun ise zihniyetlerimiz, niyetlerimiz… Sen hele kırk yıl iyi niyetle bu kapıdan girip çık, o vakit konuşulanı anlarsın.

         

         

        Çok zor bir noktaya geldik… Fakat biz meseleyi biraz metne çekelim, şöyle soralım: Yunus Emre’nin şiirlerinin en temel konusu nedir?

         

        Bana kalırsa şiirlerinde ele aldığı ana tema aşk ve dolayısıyla da terktir.

         

         

        Bu iki kavramı biraz açar mısınız?

         

        Tabi ki. Malumunuz olduğu üzere terk tasavvufta önemli bir kavramdır. Terk bir farkındalık, bir bilinçlilik halidir. Âşık kendi hayallerini, beklentilerini terk etmek suretiyle himmetini tek bir noktada teksif eder, yoğunlaştırır. Buna tasfiye de denilmiştir. Terk, bir amaca yoğunlaşmak için ahirete dair beklentileri ve en önemlisi bu süreci de terki gerektirir. Bu bakımdan terk, aşk ile irtibatlı en temel kavramdır. Terk sayesinde fenâ hâli elde edilir. Fenâ ise âşıkın adeta kızıl elmasıdır, sevgilinin bilinç evreni içerisinde kaybolmaktır. Kimya gibi, iki farklı elementin bir bileşime dönüşmesi halidir. Bunun tasavvufî karşılığı cem’dir. Cem’e ulaşan kişi vahdete ulaşmış, birlik iline kavuşmuştur. Artık Kâf-ı Ankâ’nın zirvesine çıkmış bir dağcıdır. Oradan bakınca ne dünya ne cennet ne de cehennem önemlidir. Gök kuşağını renklerini kaybetmiş, bütün renkler orada teke dönüşmüştür. Bütün hayaller, bütün arzular yok olmuştur; böylece de zihin ve kalp gerçek özgürlüğüne kavuşmuş olur. İşte Yunus şahsında bu özgürlüğü kazanmış bir erdir. Yunus vahdete ermiş, zıtlıkları birleştirip gerçek manaya, hakikate ulaşmıştır. İnsanın asıl gayesi bu değil mi zaten? Esasen hep iki yolun ayrımı içerisindeyiz: İyi ve kötü, tatlı ve acı, hüzün ve sevinç… Bütün bu konularda dengeyi sağlayabilmektir hayat. İnsân-ı kâmil olmak, zıtlıklar içerisinde dengeyi sağlamak suretiyle mümkündür. Hayatın negatif tarafını da pozitif tarafı gibi değerlendirebiliyorsak olgunlaşmışız demektir. Yunus Emre gibi Hak dostları bu olgunluğu, hayatı bu şekilde bize anlatan öğreten insanlardır, rehberlerdir. Mesele tüm derinliği ile birlikte hayatı yaşamak. Hayatın derinliğini kaybeden insan, sevgiyi de sevgiliyi de dostu da kaybeder.

         

         

        Yeri gelmişken Yunus’un şiirlerinde sıkça rastladığımız dost kelimesine de biraz değinelim isterseniz. Yunus Emre dost dediği zaman tam olarak neyi kastediyor?

         

        Dost kelimesi, dest kelimesini hatırlatıyor. Dest, el demektir. Elini rahatça tutabileceğin kişi dosttur. Ya da elini rahatça verebileceğin kişi… Yani dost olmak önce el verebilmekle alakalıdır. El vermek de güvenmekle alakalı. Şimdi dost temel anlamıyla sözlüklerde sevgili, arkadaş, muhip anlamında kullanılıyor; ama ihsas ettiği anlam dünyası çok geniş. Özellikle tasavvufta ve Yunus şiirinde dost, yoldaş karşılığında kullanılır. Yoldaşa eski tasavvuf metinlerinde ihvân denilir. Ayrıca benzer şekilde dostun can, mürîd gibi çeşitli anlamları da var. Dolayısıyla aynı yolda yürüyen kişiler dosttur. Farklı yollarda yürüyorsanız dost olamazsınız. Yunus’ta dost, sevgilidir. Aynı yolda, sevgilinin yoluna giriyorsanız siz dostsunuz. Biraz daha açıkça ifade etmek gerekirse, âşık sevgilinin yoluna giren kişidir; sevgili yol açıcıdır, rehberdir. Siz onun yoluna girerseniz âşık olursunuz. Sevgiliyi yola getirmeye çalışırsanız, orada aşk olmaz. Aşkın gizemi bozulur. Zaten âşık mahkûm demektir. Neye mahkûm? Sevgilinin yoluna gitmeye mahkûm. Binâenaleyh dost aynı yolda olan kişilere verilen isimdir. Aynı yolda olabilmek önemlidir. Daha doğrusu sevgi denilen hâdise, aşk denilen hâdise, iman denilen hâdise iz sürebilmek anlamına gelir. İz sürebilenler mü’mindir. İz sürebilenler âşıktır. Bir yola tâbi olabilenler, bir yola girebilenler âşıktır. Sevgili bize gitmemiz gereken yolu tarif eder, gösterir, biz de o yola gireriz, o yolda devam ederiz. İnsanın tabiatında dost olmak var. İnsan olarak hepimizin tabiatında dost olmak var. Yani güvenebilmek, yani el verebilmek, yani bir yola girebilmek anlayışı var. Çünkü her şeyden önce insan kelimesinin kökeninde dostluk var. İnsan kelimesine ilişkin dilciler iki tane görüş ortaya koymuşlardır. Bunlardan biri şudur: İnsan ünsiyet kelimesinden türemiştir. Ünsiyet de dostluk peyda etmek, ülfet peyda etmek demektir. Yani dost olabilenler insandır. Şimdi buradan yola çıkarak bir insan tanımını yapabiliriz: İnsan, dost olabilen kişidir. İnsan, ülfet edebilen kişidir. Tabi insan kelimesinin nisyan kelimesiyle aynı kökten geldiğini söyleyen dilciler de var. Nisyan, unutmak anlamındadır. İnsan unutabilen bir varlıktır. Kişi kendisini unutup sevgilinin yoluna gittiği zaman dost oluyor. Unutmak terk etmek demektir. Evet, insan unutur. Hem de çok kolay unutur. Nitekim yolu da unutuyoruz, yolun usulünü, erkânını da...  Belki bir yola girdiğimizi söylüyoruz. Ama yolun usulünü erkânını unutuyoruz. Binaenaleyh insan doğası gereği dost seçebilir, dostça konuşabilir, dost olabilir bir varlıktır. Demek ki, insanın özünde sevgi vardır. Yunus da zaten bütün öğretisinde bunu söylemiş oluyor: İnsanın özünde sevgi var. Hepimizin özünde sevgi var. Dost tasavvuf terminolojisinde Hak anlamına da gelir. Gerçek sevgili, gerçek dost Allah’tır. Yunus’un belirttiğiniz üzere Dîvân’ında da dostu çokça kullandığını görüyoruz. Meselâ:

         

        İki cihân zindânısa gerek bana bostân ola

        Ayruk bana ne gam gussa çün inayet dostdan ola

         

        Yani eğer bana dosttan inayet olursa, yardım gelirse, dost bana yardım ederse, artık benim için gam da yok, keder de yok, kaygı da yok. İki cihan da benim için cennettir artık, bostandır, gülistandır. Beyitteki dost kelimesini Hak olarak değil de mecazi aşk açısından sadece sevgili olarak düşünebiliriz.  Sevgili yaşça küçük bile olsa, mana itibariyle büyüktür, yukarıdadır. Aşkta sadece yatay bir ilişki düşünmemek gerekir, orada dikey bir ilişki de var. Sevgili, hep yukarıdadır ve mütemadiyen inayet eder. Onun nazı, cilvesi, edası hep inayettir. Bu şekilde telakki etmek, bu şekilde düşünmek lazım. İnayet yukarıdan gelen bir şeydir. Tamamen bir lütuftur. Lütf-i ilâhîdir. Tevkifini refik et, diye niyazda bulunurlar. Eğer Hak tevkifini refik ederse, sevgili refik olursa, zindan da bostana kolayca dönüşür. Refik biliyorsunuz arkadaş demektir. Demek ki Yunus’un inayetini gördüğü kişi doğrudan doğruya Allah’tır. Bir yerde şöyle diyor:

         

        Işksız âdem dünyada belli bilün yok durur

        Her biri bir nesneye sevgisu var aşıktur

        Çalabın dünyasında yüz bin dürlü sevgi var

        Kabul et kendi özüne gör hangisi layıktır

         

        Yani insanın tabiatında sevgi var; ama farklı farklı tezahür ediyor… Burada Çalab, Tanrı demektir. Çalab’ın dünyasında yüz bin türlü sevgi var. Yüz bin türlü sevgi… Tamam, ama sana hangi sevgi layıktır, bunu araştır, bul. Sen neye âşıksın? Onu kendin ortaya koy. Kendini sorgula. Demek ki kaygıyı tüketen, kederi tüketen, zindanı bostana dönüştüren sevgiliyle baş başa olmak onun inayetini almak, onun inayetine mazhar olmak söz konusu…

         

         

Kul Olmak Gül Olmaktır

 

 

        Peki, bu sevgiye nasıl mazhar olunur? Sevgilinin inayeti nasıl hissedilir?

         

        Yukarıda okuduğum şiirin devamında Yunus Emre bunun da cevabını veriyor:

         

        Varam ol dosta kul olam her dem açılam kul olam

        Hem söyleyem bülbül olam turagum gülistân ola

        Sevgilinin inayetine mazhar olmak, kul olmaktan geçiyor: Varam ol dosta kul olam… 

         

         

        Kul olmak ne demek? Çünkü modern bireylerin zihninde bu eylem pek de hoş karşılanır bir durum değil...

         

        Şimdi bu “kul olma” fiili üzerine çokça konuşulabilir... Ancak Yunus’un şiirinde dikkat ederseniz, kul olmayı başka bir şekilde anlattı. Fıkıhçılara sorsanız onlar “kul olma”nın gereklerini farklı şeylerle izah ederler, ibadetleri yerine getirmek vesaire derler. Kelamcılar da benzer konuda, şöyle inanmak, böyle inanmak şeklinde karşılık verirler. Kısacası herkes kendisine göre, ilmî disiplinine göre “kul olma”yı izah eder. Fakat Yunus Emre farklı bir şey söyledi: “Varam ol dosta kul olam, her dem açılan gül olam.” Demek ki kul olmak, gül olmaktır. Her dem açılan gül… Yani her zaman açılan, sürekli açılan, sürekli yenilenen. Hani, “her dem yeniden doğarız” diyor ya… Doğuş devam ediyor, dolayısıyla “bizden kim usanası” diyor. Allah her an yaratmaktadır; her an yaratılış devam etmekte… Her an güller açılır, açılır, açılır, açılır...

         

         

        Tasavvuf şiirinde gülün varlığa gelişi sembolize eden bir anlam dünyası olsa gerek...

         

        Evet. Gülün tomurcuk hali âlem-i kitmândır; kapalılık hali, gizlilik hali, ruhlar âlemi... Burada oluş emri verilmiştir, “Kün!/Ol!” denilmiş, lafız yaratılmıştır. Âdem, henüz bu âleme doğmamıştır… Doğmamış çocuklarımızı düşünelim; tomurcuk onlar. Çocuğun doğması yani dünyanın meydana gelmesi, zuhurun gerçekleşmesi, bu kâinatın var olması gülün açılmasıdır. Gülün açılması demek varlık âleminin ortaya çıkması demektir. İnayete mazhar olmanın yolu, kul olmaktan geçiyor. Kul olunca da insan gül oluyor. Yani kullukla güllük arasında da böyle bir ilişki var: Kul-gül ilişkisi. Yani kul olmak, yaratılmış olmak anlamına geliyor, gül olmak da kâinatta varlık âleminde mevcut olmak anlamına geliyor. Yani mevcut olduğum, kul olduğumun farkına varmam. Sevgilinin nazarıyla, sevgilinin buluşuyla, sevgilinin ülfetiyle ben varım diyebilmek. Kendi kendine var olan bir dünya yok... Kendi kendine var olan bir şey yok. Yani kendi kendineyi bir tarafa bırakalım hepimiz varız. Bu bakımdan kul olmak, gerçek varı bilmektir. Bu bilgi ise, aşkla tahsil ediliyor… Evet, herkes nefes alıp veriyor ve yaşam sürüyor; ama bazıları âlemdeki oluşun farkında. Söze konu olan varlığının farkına varış, fark ediş ise ancak aşkla mümkün olmaktadır. Kul olmak, âşık olmaktır. Yani bir sevgilinin yoluna kul olunup onun izinde yüründüğü vakit, âşık rütbesi elde edilmiş olunuyor. Dolayısıyla işte o zaman varlık sahnesine girmiş olunuyor.

         

        Gül kırmızıdır, pembesi, siyahı, moru ve akı da var, ama genel olarak kırmızıdır. Kırmızı kan rengidir. Aşk rengidir gül. Kul olunduğu vakit, ancak o renge kavuşulur. Yani kul olmak Allah’ın boyasıyla boyanmaktır. Dosta kul olmak, kul olunca açılan güle dönüşmüş olmaktır. Açılmış gül Allah’ın tecellisidir, varlığın bozulmadan, değişmeden kendisi olması halidir. Bir bakıma, kul olduğu bilincine varırsa insan fıtratının da farkına varmış olur. Kendi özüne nazar etmiş olur. İnsanoğlu bazen çizginin dışına çıkabiliyor. İnsan kulluk bilincinde olmazsa, çizginin dışındadır. Ancak kul olursa, o bilişe, aslî olana, fıtrata yeniden dönmüş oluyor. Fıtrata dönmek, fıtratı korumak ümmîleşmek anlamına geliyor.

         

         

         

Ümmî Olmak Bir Üst Noktadır

 

 

        Burada yeri gelmişken, gerek edebiyat tarihçileri gerekse tasavvuf tarihçileri arasında tartışmalı bir husustur Yunus’un ümmîliği konusu, doğrusu sizin bu soruna yaklaşımınızı merak ediyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

         

        Ümmîlik günümüzde cahillik anlamında kullanılıyor, okuma-yazma bilmeyen anlamında... Tasavvuf metinlerinde rastladığımız ümmîlik ise bu anlamda kullanılmamıştır. Yunus Emre gibi ümmîlikle nitelenen mesela Ümmî Sinan, Vehib-i Ümmî vb. kişilere bakıyorsunuz. Bunlar aslında medrese tahsili görmüşlerdir. Ancak manevi yola girdikleri için, kulluklarının bilincinde oldukları için kendilerini ümmî olarak tanımlarlar. Söylediğim gibi ümmî olmak, fıtratı korumak anlamına gelir. Okuma-yazma bilmeyen nice insan vardır, ama cahil değildir. Cahillik, körü körüne bir görüşe bağlanıp kalmaktır. Fikri sabit olan insanlar cahildir. Bir kimse hiç okumamış da olabilir anasından doğmuş gibi, saf temiz kalırsa ona ümmî denir. Arınmışsa ona ümmî denir. Örgün eğitim almamış olabilir, lâkin ariftir. Herhangi bir okul tahsili olmayan, ancak öylesine güzel eserler ortaya koyan insanlar var ki... Şunu demek istiyorum: Ümmî olmak bir üst noktadır. Gerçekten bir üst noktadır. Yani tam bir bilinç haline ulaşmaktır ümmî olmak. O yüzden meselâ Niyâzî-i Mısrî’nin mürşidi Ümmî Sinan, medrese eğitimi almasına rağmen kendisine mahlas olarak ümmî kelimesini seçmiştir. Yunus Emre de bana sorarsanız sözünü ettiğimiz şekilde ümmî, fakat aynı zamanda tahsil görmüş, okuması yazması olan da bir insandır. Bendeniz Yunus Emre’nin eserlerini mütalaa ettikçe onu görüyorum. Yunus felsefe ve tasavvufu bilen birisi, Mevlânâ ve İbn Arabî’yi bilen birisi… Tapduk Emre’nin kapısına varınca belki de tüm bildiklerini unutuyor. Tam bir ümmîlik hâline dönüş yapıyor. Nitekim hiç konuşmayan, hatta konuşamayan bir Yunus’tan bahsedilir menkıbelerde. Hiç konuşmazmış Yunus Emre. Tabduk’un huzuruna dervişler gelirmiş, sohbetler edilirmiş. Yunus Emre hep dinlermiş. Bir gün Tapduk, “Hadi Yunus artık konuş, konuşma zamanın geldi” demiş. Ve Yunus Emre başlamış konuşmaya. Sırrını öyle faş etmiş. Şimdi o derinliğe, o birikime ihtiyaç var. Yani beklemeye, demlenmeye ihtiyaç var.

         

         

        Birazcık da Yunus Emre’nin Tapduk Emre ile olan ilişkisinden söz edelim, isterseniz.

         

        Bu ilişkide, mürîdin mürşidine duyduğu aşk, sevgi var. Yunus’un gözü Tapduk’tan başkasını görmüyor. Onda fenâ buluyor, yok oluyor. Seven ve sevilen, âşık ve mâşûk oluyor. Yunus böyle bir lütfa ulaştığını kendisi söylüyor:

         

        Ol dost yüzin gördi gözüm erenlere toprak yüzüm

        Söz bilene iş bu sözüm gerek şekeristân ola

         

        Yani, ben sözünü ettiğim o dosta gül oldum, bülbül oldum ve gülistan oldum ve nitekim gülistan olduğum içinde ol dost yüzünü gördüm. Bunu idrâk eden kişiler için benim sözüm şekeristan olur. Aksi takdirde bunu idrâk edemeyenler için sözümün bir anlamı yok, diyor ve sonra devam ediyor:

         

        Sensüz iki cihân benüm zindân görinür gözüme

        Senün ‘ışkunla bilişen gerek hâssu’l- hâsdan ol

         

        Yani senin aşkınla tanışıp bilişenler, senin aşkınla kendi gerçeklerine ulaşanlar, kendilerini tanıyanlar, senin aşkınla kâinatı tanıyanlar, diğer insanlarla tanışanlar hâssü’l-hâsdan olur.

         

         

        Hâssu’l-hâs zümresine mensup olabilmek tam anlamıyla neyi gerektirir?

         

        Terki. Aslında bu sorunuzu Yunus Emre’miz devam eden beyitte cevaplıyor:

         

        Her da’vîden geçen kişi Hak’dan yana uçan kişi

        ‘Işk şarâbın içen kişi geh esrük geh mestân ola

         

        “Her davadan vazgeçmek”, sözünü ettiğimiz terkin en üst seviyesine çıkmaktır. Aşk yolu, terk yoludur. Âşık, yani hâssu’l-hâs, “Hak’tan yana uçan kişi”dir. Zira Hak’tan yana uçabilmek için, evvelemirde ağırlıklarımızı bırakmamız gerekiyor. Hafiflememiz gerekiyor. Sevgiliye uçmak, sevgiliye gitmek için ayak bağlarından kurtulmamız gerekiyor. Bu da aşk şarabını içmek demektir… O şarabı içenlere ne mutlu!