Hadimlerden - Müdavimlere “Ankara Sahhaflarına Dair 2”

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

        Sahhaflık ve sahhaflar hakkında bir makale hazırlama fikri ortaya atıldığında bunun zor bir iş olduğunu yakın çevreme ifade etmiş ve affımı istemiştim. Ancak ısrarlar neticesinde babamla beraber hazırladığımız “Ankara Sahhaflarına Dair” başlıklı yazı ve devamında gelen tebrik-teşekkür mesajları; bir ikincisi için bilgisayar başına oturma zaruretini ortaya çıkardı. Bu süreçte babama ve şahsıma gösterilen teveccühten çıkardığım netice şudur: Sahhaflık her daim itibar gören bir meslektir ve “Marifet iltifata tabii” sözünden çıkarılmış dersle “itibar görmeyen marifetin zayi olduğunu” bir kere daha hatırladım. Emeklerimizin zayi olmadığını gösteren tüm sahhaf dostlarına; bu vesileyle şahsım ve babam adına biz de teveccühlerimizi sunarız. Posta katarından elektronik postaya; teknoloji dünyasında sıcaklığı, samimiyeti kaybolmaya başlamış alışkanlıklarımızdan elimizde kalanlara sıkı sarılmak adına, tüm zorluklarına rağmen sürdürmeye gayret ettiğimiz mesleğimize hizmetten başka derdimiz-gayemiz olmadığını özellikle ifade etmek isterim… Yazıya bir “zeyl” yazma, makale dizisi şeklinde uzatma fikri de yine bu süreçte gelişti; zira dilimizde-gönlümüzde hakkını vererek anlatamadığımız sahhaf dostlarımız ve değerli hikâyeleri vardı. Gelecekte bir “Sahhafname” kitabı hazırlamak niyetiyle yola çıktığımız bu dizinin öncü sayılması, hakkında yapılacak değerlendirmeler neticesinde zihnimize yön verecektir…

         

         

        2011 yılı Türk Ocaklarının 100. kuruluş yılı idi ve bu vesileyle yayın organı olan Türk Yurdu dergisi 100. yıl fevkalade nüshaları, 12 ayrı cilt halinde hazırlanıp okurlarının beğenisine sunuldu. Bu devrede; mayıs ayındaki fevkalade nüshaya yetiştirebildiğimiz yazımızın yayımlandığı tarihten ikincisinin yayınına kadar geçen sürede eski Ankara sahhaflarından Turhan Polat rahmetli oldu. Üstad Vasfi Mahir Kocatürk’ün tıp profesörü oğlu Utkan Kocatürk daha evvel, 12 Mart 2011’de; Turhan Kitabevi’nin sahibi Turhan Polat ise 13 Ekim 2011’de vefat ettiler. (Merhumlara Allah’tan rahmet dileriz.)

         

         

        Dergicilik ve Dergilerimiz

         

        Türk Yurdu dergisinde yayımlanan yazımızın devamı olan bu çalışmada babam Sahhaf Etem Coşkun’la birlikte müdavim hikâyelerini anlatacağız, ama öncelikle geride bıraktığımız 100.yıl için Türk Yurdu özelinde dergicilik ve dergilerimiz hakkında bazı nâçizane tespitlerim olacaktır; yeri gelmişken ifade etmek isterim. Malum; dergilerde çalışmak, dergi çıkarmak gibi hayaller kurmayan kalem erbabı yoktur. Bunu kendimden iyi bilirim, ancak kalem erbabı olmak hususunda mütevazı durmak isterim… Dergi rafları kitapçılarda en çok kurcalanan reyonlar olmasına rağmen sayfaları çevrilmekten buruşmuş dergileri satın alıp okuyan, takip eden; derginin muhtevasıyla alâkalı olarak o mesleğin nabzını tutan okuyucu sayısı azdır. Belki bu sebeple dergi basmak, satmak; kitap basıp satmaktan daha zordur. Dergi sayfalarında neler gördüğümüz mühimdir; zira estetik duygumuza hitap edeni seçmek ayrı bir maharettir.

         

         

        Genel itibarı ile bir dergide sohbet üslubuyla yazılmış (editoryal) girişler, orta sayfa mülâkatları, nazarî nitelikte ve öğretici (didaktik) makaleler, incelemeler vb. gibi çeşitli yazılar olur. Kapaklarında portre ve manzara resimleriyle süslü eski dergiler artık pek yoktur; onlar Münif Fehim, Sabiha Bozcalı gibi ressamların işidir. İlk yazdığı şiiri, hikâyeyi yayımlayıp şöhrete kavuşan eski edebiyatçılar da artık yoktur…

         

         

        Günümüzde eski dergi koleksiyonları hakkında yapılan araştırmalar kitaplara, tezlere konu olmaktadır. Bu tür araştırmalarda kendine has biçimsel özellikleri (derginin boyu, yazı işleri sorumlusu vb.) ile bibliyografyaları verilen kimi dergiler çeşitli cepheleriyle değerlendirmelere tabi tutulmaktadır. Sayıları az da olsa bu işlerle meşgul olan akademisyenler, özel meraklılar hala vardır. Fasikül kalınlığında hazırlananlardan kitap hacminde basılanlara varıncaya kadar, irili ufaklı yazma/matbu yayına kütüphanelerde ulaşmanın zorluğu hesaba katılırsa bu tür çalışmaların çoğalarak artması mühimdir. Bugün tarihi değer taşıdıklarını düşündüğümüz bazı eski harfli kitap ve dergi koleksiyonları, kapalı kütüphanelerin karanlık mahzenlerinde çürümeye terk edilmiş, tasnif edileceği günü beklemektedir. Nesilden nesile miras olarak geçmesi düşünüldüğü halde kütüphanelerimizde muhafazası yapılamayan bu eserlerin meraklı okuyucunun istifadesine kısa sürede sunulması şarttır.

         

         

        Türkiye’de dergiciliğin seyri ilginç tesbitlerle doludur. Bir “Matbuat Tarihi” kaleme alabilecek kadar malumat sahibi değilim, ancak dergi denilince akla gelen özellikler hep aynıdır. Belirli bir süre esasına göre yayımlanan; İstanbul menşeli olanların sayıca kabarık, taşra merkezlilerin ise seri koleksiyonlarına ulaşılamayan dergilerimizin İstanbul ve Ankara’yı mesken tutmaları, memleketinde geçimini temin edemeyip büyük şehirlere göç etmiş Anadolu insanının kaderine benzemektedir… Dergicilikte karşılaşılan bazı sıkıntıların dile getirilememesi sözkonusudur. Sözgelimi akademi çevresinden yayınına devam eden köklü dergilerin akademi dışındaki okuyuculara kapalı olması gibi problemler vardır. Bu dergilerde yayımlanan yazılar format itibarıyla üniversite talebesi (lisans-lisansüstü) seviyesinde olmuştur; teknik izahlar, nazariyeler ve daha pek çok meslekî mevzu, genel okuyucunun ilgisi dışında tutulmuştur. Oysa bugün aktüel dergiler, çok geniş okuyucu topluluklarına hitap edebilmektedir. Ev hanımlarımızın örgü, dantel gibi beceri gerektiren pek çok işi bu tür dergilerden öğrenip moda, yemek hatta dedikodu konulu olanları sıkı takip etmeleri halen sürdürülegelen alışkanlıklarımızdan değil midir?

         

         

        Yine dergiciliğimizin problemlerinden biri de… Dergilerimizde ihtiyatla ifade edilen kimi fikirlerin taraftar bulamadığı durumlarda tartışma üslubunun kuralları görmezden gelinmektedir. Tarafların fikirlerini, dergi sütunlarında yeterince seslendirememelerine sebep olarak dergilerin yayın politikaları gösterilmektedir. Burada kuşkusuz haklılık payı vardır. Bazen tartışmalar sıhhatini kaybetmekte; ölçüsüz, edep erkân bilmeyen magazin içerik ortaya çıkmaktadır. Tartışmanın başka bir dergide, başka mecrada devam etmesine ve umumiyetle de ideolojik husumetten kaynaklı kalem kavgalarının, küfürleşmelere vardırılmasına maalesef mani olunamamaktadır…

         

         

        Kültür hayatımızda dergicilik geleneğinin süreklilik takip etmediği dönemler olmuştur. Bu dönemlerde şahsi gayretlerle sürdürülmeye çalışılan dergicilik faaliyetleri akim kalmıştır. Nitelik ve muhtevalarını koruyan kimi dergiler, elinde bulundurduğu maddi imkânlar nispetinde varlığını sürdürebildikleri halde, dağıtım ve satış gibi sıkıntıları aşamamışlardır. Dergi yayıncılığının uzun ömürlü olmaması ve beraberinde çekilen sıkıntıların çeşitli promosyonlarla giderilmeye çalışılması; dikkati çeken makale serileri, aktüel gazeteci dilinde kullanılan “öncesi”, “sırası”, “sonrası” gibi manşetlerle süslenen kimi yazı dizilerinin ilân ve reklamlarını sık sık okuruz. Bütün bu saydıklarımız Türkiye’de dergiciliğin bulunduğu mevkiî, nâçizane tespit ve bazı problemleri hakkında hazırlanmış kişisel bir envanterdir. Son olarak bu bahiste Türk Yurdu dergisinin 100. yılında hazırlanan fevkalade nüshaların, ticari kaygılar dışında bir özellik arz ettiğini de ifade etmek isterim…

         

         

        Turhan Polat. Şimdi asıl konumuza dönebiliriz…Mesleğe 1992 yılında Turhan Kitabevi’nin Kocabeyoğlu Pasajı’ndaki şubesinde başladığımı daha evvel söylemiştim. Eski patronum Turhan Polat’ın 13 Ekim 2011 tarihindeki vefatından sonra onun hakkında da bir iki söz söylemek farz oldu. Turhan Polat 1936 Çerkeş (Çankırı) doğumludur. Lise tahsili esnasında Sus Sineması civarında konuşlu kitap barakalarına kitap okumaya gider, Aydın Sami Güneyçal’ın tezgâhına bakardı. Aydın Sami Güneyçal ise arkadaşıyla sinemaya gider, dükkânı Turhan Polat’a emanet ederdi. Sonraları Turhan Polat tahsilini yarım bıraktı ve ona da bir tezgâh uyduruldu. Böylelikle Aydın Sami Güneyçal, Külüstür Turgut gibi sahhafların yanında mesleğe başladı. Öyle ki Külüstür Turgut’un parasız kaldığı zamanlarda tezgâhlarını satın alarak işini daha da büyütmüştü. Yıllar sonra Kocabeyoğlu Pasajı’nda işlettiği dükkânının yeri ve kitap dolaplarını birer birer satmış, dostlarından aldığı borç ile tamamladığı parası ve Meclis Kütüphanesi’nden ayrılan ağabeyi İlhan Polat’ın manevi desteğini üzerine katıp “sermaye” yapmış, Yüksel Caddesi’ndeki yeni işyerini açmıştı. Bu devrede sahhaflığı bırakarak yeni kitap satışı-dağıtımı ile meşgul olmuştu. Son yıllarda hukuk fakültelerinde okutulan ders kitapları ve avukatlara-hâkimlere yardımcı tatbikat kitapları ile kanun metin/şerhlerini basıp dağıtma işi ile uğraşmıştı. Sağlık Sokak’taki yeni kitap deposunda insan boyundaki kâğıt bobinleri; matbaadan mürekkebi, kokusu üzerinde gıcır kitapları nakliye ettirip taşıtır, adedi fazla siparişleri olduğu yerde koli olarak hazırlattırıp adreslerine postalatırdı. Türkiye’nin her yerindeki kitapçılara katalog marifetiyle ulaşıp yayımladığı kitapların reklamını yapardı…

         

         

        Eski kitapları ile pek uğraşmıyordu. Kennedy Caddesi’ndeki ömür törpüsü kitap deposunda pislikten mütevellit üreyen bakterilerin rahatını kaçırdığımız bazı günler, Nakliyeci Mevlüt Güdükçam’ın efsane Anadol’u ile taşıdığımız hurdaları saymazsak eski kitapla herhangi bir ünsiyeti kalmamıştı. Buradan şubeye nakledilen eski kitapların tasnifiyle babam meşgul oluyordu. Geleneksel depo çalışmalarının başlatıldığı işsiz günlere iş uydurma faaliyetlerinde pahada ağır olanları çuvallayıp evinde istif ettiklerini de saymayalım çünkü bu kitaplarla ömrünün son günlerine kadar uğraşmadı hatta varlıklarını bile unuttu. Onun için eski kitapların varlığı ile yokluğu birdi… Diğer taraftan asıl varoluş problemini biz yaşıyorduk. Kitabevi personeli Mustafa Karaoğlu ile Kennedy Caddesindeki her depo çalışmasından sonra zehirleniriz korkusu ile içtiğimiz Birtat ayranlarının vitamini bizi ayakta tutuyordu…

         

         

        Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kocabeyoğlu Pasajı’nda kalan son parseldeki 68 kapı numaralı dükkân 1986 (?) yılına kadar hizmet vermiş ve daha sonra tebdili mekân edilmişti. Bu hicretten arta kalan duvar tezgâhlar ve dolaplar, Turhan Polat’tan sonra bugünlerde ağır bir hastalık devresinde olduğunu öğrendiğimiz Terlikçi Şaban Moğol’a intikal etmişti. Kocabeyoğlu şubesi Turhan Polat’sız 2000 yılına kadar faaliyetine devam etti; uzaktan da olsa bir şekilde idare edildi. Salih Bekçi ile buradaki mesaimize geçen yazıda değinmiştik… Bu arada Turhan Polat’ın Yüksel Caddesi’ndeki 8 numaralı binanın 32 numaralı dükkânının bir vakitler mobilyacı olduğunu, yine başka bir rivayete göre de otomobil galerisi olarak kullanıldığını öğrendik. Polat, zamanının parasıyla bol sıfırlı liraya Harb-İş Sendikası’ndan bu dükkânı satın almış, vefatına kadar da Sağlık Sokak’taki deposunda yürüttüğü dağıtım işleri ile Yüksel Caddesi’ndeki dükkân ve apartmandan kiraladığı dairelerde kitapçılık-dağıtımcılık faaliyetlerine devam etmişti…

         

         

        Turhan Polat mizaç olarak yapılı, uzun boylu, uzun saçlı bir adamdı. Onu tanıdığımda elli altı yaşındaydı. Saçlarının bir kısmı beyazlamıştı ve düzenli olarak cebinde tarak taşıyor, saçlarını düzenli olarak tarıyordu. Gençlik fotoğraflarına bakılırsa yakışıklı adamdı. Ravel’in Bolero’suyla Turhan Kitabevi’nde başlayan gün, TRT-2 yayınları Sevil Berberi, Figaro’nun Düğünü ile devam ederdi. Bu dükkânda Türkçe müzik dinlemek yasaktı…

         

         

        Turhan Polat yayımcılığının ilk yıllarında İlhan Tekeli, Ali İhsan Bağış, Doğu Ergil, İlber Ortaylı, Şerif Mardin, Metin And, Şeref Gözübüyük, Necip Bilge, Hüseyin Pazarcı, J. M. Landau, Kaori Komatsu gibi hocaların kitaplarını yayımlamıştı. Eşhasın tamamı ve ismini sayamadığımız daha niceleri Turhan Kitabevi’nin misafiri, müdavimi; Turhan Polat’ın yakın dostları olmuştu…

         

         

        Turhan Polat bekârdı, hayatının sonuna kadar da bekâr yaşadı. Ağabeyinden olma yeğenleri ve hayatta ise bir de eniştesi vardı. Evde bekleyen olmadığı için yemek işini umumiyetle dışarıda hallederdi. Dükkânı kapatıp Körfez Lokantası’na, Körfez Lokantası yıkıldıktan sonra da Kumsal Lokantası’na giderdi…

         

         

        Utkan Hoca. Utkan Kocatürk Turhan Kitabevi müdavimlerinden, aynı zamanda Turhan Polat’ın arkadaşlarından biriydi. Babamla da iyi tanışırlardı. Bazen Adil İşhanı Kitapçılar Çarşısı’nda kitap vitrinlerini seyredip giderdi. Pek kitap almazdı. Sohbetlerimizde babası Vasfi Mahir Kocatürk’ün kitaplarını bulundurup bulundurmadığımızı sorar; bulunamıyorsa yeni baskılarını yaptırmak gerektiğini söylerdi. Turhan Kitabevi’nde çalıştığım zamanlarda Utkan hocanın gelip gittiğini pek hatırlamam. O tarihlerde hoca Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı görevini yürütüyordu belki vakti yoktu, bilemiyorum. Turhan Polat, hocanın iki kitabını basıp satmıştı. Hatta ikisinin de baskıları tükenmişti…

         

         

        Utkan hocayla tanışma faslı Aşiyan Kitabevi’ndeki işyerimizde olmuştu… Babamla zaten tanışıyorlardı ve ben de onun oğlu olmalıydım… Utkan Kocatürk mizaç olarak uzun boylu, iri göbekli, yaşlıca bir zattı. Basılmış kitaplarından birinde yer alan Celal Bayar’la birlikte çekilmiş fotoğrafına bakılırsa sağlığında Bayar’ı tanımış, onunla röportaj yapmıştı. Bu fotoğrafın hatırası ile alâkalı olarak bir soru sormak istiyordum. Sohbetimiz gelen giden, kitap soran talebelerle meşguliyetimiz arasında mütemadiyen bölünüyordu. Kitabı imza ettirmek fikri de maalesef hocayı bu son görüşümle birlikte bir hatıra olarak geride kaldı…

         

         

        Ubeydullah Abdurrahim. Turhan Kitabevi’nin müşterileri arasında yabancı milletlerden Türkiye’ye araştırma yapmaya gelmiş Türkologlar olurdu. Bunların arasında belki de en popüler olanları Japonlardı. Japonların kendilerine has, sempatik tavırları ve iki memleketin birbiriyle olan dostane ilişkilerinden midir bilinmez bir sıcaklık vardı. Halen mesleğimizi sürdürdüğümüz Aşiyan Kitabevi’ne de çeşitli milletlerden turist veya talebe olarak gelmiş, memleketimizde ikâmet eden yabancı araştırmacılar vardır. Geçen yazımızda; Kocabeyoğlu Pasajı bahsinde Koreli Türkolog Yong-Song Li’nin ismi geçmişti. Li, Türkçe kitaplar da yayımlamış bir Türkolog’tu. Türkiye’de bir süre ikâmet etmiş ve Kore’ye dönmüştü. Sadece Japonlar değil Macar araştırmacılar, Türkî Cumhuriyetlerden, Almanya’dan, İngiltere’den çeşitli ırklara mensup Li gibi pek çok araştırmacı isim sayılabilirdi…

         

         

        Son yıllarda Li gibi kitap meraklısı araştırmacılara benzer bir zat; ancak araştırmacı olmayıp kitaplara gösterdiği alâka ile dikkatimizi çekmiş bir yabancı zuhur etti: Ubeydullah Abdurrahim, Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye hicret etmiş bir kaçaktı… Bölük pörçük, dağınık vaziyette duran günlüklerimi, yazılarımı; bitmemiş belki hiç bitmeyecek projelerim, yazmayı tasarladığım hikâyelerim hâsılı kurgulanmış, ancak işlenmeyi bekleyen bir sürü yarım bıraktığım işim arasında Ubeydullah hakkında da karaladığım bir-iki satır gözüme ilişti. Şimdi onunla ilgili intibalarımı paylaşacağım…

         

         

        Kırk beş yaşlarında, dik saçları geriye yatırılarak şekil verilmiş “kirpi” görüntüsünde bir baş; üzerine giydiği ceketinin düğmesi her daim ilikli, konuşurken tavana bakar gibi ağırlaşan göz kapaklarını açamaz halde duruşu ile abus bir çehre… Çin ordusunda yüzbaşı iken hacca gitmek istiyorum diyerek kaçmış ve hacca gitmemiş bir Doğu Türkistanlı. Konuşurken kurduğu cümleler, Dede Korkut Hikâyelerindeki anlatım tarzına benziyor, Ubeydullah’ın. Bir matbaada çalışıyor, poğaçadan başka yemek yemiyor. Parasını, son kuruşuna kadar kitaba harcıyor. Bu kadar kitabı ne yapacaksın diye soranlara ise şu cevabı veriyor: “Araştırıyorum!” Çin düşmanı; Çin’e kızıyor, Çin’i anlatırken bazen yumruğunu havaya kaldırıp savaş nidalarıyla kendisini dinleyenleri hem güldürüyor, hem korkutuyor. Aklî muvazenesinin yerinde olmadığı her halinden belli oluyor. Onu tanımayanlar “Türkmenbaşı!” diye hitap ediyor… İş arkadaşları gerek hayat hikâyesinden gerekse anlattıklarından çekiniyor, korkuyor olmalılar ki ona kitaplarını bir çuvala doldurup memleketi terk etmesini öğütlüyorlar. Ubeydullah denileni yapıyor; gün geliyor ortadan kayboluveriyor. Kitaplarının akıbetini ise bilen yok; hiçbir hurdacının çuvalından çıkmıyor. Anlaşılan o ki Ubeydullah bu deveyi güdemiyor ve başını alıp bu diyardan gidiyor. Şayialar oluyor haliyle tabii ama nükteli sözlerle, her daim mütebessimle hatırlanan bir Ubeydullah portresi kalıyor geride... Kimbilir belki de “Tek başına Çin Ordusu’nu devirmeye gitmiştir” diyenler bile çıkıyor! Kaderini kendisi tayin etmek isteğiyle kaçtığı Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye ne vakit geldi, ne kadar süre kaldı ya da hala Türkiye’de mi yaşıyor? Bilmiyorum. “Ubeydullah Efendi’nin Amerika Hatıraları” hacminde olmasa da zahir-i hâlinden devşirdiklerim bu kadar…  

         

         

        17 Temmuz. Son olarak sahhaflık makale dizisinin Turhan Kitabevi ve çevresinden bahsine hasredilmiş bu ikinci kısmında, sahibi Turhan Polat’ın vefatı ile birlikte maddi varlığının bir vakıf idaresi etrafında toplanarak kitabevi faaliyetinin sürdürülmesine karar verildiği haberini duyurmak isterim. Yıllarca kitaplarını bastığı hukukçu dostlarına bir nevi miras olarak bıraktığı işyerini, bekâr ölmesinin doğal neticesiyle sahiplenecek kimsesi olmamasından mütevellit vakfettiğini düşündüren bu teşebbüsün hayırlı olması dileğiyle… Turhan Kitabevi’nde çalıştığım dönemde Metin And’a, Ali İhsan Bağış’a kitap imzalatmak, (kitap imzalatmak benim nazarımda bir iştir!) İlber Ortaylı’nın kurcaladığı bir kitabın fotokopisini çekip vermek, Ahmet İyimaya’nın satın aldığı kitapları bürosuna taşımaya yardım etmek gibi işlerin yanısıra Mülkiye olsun Hukuk Fakültesi olsun; buralarda görev yapan hocaların Turhan Kitabevi etiketiyle basılmış kitaplarını taşımak, depolamak, paketleyip okuyucusuna postalamak, kargo yapmak dâhil her türlü ticari faaliyetinin sürdürülmesine emek vermiş üç-dört kişilik ekibin bir parçası idim ve bu işleri 8 sene bilfiil yaptım. Kaderin garip bir cilvesi olarak 17 Temmuz’da başlayan çıraklığım yine bir 17 Temmuz’da hitam buldu ve askere gittim. Yılsonlarında bir muhasebeci titizliğiyle envanter hesabını üstlendiğim zamanlardan hatırladığım kadarı ile müşterisi için otuz bini aşkın kitap çeşidi bulunduran, Ankara’nın genç nüfusunun buluşma mekânlarının arasında kendine mevkiî edinmiş Turhan Kitabevi hakkında söyleyeceklerim bu kadar!

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele