Liberalizme Eleştirel Bir Yaklaşım

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

        Liberalizm, tarihin sonu adlandırmalarıyla dünyanın kurtuluşunun yolu ve bunu sağlamış olmanın zaferi olarak takdim edilmektedir. Zafere herkes ortak edilirken, bunun muzafferlerin bir lütfu olduğu da ima edilmektedir. Liberal daireye dâhil olmanın bütün insanlık için geçerli olduğu ifade edilirken, bu daireye herkesin “kendisi” olarak katılacağı vadedilmektedir. Ancak kendiliğin biçiminin ve sınırlarının dâhil olma ayrıcalığını bahşedenlerce belirlendiği gözden kaçmaktadır. Hâlbuki bir şeyin herkes için olabilmesi, onun evrensel ilkeler içermesiyle mümkündür. Evrensellik ise belirli bir “evren” anlayışına tabidir. Yani evrenselliğin bizatihi kendisi özneldir ve aslında bağlayıcıdır. Evren algısının merkezinde “insan” vardır. İnsanın kim olduğu, vazifesinin ne olduğu ve yaşama sebebi evren anlayışı ile paralellik arz eder ve bunlar birbirlerini besler. Bu sebeple liberalizmin evrenselliği liberallerin evren anlayışının ürünüdür. Amaç, belirli bir anlayışı hâkim kılarak evrenselleştirmektir. Başka bir ifadeyle iktidarı dünya ölçeğinde inşa etmek ve gücü tüm dünyaya uygulayabilir kılmaktır. Bizim buradaki amacımız söz konusu anlayışı, temel ilkeleri çerçevesinde sorgulamaktır.

         

         

                    İnsanın Belirlediği “İnsan Doğası”

         

                    “İnsan doğası” liberalizmin, hem normatif yapının içini boşaltmak (tabula rasa haline getirmek) için müracaat ettiği ilk esas hem de boşalttıktan sonra ortaya attığı ilk kuraldır. İnsan doğası doğuştan yani verili olarak kabul edilirken, onun niteliğinin belirlenmesi aşamasında, belirleyicilik konumunda bulunanların ya da kendilerini öyle görenlerin doğallıklarının ne derecede gerçek olduğu ilk çelişki olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk çelişkinin ‘belirleyici’ olduğu kabul edilecek olursa, belirlenenin belirleyenin çelişkilerini taşıması da kaçınılmaz olacaktır. Belirleyenin, kendi doğasında var olan herhangi bir özelliği ön plana çıkarıp, potansiyel özelliklerini ise ihmal etmesi ya da görememesi, insanın doğasının tek boyuta indirgenmesine yol açmaktadır. Zira insan iddia edildiği gibi ne sadece bencil ne de sadece diğerkâm duygularına sahip bir varlıktır. Yine insanın en önemli vasıflarından biri olan akıl, özneye özgüdür. Her şeye kadir mutlak bir aklın olmadığı bizatihi bireyin ve toplumun hayatında müşahede edilebilmektedir. Düşünce dünyasındaki bir kutuptan diğer kutba farklı yorumlardan oluşan fikir yelpazesi bunun en büyük göstergelerinden biridir. Bu durumda yelpazenin hangi dilimi “insan doğası” denilen kabulün gerçek mahiyetini tanımlamaktadır? Her bir dilimin fikir babasının kendi çocuğuna sahip çıkması ve onu eşsiz görmesi beklenen bir tutumdur. Ama birey, kendisini yegâne belirleyici konumunda gören kişilerce ne tanımlanabilmekte ne de inşa edilebilmektedir.

         

         

        Serbest Bırakılan Öz ve Özgürlüğün İdeolojisi

         

                    Liberalizmin şiarı olarak özgürlük gösterilmektedir. Efsunkâr bir kavram olan özgürlük, önce her türlü bağdan kopmayı daha sonra da bir yere bağlanmayı zorunlu kılmaktadır. Bu ise gönüllülük yanılsaması ile gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Yanılsama diyoruz, çünkü aklın yorumu, kıvraklığı ve hinliği ile çoktan taşlaşmış ve soğumuş olan gönüllerin bunu hissetme kabiliyeti mümkün olamamaktadır.

         

        Liberalizmin üzerinde yükseldiği özgürlük sacayağının unsurları tabiat, siyaset ve iktisattan oluşmaktadır: Tabiatın had hudut tanınmaksızın incelenmesi ve değerden bağımsız bir alan olarak görülmesi tarzında bilimsel özgürlüğü savunmak yani ‘bilimcilik’, elde edilen bilgilerin yardımıyla sınırsızca kullanmaksa ‘sınaîciliktir’; siyasette kaba kuvvete müracaat edilmedikçe, ilkece, akla, havsalaya gelebilecek her çeşit görüşün, fikrin, fikriyatın, zevkin ve anlayışın sözlü ve yazılı imkânı, ‘özgürlükçülük’tür; hep daha fazla kazancı amaçlayan yatırım-üretim-tüketim üçgeninde dönüp dolaşan özgürlük anlayışıysa ‘iktisadiyatçılık’tır.[1] Özgürlüğün serbest bıraktığı bu her üç alan da nefsanî öz (ego) ile alakalıdır.

         

        Hangi cihetten olursa olsun liberalizmin özgürlüğü, bir nevi iştahla ilişkilendirilen nefsin başıboşluğudur. Buna karşılık, bir anlamda itidalle ilişkilendirilen ruhun esaret altına alınması şeklinde yorumlanabilir. Nefs serbest kaldıkça, ruh esarete sürüklenmektedir. Bu durumda, istekler arzu ve ihtiras haline getirilirken, amaç da zevk elde etmeye yönelmektedir. Arzular “ihtiyaç” yanılsaması ile sunulurken, maddeye olan bağlılık, uyuşturucu bağımlılığını aşan bir şiddetle hissedilmektedir. İnsanı sefalete sürükleyen bu gidişattan alıkoyacak manevi hususlar görünmez olanın inanılmazlığı ile yokluk âlemine sürüklenip yok edilmektedir. Nefse vurulacak gem, özgürlüğe mugayir olduğundan, serbest kalan ve kışkırtılan arzular, bireyi her şeyi tüketmeye sevk etmektedir.

         

        Doymak bilmez iştahıyla nefsin, insanlığı tüketmekte olduğu artık görülüyor. “Düzensiz tüketim, aşırı tüketime dönüşüyor ve yoksunluk tedavisiyle nöbetleşiyor; diyet ve formda kalma saplantıları narsist kaygıları çoğaltıyor ve tuhaf besinsel tutkular, masraflı vitamin ve az bulunur madde kültünü besliyor. Zenginlerde tüketim, histerik, manyak bir itibar, bozulmamışlık, güzellik, pürüzsüzlük, sağlık kaygısına dönüşüyor. Vitrinleri, büyük mağazaları, antikacıları, bitpazarlarını arşınlıyorlar.”[2]

         

                    Liberalizmin serbest bıraktığı özün, insanı ulaştırdığı nokta “homo economicus”dur. O öyle bir insandır ki, “tarihte eşine asla rastlamadığımız, şeytana dahi pabucunu ters giydirebilecek derecede kıvrak zekâlı, kavrayışı kuvvetli, vâsi ufuklu, bilgiç, aklı fikri geçimi ile kazancına takılı, şehirli ‘Yeni beşer tipi’dir. Bu yeni beşer tipi, fütursuzdur, ataktır, söz hokkabazı, kavram cambazı -yani ‘bilgiç’-, kulağının arkasına kadar kire, pasa batmış olmakla birlikte, kılığını kıyafetini ve istifini bozmayan, feleğin çemberinden geçmiş, cinsiyeti inhiraf etmiş”tir.[3] Bu insanın temel amacı kazanmaktır. Kazanmanın içinde paylaşım, ancak ve ancak “kâr ortaklığı” ile olabilir. Başkalarına yardım, neslin sağlıklı olarak devamına sekte vuracağı düşüncesiyle kabul görmez. Ancak bütün uygulamalara ve gayretlere rağmen azıcık da olsa vicdanî rahatsızlık duyanlar için vicdanın susturucusu olarak yardımda bulunulabilir. Bunun haricindeki yardımlar ise bir “reklamcılık-tanıtım-halkla ilişkiler” faaliyetidir.

         

        Liberalizm belki de insanın kendisini başkalarının değil, egosunun aynasında seyretmesidir.Hâlbuki insan olmak, başkalarının nazarına açık olmakla mümkündür. Zira vicdan başkalarının aynasında rahatsız olur ya da rahat eder. Bunu sağlayan, başkalarının aynasının yansımalarının daha gerçekçi oluşudur. Buna karşılık egonun aynası, büyüteç vazifesi görür. Kişi aklının da yardımıyla kendisini yüceltir. İşte bunu temin eden liberalizmin bireyciliğidir. Bireycilik arttıkça kişi daha çok kendisini kutsar. Bireyciliğin artması ise görünmezliği doğurur. Kişi kalabalıklar içerisinde fark edilmez, Fromm’un ifadesiyle yalnız kalır. Çünkü aynalar kırılmıştır, egonun aynası da tatmin edemez hale gelmiştir. Artık yeni bir evre ortaya çıkar: Görünür olma mücadelesi. Bu mücadele mananın yok olması, en azından görüntüye indirgenmesiyle neticelenir. Artık “olmak” değil “görünmek” için gayret sarf edilir. Nihayet ortaya çıkan, bir yanıyla da görüntü kirliliğidir.

         

         

                    Liberal Vahiyle Yazılmış Tabletler

         

        Liberalizmin bireyi bağlarından kurtarma anlayışı, neticede inanç algısının da bireyselleşerek kutsalla olan bağın koparılmasına hiç değilse hayli zayıflamasına yol açmaktadır. Bir başka ifadeyle dinin bireye özgü kılınmasını talep etmektedir. Hâlbuki din bireyi kutsala bağlayan bir kurumdur. Kaynağı İlahî, tatbiki ise birey ve topluma özgüdür. İlahî olan bağ ortadan kalktığında din Hakikatten kopar, bireysel ve toplumsal yanı ortadan kaldırıldığında ise uygulanamaz olur. Liberalizm, hem İlahi kaynağı hem de toplumsalı inkâr, en azından ihmal etmekle bu sonuca ulaşır. Amaç bireyi “tabula rasa”ya dönüştürüp, liberal vahiyle yazılmış tabletlerle donatmaktır. Liberalizmin evrensel ilkelerinin, dinin evrensel ilkeleri var olduğu müddetçe kabule şayan olma imkân ve ihtimali sınırlı kalacağa benzemektedir. Çünkü liberallere göre ebedî saadet dünyadadır ve ele geçirilebilir olandır. Başka bir ifadeyle ebedî saadete “sahip” olunabilir!

         

                    Evrensel olmak için evrensel değerler yaratmak ve bu değerleri “hâkim” kılmak gerekir. Liberalizm de bu noktada evrensel değerlere sahip olduğunu ileri sürer. Söz konusu evrensel değerlerin belirli bir dinin ilkeleri ile bağlılık arz etmediği iddia olunmakla birlikte Hristiyanlığın kendine özgü idrakleri ile yeniden yorumlanması olduğunu söylemek de mümkündür. Lakin bu idrakte; Yaratıcı, onun göndermiş olduğu Kutsal Kitap ve Peygamberi ile olan bağ kopuktur. Bağın kopukluğu dinler arasında farklılıkların törpülenmesine ve dolayısıyla da onlar arasında diyaloga zemin hazırlar. Dinin ilahilik vasfı, bireyin kendisini öncelemesiyle birlikte beşerileşmeye başlar.

         

         

        Toplumsal Bağ Yerine Bireysel Bağımlılık

         

        Gray’in de belirttiği gibi liberalizmin hoşgörü ideali, birbiriyle bağdaşmayan iki felsefeyi barındırır: Liberal hoşgörü bir yanıyla, en iyi hayat tarzı üzerine akılcı bir uzlaşmayı ifade ederken, diğer yanıyla da insanoğlunun birçok hayat tarzıyla refaha kavuşabileceği inancını taşır. Gray’e göre eğer liberalizmin bir geleceği varsa bu gelecek, en iyi hayat tarzı üzerine akılcı bir uzlaşma arayışından vazgeçmekte yatacaktır.[4] Ancak görülmektedir ki liberalizm, kendisini evrensel-küresel bir ideoloji olarak takdim ederken, tüm dünya için uygulanabilir olduğunu iddia etmektedir. Liberalizmin dünyanın tamamına uygulanabilir olması, bütün toplumlarda liberal ilkelerin geçerli olduğunu iddia eder ki, bu temele yerleştirilen “toplum” ifadesinde yanlışlanır. Zira toplumlar kendilerini farklılıkları ile gösterirler. Belirli ilkeler ve değerler çerçevesinde bir bağlılık ve dayanışmanın ürünü olan topluluklar, büyüklüklerine ve yapılarına göre aile, halk, millet vb. farklı isimlerle ifade edilirler. Bu çelişkiden kurtulmanın iki yolu vardır: Toplumsal bağları koparıp bireyselleşmek ya da farklılıklarla birlikte çokluk oluşturmak! Birincisi insan olmanın gereklerine; ikincisi ise toplulukların haklarının ve özgürlüklerinin çatışmasının kaçınılmazlığına aykırıdır.

         

        Liberal teori, gerçek hayatı köktenci bir yaklaşımla ve diğer ideolojilerde olduğu gibi kurgulanmış bir şekilde yorumlamaktadır. Zira bireye dair her tür baskıya karşı çıkarken de özgürlük talebinde bulunurken de insan doğasına dair köktenci hükümler vermektedir. Dünya ne bu düşüncenin tasvir ettiği gibidir belki ne de öyle olmalıdır. Her türlü toplumsal bağdan kopuk, tamamıyla yükümlülüklerinden bağımsız, kendi hayatlarının yalnız ve tek yaratıcıları, bu keşifte onlara yön verecek ortak kriter ve modelden yoksun insan tipi efsaneden ibarettir. Her birinin aileleri, ailelerinin arkadaşları, yakınları, komşuları, iş arkadaşları, din kardeşleri ve hemşerileri varken ve bu bağlar nesilden nesle aktarılırken, nasıl bir grubun üyeleri birbirlerine yabancı olurlar? Liberalizm, tamamıyla sözleşmeye dayalı ilişkilerin altını boşuna çizmektedir. Hobbes’un yaptığı gibi bütün ilişkilerin iradeci ve menfaatçi bir yapısı olduğunu ve sağladığı avantajlarla yaşayabilen menfaatçi arkadaşlıklar olduğunu ileri sürmek elbette yanlıştır. Toplumun özelliği, orada yetişen ve yaşayan insanların ilişkiler ağı içerisinde, iktidar ağı içinde ve duygu topluluğu içinde sorumluluklarla yükümlü bulunduğudur. Bu yükümlü olabilme özelliğidir ki kişiyi belirli bir tip yapmaktadır. İyi veya kötü olsa da kendilerine ait bu şemalar, ağlar ve topluluklar tarafından belirlenmiş sınırlar içinde olduklarını az çok düşünerek kendilerini farklı tipin insanı haline getirirler.[5] Bu tiplerin her biri bizatihi bir gerçekliktir. Gerçeklik liberallerin iddialarının aksine de olsa, liberaller hayal ettikleri evrensel kurgunun inşası peşindedirler. Çünkü evrenselliği mümkün kılan esas, toplum yerine bireyin öncelenmesidir. Birey olabilmek, her türlü bağı koparmakla mümkündür. Böylece evrensel olarak sunulana bağlanmak mümkün olabilecektir.

         

        Liberalizm, bir anlamda başkalarını da kendisine dâhil etmenin ideolojisidir. Toplumsal hayat davranış birlikteliği ile uyumlu işler. Marjinal tutum ve davranışların en azından marjinal kaldıkları sürece meşru temelleri yoktur. Meşruiyeti temin etmenin yollarından biri, söz konusu tutum ve davranışların yaygınlaşmasıdır. Bunu temin etmek için her türlü bağın koparılması gerekir. Nihai adım bağsızları kendine bağlamaktır. Süreç, iki güzergâhtan tamamlanır. Bir taraftan bireye “kendisi olmak” telkin edilir. Bağımsız birey, farklı olma hayaline kapılır. Farklılıkların hoş görülmesi tazyik ve telkiniyle dinî, millî, ahlakî vb. değerler hor görüye maruz bırakılır ve gözden düşürülür. Diğer taraftan ise özgür birey olarak takdim edilen kimlik cilalanır ve parlatılır. Böylece “ateş” veya “ışığın” çağrısına hazır olan bireye davete icabet kalır. Davetliler kalabalıklaştıkça meşruiyet artar ve hâkim konuma yükselinmiş olunur. Duralı’nın da belirttiği gibi “İngiliz-Yahudi ‘ben beşer tipi’, kendine benzemeyen, uymayan ne kadar insan tipi varsa, onun üstünden ilkin maddeten, arkasından daha da öldürücü, kahredici olan manen silindir gibi geçip, onu ezmiştir. ‘Bana benzemeyen insan’ tipi tüm ortamıyla ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır”.[6]

         

         

        Hakem Devletin Hükümsüzlüğü

         

                    Liberalizmde devlete hakem görevi verilirken güçler arasında bir denge olduğu varsayımından hareket edilir. Hâlbuki güçler arasında bilhassa kapitalizmin ilerlemesi ile büyük uçurumlar oluşmaktadır. Büyük güçler karşısında vatandaşın acziyeti devletin hakemliğini aşan adaletsizlik ve hâkimiyetle perçinlenmektedir. Kurallar dahi devletlerin alanından çıkarken ve kuralsızlığın kuralı özgürlük adına konulurken, hakemin hangi kurallara dayalı olarak adaletli uzlaşmayı gerçekleştirebileceği büyük çelişki olarak ortada durmaktadır. Kaldı ki devletlerin güç kaybı, devlet dışı örgütlerin güçlenmeleriyle birbirine zıt istikamette gerçekleşirken, devleti aşan güçler, hakemliği sembolik hale getirmektedir.

         

        Güçlü-zayıf ilişkisine ilave olarak, güçlülerin birbirleriyle olan çıkar çatışmalarından da eşitsizlik beslenir ve daha da serpilir. Zira güçlülerin çatışmasının sebebi, zayıflar üzerindeki tasarruf ve nüfuz mücadelesidir. Söz konusu mücadeleye zayıf olanların figüran olarak dâhil edilmeleriyle birlikte eşitsizliğe nifak tohumları ekilmiş olur. Bu öyle bir nifaktır ki, bütün kin ve nefret duyguları ipi ellerinde bulunduranlara değil, güç mücadelesi esnasında yaratılan ve kendisi gibi olan diğer tarafa yöneliktir. Çıkar çatışmasında güçlüler birbirleri ile mücadele ederlerken, zayıflar bizatihi kendileri ile savaşmaktadırlar. Silahı verenler sayesinde silahlananlar kendi canlarına kıymaktadır.

         

         

        Eşitsizlerin Eşitliği ve Adalet

         

        Liberalizmin misyoneri olan Rawls, inşa etmeye çalıştığı toplumda “Hakkaniyet Olarak Adalet” adını verdiği projeden hareket eder. Bunu gerçekleştirebilmek için iki adalet ilkesi öne sürer. Buna göre evvela her kişi, herkes için eşit temel özgürlüklerin eksiksiz sağlandığı bir sistemde, yine herkes için özgürlüğün sağlandığı bir sistemle uyum içinde olacak şekilde eşit bir hakka sahiptir. İkinci olarak da toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler iki şartı yerine getirmek zorundadır: Birincisi, bunlar adil fırsat eşitliği şartları içinde, herkese açık işlev ve konumlara bağlı olmalıdırlar; ikincisi, toplumun en elverişsiz şartlarında yaşayan üyelerine en çok faydayı sağlamalıdırlar. Rawls, herkes için temel özgürlükleri, düşünce özgürlüğü, vicdan özgürlüğü, siyasî özgürlük ve toplanma özgürlüğü ile bunların yanı sıra özgürlük ve kişinin bütünlüğü kavramlarına dâhil edilmiş tüm özgürlükler ve nihayet, hukuk devleti tarafından korunan hak ve özgürlükler olarak listeler. Ona göre farklı temel özgürlükler birbirleriyle çatışma içine gireceklerinden, bu özgürlükleri tanımlayan kurumsal kuralların, bu özgürlüklerin tutarlı bir sistem oluşturacak şekilde düzenlenmesi gerekir. Özgürlüğün önceliği, pratikte, bir temel özgürlüğün (asla kamu yararı veya mükemmeliyetçi değerler adına değil), ancak bir diğerini (ya da diğerlerini) korumak adına kısıtlanabileceği gerçeğini içerir. [7] Liberalizmin eşitliği adil olmayan bir yaklaşımdır. Zira eşit olmayanlar arasında, eşitlik esası ile yapılanma büyük adaletsizlikler doğururken, eşitliğin hiçbir zaman sağlanamamasını doğuracak şekilde farklılıkların arası birilerinin lehine diğerlerinin ise aleyhine olmak üzere açılmaktadır. Güçlü ile zayıf arasındaki ilişki eşitlendikçe, korunmasızlık artmakta ve güç karşısındaki zafiyet derinleşmektedir. Pazar özgürlüğüne dayalı iktisadî ilişkiler, adaletsizliğin en görünür örneklerini sunmaktadır. Bunun dışındaki kültürel dayatmalar ve değerler üzerindeki hâkimiyet, daha derin etkilere sahip olmakla birlikte daha görünmezdir. Yaratılan ayartıcı ortam, tabi olmaya istekli kılmaktadır. İnsan esarete “özgürlük aşkı” ile koşabilmektedir.

         

         

        Çokluğun Tekliğe Tabi Olması

         

        Sandel’in de belirttiği “adilin iyiye önceliği” anlayışı, amaçlarına oranla bireyin kendisini öncelediğinden, bireyi yalıtılmış soyut bir imgeye dönüştürmektedir. Bunun sonucunda bireyler “köksüz ben”e dönüşmektedir. Zira sadece, ben’in kendi amacı üzerindeki önceliği adilin iyiye önceliğini belirler. Somut tekil benler, bir değerler düzenine, bir adalete, bir geleneğe ya da miras kalan bir toplumsal statüye aldırmaksızın kendi hedef ve amaçlarını seçmeye sevk edilir. Böyle bir durumda ben, yükümsüzdür ve asla kendisini tehlikeye atacak seçimlerde bulunmaz. Yükümsüz ben ahlâkî bağlar temelinde kurulmuş olan topluluğa ait olmayı reddeder. Hâlbuki birey kimliğini içinde toplumsallaştığı cemaatten kazanır. Değerler kişiden önce vardır ve kişi böyle bir ortamda dünyaya gelir ve toplumsallaşır.[8] Bunun içindir ki liberal düşünce geçmişi öldürüp geleceğin inşasında bağımsız olma çabasındadır. Bağlar kopunca tek tipin hâkim olduğu bir dünyanın inşası başlar.

         

        Eşitlik ilkesi bir örnek tip üzerinden hareketle kurgulanır ve bütün denklikler onunla ifade edilir. Bu manada eşitlik tektipleşmek demektir. Bütün farklılıkların ortadan kalktığı, söz konusu farklılıkların içerisinden sadece bir fark esas alınıp, geri kalan hepsinin ona denkleştirildiği bir tek tip ideolojisi ile karşı karşıyayız. Çokluk, söz konusu ‘tek’in sayısının artırılmasından başka bir şey değildir. Eşitlik bir nevi klonlamadır.[9] Bu çerçevede liberalizm toplum bireylerinin birbirleri ile olan bağlarının koparılarak sürüye dönüştürülmesidir.

         

        Liberal düşünce çokluk peşinde olduğu iddiasındadır. Çokluk, tek bir kimlikte eritilemeyecek radikal farklardan ve tekilliklerden menkuldür. Çokluğun çoğulluğu sadece farklı olmayı değil, farklı hale gelmeyi de içerir. Ancak tekillikler ortak hareket eder ve yeni bir nesil oluşturur, yani çokluğun ürettiği, siyasî eşgüdüme sahip bir öznellik olur. Çokluğun aldığı karar, aslında yeni bir nesil yaratma, daha doğrusu yeni bir insanlık yaratma kararıdır.[10] Görüldüğü gibi liberalizm “çoğulculuk” ilkesi çerçevesinde belirlenirken, çokların içinde evrenseli engelleyecek olanlara tahammül gösterilmez. Çokluk, evrensel tekliğe dönüştüğü takdirde, insani öze uygundur, aksi özellikler insanlık dışı olup yaşamalarına müsaade edildiği takdirde insanlığın zarar göreceğine inanılır.

         

         

        Sonuç

         

        Liberalizm kendisini ilkelerle ortaya koymakta ve dünyaya meydan okumaktadır. Bu meydan okumalar karşısında bir suskunluk sarmalı ile karşı karşıya kalınmaktadır. Liberalizmin evrensel taleplerine karşı çıkanlar da yeni evrensel ilke ve iddialarla boy göstermektedirler. Sarkaç farklı evrensellikler arasında salınıp dururken, işleyen liberalizmin kurulu çarkı olmaktadır. Bu çarkın dişlilerinin neler olduğunu ilkeler çerçevesinde sıralamak, özgürlüğe koşturulduğunu sanan insanın, aslında bir yönüyle de özgürlükten koptuğunu hatırlatması bakımından az da olsa fayda temin edecektir:

         

  • Liberalizm, nefsin özgürlük, ruhun ise esaret ideolojisidir. Nefsanî öz serbest kaldıkça, ruhun üstü örtülmektedir. Nefsin başıboşluğu bedenin büyümesi ile görünür hale gelmektedir.
  • Liberalizm, geçmişi öldürüp geleceğin inşasında bağımsız olma çabasıdır. Geçmişi olmayanların geleceği kurgularla inşa edilir.
  • Liberalizm, başkalarını da kendisine dâhil etmenin ideolojisidir. Başkası olmayıp kendisi olmaya çalışanlar başkalaşmakta ve başkalarından olanların dünyasına dâhil olmaktadır.
  • Liberalizm, inancın bireyselleşerek kutsalla olan bağın koparılmasıdır. Kutsal, insanın en bağlayıcı yönüdür. İnanç kişiselleştikçe bağ zayıflar ve nihayet kopar. Böylece dünyevîliğin unsurları inanç dünyasının mabet taşları olur.
  • Liberalizm, insanın kendisini başkalarının değil, egosunun aynasında seyretmesidir. Ego aynası bedenin büyütülmesi ile tatmin sağlar. Beden büyüdükçe insanî özellikler zayıflar, vicdan hapsedilir ve nihayet “beşer şaşar”.
  • Liberalizm, toplum bireylerinin birbirleri ile olan bağlarının koparılarak sürüye dönüştürülmesidir. Bağlarını devam ettirenler ise iktidarı tesis eden çobanlar olmaktadır.
  • Liberalizm, ahlak ile din arasındaki bağın koparılıp akıl ve alışkanlık ahlakı oluşturma çabasıdır. Alışkanlık, sorgulamayı ortadan kaldırmakta, akıl ise sürekli sorgulamaktadır. Sorgulayanlar otoriteleri ile iktidarı ellerinde tutanlardır. Ahlak ile din arasındaki bağın koparılması ile Yegâne Otorite’nin tahtına insan geçmektedir.
  • Liberalizmin insanı, “homo economicus”dur. Her şeyini çıkarları istikametinde, aklî olarak planlayan ve uygulayan insan, kendi cennetini -başkalarına cehennem olma pahasına- inşa etme çabasındadır.
  • Liberalizmin temel ilkesi, kazanmaktır. Paylaşım kâr ortaklığı, yardım ise en iyimser bakış ile vicdanların sus payı ya da esasında reklamcılık-tanıtım-halkla ilişkiler faaliyetidir.
  • Liberalizmde, somut gerçeklik bireydir, gruplar ya hayali ya da inşa edilmişlerdir. Bir millete mensubiyet ilkel duygudaşlıktan başka bir şey değildir. Modern milletler ise ilkellikten çoktan kurtuldukları için bundan muaftırlar.
  • Liberalizmde, yüce amaçlar aldatıcıdır. Amaç hesaplanabilir ve gerçekleştirilebilir olmalıdır. Bu da ancak dokunulabilir araçlarla mümkündür.
  • Liberalizmde, değer ve bunların taşıyıcısı olan semboller içi boşaltılarak serbest kılınır. İnsanları birlik olmaya ya da birlikte hareket etmeye sevk edecek her türlü değer, özgürleşmenin gerçekleşmesini engelleyecek bir bağlayıcılık içerir.

         

         


        


        

        [1] Ş. Teoman DuralI,: Çağdaş Küresel Medeniyet, 3. Baskı, Dergah Yay., İst., 2006, sh.155.


        

        [2] Edgar-Kern, A. Birigitte Morin, Dünya Vatan (Çev. M. H. Kıraç, Haz. C. Belge), İletişim Yay., İst., 2001, sh. 97.


        

        [3] Ş. Teoman Duralı: A.g.e., sh. 149.


        

        [4] John Gray: Liberalizmin İki Yüzü, (Çev. K. Değirmenci), Dost Kitabevi, Ankara, 2003, sh.7.


        

        [5] Michael Walzer: “Liberalizmin Cemaatçi Eleştirisi”, Liberaller ve Cemaatçiler, (Der. A. Berten vd.-Haz. ve Çev.  Z. Ö. Üskül Engin), Dost Kitabevi, Ankara, 2006, sh.257-258.


        

        [6] Ş. Teoman Duralı,: A.g.e., sh.144.


        

        [7] John Rawls,: “Temel Özgürlükler ve Öncelikleri” Liberaller ve Cemaatçiler, (Der. A. Berten, P. Sılveıra, H. Pourtoıs, Çev. B. Demir), Dost Kitabevi, Ankara, 2006, sh.145-148.


        

        [8] Michael SandeL, “Usuli Cumhuriyet ve Yükümsüz Ben”, Liberaller ve Cemaatçiler, sh.210-219.


        

        [9] Taner Tatar, Kürede Dönen Siyaset, Doğu Kütüphanesi Yay., İst., 2008, sh. 105.


        

        [10] Michael-Negri, Antonio Hardt: Çokluk, İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, (Çev. B. Yıldırım), Ayrıntı yay., İst., 2004, sh. 369.


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele