[Ekrem Hakkı Ayverdi ile Avrupa’da Türk’ü Aramak-IV] Tuna Kalbimize Akıyor

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

                    Peçûy’da, şimdi Belvarosi Kilisesi olan Gâzî Kâsım Paşa Câmii’ne, Macaristan’daki câmilerin en büyüğü diyorlar. Bu hüküm, asgarîden, ayakta kalmayı becerenler arasında doğrudur.

         

                    Ayverdi’nin tesbîtlerine göre, câmi, sanki bânîsinin unvânına yakışır şekilde gâzî olmuş; sağı, solu koparılmış, minâresi uçurulmuş. El’ân şehîd düşmemiştir ammâ, hakîkî bir gâzîdir.

         

                    Nâm ü nişânesi kalmayan öteki şehîd câmiler hayatta olsaydı, Gâzî Kâsım Paşa Câmii’ne yine en büyük sıfatı verilecek miydi? Sorunun cevâbı meçhûl.

         

                    Macaristan’ın Türk Beylerbeyleri arasında, îmârcı olanlar az değildir. Gâzî Kâsım Paşa da onlardandır. Muharrem 955- Cemâziye’l-Evvel 958 (Şubat 1548-Mayıs 1551) aralığında, Budin Vâlisi iken, Peçûy’daki bu câmii yaptırmıştır. Toygun Paşa, Güzelce Rüstem Paşa, Sokollu Mustafa Paşa da beylerbeyilik yıllarına kocaman kocaman eserler sığdırmışlardır.

         

                    Sigetvar’daki Kaanûnî Türbesi’nin de yapımına baştan sona nezâret eden Sokollu Mustafa Paşa; Estergon’dan İstolni Belgrad’a, Budin Beylerbeyiliği’nin her köşesine çil çil kubbeler serpmiştir. Onun Budin’de inşâ ettirdiği, ama günümüze gelmeyen câmii, ihtimâl, Gâzî Kâsım Paşa Câmii’nden daha büyüktü.

         

                    Elbette, önemli olan, mesâha ve hacim ölçüleri değil. Gâzî Kâsım Paşa Câmii, kendinden cüsseli başka eserlerin yanında da dik duracak estetik hamûleye, fazlasıyla sâhip.

         

                    Ekrem Hakkı Ayverdi, Kâsım Paşa Câmii karşısında pek hassas ânlar yaşıyor:  «Kâsım Paşa Câmii’nin çarpıcı, büyüleyici bir manzarası vardır; bir Türk olma bakımından, Budin’de hiç rastlamadığı tanışık dostlardan birini burada buluvermenin hâsıl ettiği tesir derecesini ihmâl etmiyoruz. Fakat, böyle bir tesir, Macarlar üstünde de dolup dolup taşan ziyâretçiler üstünde de müşâhede ediliyor.

         

        Câmiin verdiği âni intibâ sadmesi, biraz da, dâimâ meydânın altından epeyce alçaklardan, belki 7-8 m. ve daha düşük bir seviyeden görülmeye başlanması, bu sûretle azametli bir ehram gibi arz-ı dîdâr etmesinden doğmaktadır.

         

        Buna, taş renginin koyu toprak sarısından oluşunu ilâve edersek, çarpıcılığın sebebi kendini gösterir. Bu, böyle bir renk ki, en makbûldür, fakat pek bulunmaz. Nasıl ki, Edirne eserlerinde sarımtrak renkleriyle İstanbul köfekisinden[1]daha sıcak durması gibi. »

         

        Yine Budin Beylerbeyilerinden Ferhad Paşa’nın adını taşıyan câmi, Peçûy’un şehir merkezinden çok uzakta imiş. Evliyâ Çelebî, câmiin “cemaatden garîb” olduğunu kaydediyor.

         

        Evliyâ Çelebî’nin adını bildirdiği Peçûy câmilerinden biri de Hacı Hüseyin Câmii’dir. Budin Kapısı’nın içindeki bu eserin girişindeki kitâbeyi de Evliyâ’nın naklinden öğreniyoruz (cild 6, sh.196):

         

                    Cümle-i hayrâtdan Câmi-i Hacı Hüseyin

                    Avn-ı Hudâvend ile düşdü mahalline

                    Kalbime ilhâm olub Ahmedî târih didim

                    Hüdâ-yı cennet ola dâr-ı naîme delîl[2]

         

                    Evliyâ Çelebî’nin: «ilm-i mîmârî üzeredir.» diye takdîm ettiği Küçük Câmi’in, yerinde yeller esiyor.

         

                    Evliyâ’nın aynı bahisde adını andığı Memi Paşa Câmii, kiliseden bozmaymış. Memi Paşa, bu kilisede hapsedilen 50 kadar Müslüman çocuğunu kurtarmak için baskın düzenler. Onun ardından gelen gâzîler de bu kiliseyi câmie çevirip Fethiye ismini verirler. Câmi’e, sonraki zamân içinde Memi Paşa’nın adı düşmüş, ama kendisi hakkında başka mâlûmât yok.

         

                    Kiliseden bozma bir başka Peçûy câmii de Sultan Süleymân Câmii’dir. Evliyâ Çelebî’nin kaydettiği bilgilere göre; İç Kale’deki bu câmiin duvarları, envâ-yı san’atla süslenmiştir ve rengârenk pencereleri vardır. Peçûy’un yeni sâhipleri, bu câmii, yeniden kiliseye çevirmişlerdir.

         

                    Peçûy’daki tâlihli Türk eserlerinden biri, Yakovalı Hasan Paşa Küllîyesi’dir. Medrese, tekke ve câmi ünitelerinden meydâna gelen küllîye, bir kadınlar manastırına çevrildiği için, aslî yapı muhâfaza edilerek, günümüze kadar gelebilmiştir.

         

                    Macar Hükûmeti’nin takdîre şâyân karârı ile yeniden câmi hüviyetine kavuşan Hasan Paşa Küllîyesi’nde, namaz kılınabilmektedir. Ancak, Peçûy’daki kıble istikâmeti, biraz yanlış tahakkuk ettirilmiş ve Kâsım Paşa Câmii’nden ölçü alınmamıştır. Küllîyeye adını veren Hasan Paşa’nın târihî şahsiyeti hakkında tatmîn edici bilgi, maalesef yoktur. Sâdece, Yakova’nın, Arnavutluk’da bir kasabaolduğunu biliyoruz.

         

                    Tuna, bâzılarının sandığı gibi, düz ovada akmıyor. Ayverdi gözüyle görünen Tuna, o bizim çağların neşvesi içinde, kalbimizde akıyor…

         

                    Peçûy’da, Sigetvar Kapısı’ndan içeride, Memi Paşa Câmii’nin yanında, aynı isimle anılan medrese ile Ferhad Paşa Tekkesi; kayıtlarda var, günümüzde yok.

         

                    Peçûy (Pécs) şehir rehberinde, şimdiki mahkeme binâsının, 1891’de yıktırılan bir hamamın yerine yapıldığı yazılı. Evliyâ Çelebî’nin, Gâzî Kâsım Paşa Hamamı’nı târif ederken söyledikleri, rehberde anılan hamamla üst üste oturuyor.

         

                    Evliyâ’nın, bu hamamla ilgili bir hayli enteresan tesbîti var. Hamam kubbesinin altında, câmekân önünde, yekpâre mermerden yapılmış bir havuz; havuzun ortasında sapsarı altına benzer, pirinçten şadırvan çanağı bulunuyormuş. Şadırvan çanağının etrâfına 12 ejder ağzı yapılmış. Yine aynı şadırvan çanağı, tunçtan 2 öküz başı ile 3 kaplumbağanın üzerine oturtulmuş.

         

                    Evliyâ’nın bu hârika dikkati, Macaristan’daki bir hamam şadırvanından Orhun Âbideleri’ne çok mühim ve kıymetli ilmikler atmaktadır. Zîrâ, Türk yazı dili târihinin şeref levhası olan bu kitâbelerde de kaplumbağa şekilleri bulunmaktadır.

         

                    Peçûy’da, Evliyâ Çelebî’nin sayıp döktüğü Memi Şâh Hamamı, Ferhad Paşa Hamamı, Kâsım Paşa Çeşmesi, Nişancı Mehmed Paşa Türbesi, zamâna mağlûb olup Dünyâ defterini kapatmışlar.

         

                    Budin’in Gül Baba’sı gibi, Peçûy’un da İdris Baba’sı vardır. Hâlâ ayakta kalmayı başarabilen nâdir Türk eserlerinden birisi, İdris Baba Türbesi’dir. Geniş bir sâhanın ortasında, ağaçlar arasında, kubbeli bir türbedir.

         

                    Peçevî İbrâhim Efendi, aynı zamanda hemşehrîsi olan İdris Baba hakkında epeyi mâlûmât verir. Meczûb-ı İlâhî diye andığı İdris Baba’nın, halka derinden işlemiş kerâmetler gösterdiğini söyleyen Peçevî, yakın ve uzak mahâllerden pek çok insanın, ona nezîr ve sadaka vermekte âdetâ yarışa girdiklerini ilâve eder. İdris Baba da toplanan bu nakdî ve aynî hâsılayı, fukarâya dağıtırmış.

         

                    Peçevî, H.1000 (M.1591-1592)’de, Peçûy’dan Bosna’ya giderken, İdris Baba’yı bulur ve: «Derviş, Hasan Paşa’nın yanına gidiyorum; ona bir şey ısmarlar mısın?» der, o da: «Ismarlarım ya, her nereye giderse yüzü akdır, ervâhevliyâ ve büdelâ kendüye muîn ve zahîrdir. Hattâ Hz. Ali kerremallâhü veche, askerinde biledir, diyesin.» cevâbını verir.

         

                    İhvânından birisi: «Baba, bir nesne ister misin?» deyince, İdris Baba: «Vallâhi hırkam eskimiştir. Bir hırka isterim. » cevâbıyla, dünyâ malına hangi soğuk dağların ardından baktığını göstermiş.

         

                    Yine Peçevî, Hasan Paşa’ya İdris Baba’nın dediklerini nakledince; Paşa, hakkındaki sitâyişden pek hoş-hâl olmuş ve o sözleri tekrarlayıp durmuş.

         

                    Evliyâ Çelebî (6.cild, sh.200) de, İdris Baba’nın kerâmetinden bahseder.

         

                    H.1000’de sağ olduğu anlaşılan İdris Baba’nın, ne vakit vefât ettiği belli değildir. Peçûy’un Avusturyalılara geçtiği dönemde; İdris Baba Türbesi, baruthâne ve mahzen-şapel olarak kullanılmış. Bunun izleri duvarlarda görülüyor.

         

                    Türbedeki sandukanın başucunda 18 dilimli ve tam bir Kadirî sikkesi ölçülerinde; ceviz ağacından, oyma bir tâc durmaktadır. Bu tâc, aslına bakılarak yapılmışsa, İdris Baba’nın Kadirî tarîkati mensûbu olduğu söylenebilir.

         

                    Evliyâ Çelebî’nin bahsettiği Peçûy Kalesi’nin burç ve surlarından, doğru-dürüst bir şey, bugüne ulaşamamıştır. Sâdece, İç Kale’nin çok basit bir burcu ile bir kapı, ziyâretçilere mahzûn mahzûn bakmaktadır.

         

                    Osmanlı hâkimiyetinde, Budin’in karşı sâhilinde küçük bir kasaba olan Peşte (Pest) Şehri; bugün, bulunduğu düzlüğü tamâmen doldurarak büyümüştür. Tuna üzerine inşâ edilen köprülerle Budin’e bağlanan Peşte, bu birleşmeyi ismine de taşımış; Budin+Peşte işlemi, Budapeşte şeklinde sonuçlanmıştır.

         

                    Baroktan gotiğe kadar birçok cüsseli binânın yer aldığı Peşte, Evliyâ’nın gördüğü yıllarda (6.cild, sh.252-256) 1000 evli bir kasaba idi. Tuna cephesinin 500, tamâmının da 1700 adım olduğu ifâde edilen Peşte Kalesi’nin; Evliyâ Çelebî tarafından sayılmış 11 mahallesi ve aynı miktârda câmi ile mescidi, 2 medresesi, 3 mektebi, 2 tekkesi ve 2 hamamı varmış. Fakat, her evde, bir nevi termosifon sayılabilecek kızdırma soba olduğundan, Peşteliler hamama pek rağbet etmezlermiş.

         

                    Evliyâ’nın Peşte’de adını kaydettiği mahalleler: Ulama Paşa, Yassı, Hatvan, Sonluk, Defterdâr diye sıralanıyor.

         

                    Budin ve Peşte’den Budapeşte’ye giden yol üzerinde, Türk’ün itinâ ile besleyip Tuna’ya bıraktığı Peşte gelini var. O da gitti Budin’e nazlandı…

         

                    Fölvar’ın kuzeyindeki Pentli (Duna Pent) Palankası, biraraAvusturyalıların işgâline uğramış; çok büyük yıkım ve tahrîbâta mârûz kalmış, kısa zamanda istirdâd edilerek, Budin Beylerbeyi Boşnak İsmâil Paşa’nın direktifiyle îmâr görmüştür. 1662’de Palanka’nın içine Sultan Dördüncü Mehmed nâmına bir câmi yapılmıştır.

         

                    İstolni Belgrad’ın güneybatısında yer alan Polata (Poloardi) Kalesi’ni XVI. asrın sonlarında Sinan Paşa fethetmiştir. Küçük bir kasabadır. Evliyâ, bir câmiinin olduğunu kaydediyor.

         

                    Polata ile İstolni Belgrad arasında Sagîr Begân Palankası, Kaanûnî zamânında büyük bir yerleşim merkezi imiş. Evliyâ’nın uğradığı 1662’de ise, îmâra muhtaç hâldeymiş. İstolni Belgrad’dan çıplak gözle görülebilecek kadar oraya yakın olan bu palankada, bir câmi varmış.

         

                    Segedin (Szeged) Kalesi, H.932 (M.1526)’de fethedildiğinde, önemsiz, küçük bir kaleyken, sonradan çok büyümüş. Tisa Nehri’nin kuşattığı Segedin, aynı isimli gölün kenârında kurulmuş.

         

                    Evliyâ Çelebî (7.cild, sh.366), Kaanûnî’nin buraya büyükçe bir kale yapılmasını Mîmâr Koca Sinan’a emrettiğini yazar. Hâlbuki bahsedilen târihte Mîmâr Sinan, daha mîmârlığa başlamamıştı. İhtimâl, Türk ordusunda, başka bir vazîfeyle Segedin fethine iştirâk etmiştir. Fakat bu kaleyi onun yapması, Sinan kronolojisine göre mümkün değildir.

         

                    Evliyâ Çelebî’nin, hiç alâkası olmadığı hâlde, Sinan’a atfettiği başka yapılar da vardır. Elbette, Segedin Kalesi Osmanlı eseridir.

         

                    Yedi kuleli Segedin Kalesi’nin bir kulesi, şehrin elimizden çıkışını tâkib eden iki asır içinde, yıkılmadan ayakta kalabilmiştir. Bunu, ileri târihli Segedin gravür ve resimlerine bakarak anlamak mümkündür. Uzun ömürlü bu kule Su Kulesi’dir ve Tisa kıyısındadır. Resim ve gravürlerden anlaşıldığına göre, Segedin’in Su Kulesi, Rûmeli Hisârı kulelerinin bir benzeridir.

         

                    Budin’in 130 km. kadar güneyinde, Tuna kıyısında Seksar (Szekárd) Kalesi bulunuyor. Evliyâ Çelebî’nin: «Sekiz kuleli, yalın kat bir taş binâ.» diye anlattığı Seksar, Macaristan’da nâdir görülen bir tepeciğin üstündedir. Bu yüzden de, palanka yapılmaya müsâit değildir.

         

                    Peçûy’un batısında bulunan Sigetvar (Szigétvar) Kalesi, Kaanûnî’nin son seferine isim olması bakımından, dünyâ çapında bir şöhrete kavuşmuştur. Dağlık arâzide görmeye alıştığımız kale tipinin, Sigetvar’la hiç alâkası yoktur. Düz ovada ve su içindeki Kale’nin zemîni, tamâmen sudur. Göl ortasındaki toprak üzerine kurulan Sigetvar Kalesi, çamur olan temele batmasın diye, alçak tutulmuştur. Bu yüzden, duvarları hafiftir.

         

                    Türk fethi esnâsında yapılan bir resimde, Sigetvar Kalesi, üç ayrı parça hâlinde görülüyor.

         

                    Günümüzde Sigetvar’ın eski kalesinden, yalnız ortadaki parça kalmıştır. Göl, modern imkânlarla ıslâh edilmiş, ama yine de şehrin her tarafı su ile doludur. Kale’nin tek kapısı, Ali Paşa Câmii’nden doğru gelen yolun karşısındadır.

         

                    Ekrem Hakkı Ayverdi, Sigetvar’ı ziyâret ettiğinde, eline geçen şehir rehberinde, Avrupa zihniyet ve hâlet-i rûhîyesini aksettiren bilgiler görür: «Sigetvar şehir rehberinin Almanca hulâsasında, Kaanûnî’nin bu sefere Viyana’yı zabt için çıktığını, Sigetvar’ın oldukça uzun mukâvemetinin, Osmanlılara biraz pahalıya mâl olmasının ve bu arada Kaanûnî’nin vefâtının, Avrupalıları pek sevindirdiği iddiâ edilmektedir. Hattâ bu arada Fransa’nın meşhûr başvekili Kardinâl Richelieu’nün bir mektubunun meâli dercedilmiştir; ona göre, Habsburgların kurtulması için bir mûcize lâzımdı, o da Sigetvar’da vâki olmuştur.

         

        Biz, Kaanûnî’nin o sıralarda ikinci bir Viyana muhâsarası düşündüğünü zannetmiyoruz. Üstelik, Sigetvar Viyana’ya hücûm yolu değildir; gerek birincisinde, gerek 140 sene sonraki ikincisinde güzergâh, sağ cenâhı Tuna ile emniyete almak üzere; Budin, Komorom, Yanık Kale istikâmetidir.

         

        Bizce bu ifâdeler, rehberi yazan zâtın, şehre ehemmiyet verdirmek üzere ileri sürdüğü düşüncelerdir. Richelieu’nün mektubu doğru ise, o da Avrupa’nın o sırada ne derece çekindiğini gösteren bir vesîkadır.»

         

        Ayverdi’nin tahmîn ve tesbîtleri pek isâbetlidir. Şimdiye kadarki târihî mâlûmât, Sigetvar Seferi’nin, Viyana’ya müteveccih bir harekâtın parçası olduğunu göstermemiştir, Hem Sigetvar’ın reklâmına, hem de Avrupalının hissiyâtına uygun düşen şehir rehberi muhtevâsı; bizi de kendimizi tanımaya, dik durmaya dâvet etmektedir. Zâten, millî kültür konularında en büyük sıkıntımız da bu değil midir?

         

        Kaanûnî’nin Sigetvar önünde terk-i hayât eylemesi, bu beldeye, yeteri kadar şöhret imkânını bahşetmiştir. Fazlasını aramak, tamah sayılabilir…

         

                    Sigetvar’daki Ali Paşa Câmii; bâdire, gâile ve felâketlere göğüs gererek kendini korumasını bilmiş. Sigetvar varoşunda, bundan başka kurşun örtülü câmi bulunmadığını, Evliyâ Çelebî ifâde ediyor ve câmiin bahçesinde kiremit çatılı türbede, eserin bânîsi Ali Paşa’nın yattığını ekliyor. Türbe, maalesef zamâna yenik düşmüştür.

         

                    Ali Paşa Câmii’nin kıble kapısı üzerinde H.997 (M.1577-1578) yılını işâret eden mısrâlar yer alıyor:

         

                                Bahr-ı rahmet-i garîk Ali Paşa/ Eser-i hayrı makâm-ı dil-küşâ/ Didi Hâtif temâm-ı târihi /Câmi-i şerîfi makâm-ı a’lâ /(Sene:997)[3]

         

                    Bu arada, anılan câmi ve türbeye adını veren Ali Paşa’nın hayâtı ve şahsiyeti hakkında tatminkâr bir bilgiye ulaşılamıyor. Belli ki, Ali Paşa, kendini gizleyerek eserine uzun ömür niyâzında bulunmuştur.

         

                    1689’da Sigetvar’ın Avusturyalılarca muhâsarası esnâsında, Ali Paşa Câmii zarar görmemiş, ancak barut deposu yapılmıştır. 1712’de ise kiliseye çevrilmiştir. 1719 yılında düşen bir yıldırım, minâresini yıkmış, 1789’daki tâmiratta, çan kulesi ilâve edilmiştir.

         

                    Evliyâ Çelebî’nin: «Kurşun örtülü ve cemaati çok bir câmi» dediği Sultan Süleymân Câmii, Sigetvar Kalesi içindeymiş. Bakıyesinin kıble duvarı iç yüzünde, sağdaki pencere üstünde, bozuk yazı ile Besmele okunduğunu Ekrem Hakkı Ayverdi söylüyor.

         

                    Sigetvar’ın 30 km. kadar doğusunda Sultan Süleymân Hân Türbe-Kalesi bulunuyor. Evliyâ Çelebî, bu türbe için: «Kal’a-i Türbe-i Süleymân Hân-ı Aleyhi’r-Rahmeti ve’l Gufrân» hitâbını kullanır.

         

                    1566’daki Sigetvar muhâsarası devâm ederken, 7 Eylûl günü Kaanûnî Hakk’a yürür. Evliyâ’nın anlattığı tahnid ameliyesi ile Hâkân’ın naaşı ikiye ayrılır; iç uzuvları öd, amber ve tuz ile salamura edildikten sonra, bir altın leğenin içine konarak oraya defnedilir. Defin mahâlline bir palanka kurulur. Palanka’nın kuzey kapısı üzerinde bir de asma köprü hazırlanır.

         

                    1664’de Sigetvar’a saldıran Avusturyalılar, altın leğeni ele geçirmek için türbeyi tahrîb ederler. Lâkin, altın leğeni de, değerli şamdanları da almaya fırsat bulamadan püskürtülürler. Evliyâ’nın evliyâca bildirdiğine göre, üç Nemçe askeri, türbe içinde kupkuru kadîd olmuş, yâni çarpılmıştır. Sultan Mehmed Hân-ı Râbi’in fermânıyla, hasar ânında giderilir, türbe genişletilir.

         

                    Kaanûnî’nin, iç organları dışındaki naaşı, Istanbul’a getirilerek Süleymâniye Câmii avlusundaki türbe mahâlline defnedilir. Sultan Murâd-ı Hudâvendigâr’ın, Kosova’daki ikinci mezârı gibi, Kaanûnî’nin de Sigetvar’da türbesi bulunmaktaydı. Böylece, resmî anlayış rakamlarıyla, 36 hükümdâra âit 38 mezâr sayılmaktadır.

         

                    Sigetvar’daki Kaanûnî Türbesi’nin ilk yapılışında, o zaman Budin Beylerbeyi olan Sokollu Mustafa Paşa’nın gayret ve himmeti büyüktür. Süleymân Köyü (Szulejmankoy)’nün güneyinde yapılan türbe, zamanla girdiği yarışta yaralanmış, ezilmiş ve son çizgiye ulaşamamıştır. Yerinde bugün XIX. yüzyıl barok stilinde yapılmış bir kilise duruyor. Kilise inşaatından önce, türbe bilerek ve tamâmen yıktırılmıştır.

         

                    Kilise kapısının sağında, Türkçe ve Macarca kitâbeler vardır. Türkçe kitâbedeki ifâde şöyledir:

         

                               

        HÜVE’L  HAYYÜ  VE’L  BÂKÎ

                                1.Sigetvar’ın esnâ-yı fethinde dokuz yüz yetmiş dört senesi Safer’inin,

                                2.Yirmi ikisinde irtihâl-i dâr-ı bekâ buyuran mağfûr Kaanûnî Sultan

                                  Süleymân,

                                3.Hân Gâzî Hazretleri’nin kalb-i hümâyûnlariyle ciğer ve bağırsakları,

                                 vaktiyle türbe,

                                4.Olan bu mahalle defnedilmiştir. Rahmetullâh-ı aleyh.

                                Peşte Başşehbenderi Ahmed Hikmet Bey’in zamân-ı idâresinde konmuştur.

                                Sene-i Hicrîye 1331

         

                    Muhteşem Süleymân’ın iç organlarının ve tabiî kalbinin hazîn âkıbeti, dünyâ ahvâline dâir pek mânâlı mesajlar veriyor. Sigetvar önünde hazırlanan defin makâmının, ileriki zaman dilimi içinde elimizden çıkacağını ve Sultan Süleymân’ın adını taşıyan türbenin yok olacağını, 1566 Eylûl’ünde kim tahmîn edebilirdi?

         

                    Hz. Süleymân’ın ölüm sahnesinin anlatıldığı Sebe’ Sûresi’nin 14. âyetinde: «Süleymân’ın ölümüne hükmettiğimiz zamân, onun öldüğünü, ancak asâsını yiyen bir ağaç kurdu gösterdi.» buyuruluyor.

         

                    Kaanûnî’nin ömrü içinde ve ondan günümüze uzanan târih koridorunda, ilâhî kelâmdaki ağaç kurdunu koyacak ne çok yer var… Anlayana, anlamak isteyene…

         


        


        

        [1] Küfeği taşı: Sünger gibi gözenekli olan, kabaca ve sertçe taştır. Binâlarda, mezarlarda ve ocakların inşâsında kullanılır.


        

        [2] جملهءخٻراتدن جامع حاجی حسٻن

        عۄن خداۄند اٻله دۄشدی محلنه          

        قلبمه الھام اۄلۄب  احمدی تارٻخ دٻدم

        ھدایءجنت اۄله   دار نعٻمه دلٻل

         


        

        [3] بحر رحمت غرٻق على پشا ـ اٽر حٻرى مقام دللكشا ـ دٻدىى ھاٺڧ ٺمام ٺارٻخی ـ جامع شرٻڧی مقام اعلا ـ سنە ۹۹۷


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele