Dünya Savaşı Riski ve Sünni-Şii Tehlikesi

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

        Dünyamız 20. yüzyılın başında olduğu gibi 21. yüzyılın başında da tehlikeli bir kavşağa doğru ilerlemektedir. Ne yazık ki akli tekâmülünü geliştiren insanoğlu kalbi tekâmülünü geliştirmediğinden dolayı aynı hataya düşmeye ve dünyayı çatışmaların yol açacağı felaketlerin merkezi haline getirmeye kararlı gözükmektedir. Nitekim insanı ve Batı’yı çok iyi anlayan filozoflardan biri olarak Nietzsche, kendilerine yol gösterebilecek Endülüs İslam Medeniyeti’ni ortadan kaldırdıkları için Batılıları kınamış, “önümüzdeki iki yüzyılda meydana gelecek çok kanlı savaşlara” işaret etmiş, çözüm olarak insanın tekâmülünü yani “üstinsanı” önermişti. Geçen yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının kitlesel ölümlere yol açan kanlı sonuçları onu doğrulamıştı. Yeni yüzyıl ise daha şimdiden gelmekte olan felaketin ayak seslerini bize hissettirmektedir.

         

         

        Maalesef kalbi tekâmül ile akli tekâmülü buluşturamayan günümüz insanlığı, Doğu’su ve Batı’sıyla eski alışkanlıklarına devam etmekte, Cemil Meriç’in sürekli dikkat çektiği “başkalarının hazinelerine el koymayı” arzulamakta; üstün teknolojileri tekeline almaya, tekelini kırmak isteyenleri ise şiddetle cezalandırmaya çalışmakta; böylece yeryüzünde “Başat Güç” olmak için çaba sarf etmektedir. Akli tekâmülünü sağlayan Batılı güçler bu talepleri yaparken, kendi ülkelerinde oluşturdukları “Demokrasi, İnsan Hakları ve Serbest Piyasa Ekonomisi” gibi toplumları kalkındıracak temel hayati kuralları da çıkarlarına uygun coğrafya ve zamanlarda yaymaya, çıkarlarına uygun olmayan durumlarda ise engellemeye çalışmaktadırlar. İşte bu noktada, İslam Medeniyeti’nin “herkes için adalet ve barış” ilkesine dayalı ihya hareketinin Türkiye kanalıyla devreye girmesinin zaruri olduğu düşüncesindeyiz.

         

         

        Çünkü 20. yüzyıla girerken İslam Medeniyeti'nin lideri olan Türk milletinin, Endülüs Medeniyeti gibi imha edilme korkusuyla düşmana ve işbirlikçilerine karşı ortaya koyduğu müdafaacı hareketin yerini kendi medeniyet kodlarımızla genişlemeci bir ihya hareketine bırakması gerekir. Artık İslam Medeniyeti'nin kendi medeniyet kodlarıyla önce İslam dünyasını sonra insanlığı evrensel adalete ve barışa ulaştırmak için kapsayıcı bir ihya hareketini başlatması zaruret arz etmektedir. Ayrıca bu katkı, Batı Uygarlığı’nın yetersiz kaldığı noktayı İslam Medeniyeti’nin tamamlaması ve böylece insanlığın selametine büyük bir katkı sunması anlamına gelecektir ki, medeniyetimizin köklerinde yer alan İbn-i Haldunlar, Farabiler, İbn-i Arabiler ve Yunus Emrelerin torunları böyle bir katkıyı sağlamalıdır. Türkiye’nin bölgeye ve dünyaya sunacağı bu katkı, Türk ve İslam coğrafyasında çok kapsamlı dönüşümlere neden olacak sonra da tüm dünyada aynı değerlerin yayılmasına yardım ederek Türkiye’nin önce bölgesel sonra küresel güce dönüşmesine vesile olacaktır.

         

         

        Şimdi Batı’yı ve insanlığı doğru değerlendirebilmek için baştan Nietzsche’nin ‘Güç Teorisi’ne bir göz atalım: “İnsan güce ulaşmak için ne gerekiyorsa yapar. Yaptığı şeyin yasal mı değil mi, iyi mi kötü mü, günah mı sevap mı olduğuna aldırmaz. Sadece güce ulaşmak için işine yarayıp yaramadığına bakar. İşte bu insanoğlunun ‘Güç İstemi’dir. Canlıların var olduğu her yerde de ‘Güç İstemi’ vardır.” Ahlaki ilkelerle sınırlanmadığında da Emperyalizmin sömürgelerinde gördüğümüz acımasız politikalarla sonuçlanır.[1]

         

         

        İşte bu düşünceyle hareket eden Batı uygarlığı ne pahasına olursa olsun 21. yüzyılda da başat güç olmak istemektedir. Gelinen noktada ise Japonya’yı da içine alması muhtemel Çin-Rusya-İran eksenine karşı, Batı uygarlığının 21. yüzyıl içerisinde meydana gelecek “ana çatışmanın” altyapısını Ortadoğu’da ve Orta Asya’da şimdiden hazırlamaya çalıştığını düşünüyoruz. Bu konudaki görüşlerimizi başka bir makalede ayrıntısıyla açıklayıp özetle “bölgemizde meydana gelen gelişmelerin tamamen Amerika ve Batı tarafından planlanmadığını, bölgedeki otokratik rejimlere karşı halkların internet ve teknoloji aracılığıyla bilinçlenerek isyan ettiğini, ama ABD’nin çeşitli vasıtalarla bu hareketlerin bir kısmını başlattığını, başlayan hareketleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çabaladığını ve bölgede hakim olacak demokratik yönetimlerin ‘ana çatışma’da kendi yanında yer alacağını düşündüğünden Türkiye ile birlikte hareket ederek yeni yönetimlerin demokratik ve laik olmasını sağlamaya çalıştığını”[2] ifade etmiştik. Gerçekten de bugün Türkiye bölgedeki özgürlükçü halk devrimlerini desteklerken, İran bölgede statükoyu temsil eder hale gelmiştir. Artık Ortadoğu, Batı’ya ilaveten, İran'ın nüfuzundaki Şiilerle, “Müslüman Kardeşler kuşağı” diyebileceğimiz Türkiye’nin model olabileceği bir bölge denklemine dayalı güç haritası ile karşı karşıyadır.

 

 

        Nitekim ABD, ‘ana çatışma’yı yaşayacağı eksenin zayıf halkası olan İran’a ilk darbeyi vurarak bu ekseni zayıflatmaya çalışırken aslında bir dünya savaşını tetikleme riskini de gündeme taşımıştır. İran’ın milli gelirinin neredeyse yüzde 60’ını oluşturan petrolün satışını durdurmaya çalışan ABD’nin[3], bu politikanın olası sonuçlarını bilerek uyguladığını ve aslında büyük oyundaki asıl hamleye hazırlık yaptığını düşünüyoruz. Dolayısıyla zaman içerisinde durumu kavrayan Çin ve Rusya’nın da mukabil hamlelere girişebileceği kanaatindeyiz. 

         

         

        Zaten Rusya, NATO tarafından kuşatıldığına inandığından, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğini reddetmekte, Belarus, Ermenistan ve Moldova’yı kendine bağımlı kılmakta, Türki Cumhuriyetleri Gümrük Birliği vasıtasıyla güdümüne almaya çalışmakta, NATO ve AB’yi sınırlarından uzak tutmak için elinden geleni yapmaktadır. Çin de ekonomik olarak Batı’ya meydan okurken, aynı zamanda ABD’yi Orta Asya’dan çekilmeye zorlamakta, Ortadoğu’yla yakın ilişkiler kurmaktadır. Kısacası, Çin-Rus ekseniyle Batı İttifakı arasında var olan ekonomik ve siyasi savaş, İran’a saldırı ile net biçimde gün yüzüne çıkabilir ve yeni bir dünya savaşının fitilini ateşleyebilir. Çünkü Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında da sömürgeciliğe dayalı ekonomik nedenlerin olduğu aşikârdır. Bugün de enerji kaynaklarına sahip ülkelerin yönetimleriyle anlaşmalı olarak sürdürülen gizli sömürgeciliğin merkezi olan Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyaları üzerinde, küresel güçlerin enerji mücadelesi bir dünya savaşıyla sonuçlanabilir.

         

         

        Şimdi ‘üçüncü dünya savaşı’nı hazırlayan bu konjonktürde, milletimiz ve medeniyetimiz açısından ortaya çıkan “büyük riske” dikkat çekmek istiyorum: Bir dünya savaşının gelmekte olduğunu ve bu savaşa girilmemesi gerektiğini gören, ayrıca  “Müslümanlar arasında birlik” politikasını uygulayan Sultan Abdulhamid’in, İngilizlerin kurguladığı oyun neticesinde 1908 yılında tahttan indirilmesi, Lawrence’in Arapları Türklere karşı kışkırtma politikasına zemin hazırlamış, Arap şeyhlerine ödenen altınlar ve Büyük Arabistan vaatleri neticeten başarılı olmuş ve Arap coğrafyası İngilizlerin kontrolüne geçmişti. Şimdi aynı tehlike, Türkiye içerisinde Kürtler üzerinde, Ortadoğu’da ise Şiiler ve Sünniler üzerinde oynanmaktadır. Nasıl ki Birinci Dünya Savaşı’na girmeyen bir Osmanlı savaştan en kârlı çıkacakken, savaşa girdiği için en zararlı çıkmıştır; eğer aynı hataya düşülürse, ‘üçüncü dünya savaşı’ndan en kârlı çıkacak olan Türkiye, PKK terör örgütüne ilaveten Sünni-Şii çatışmasının yarattığı enerji kaybı nedeniyle ciddi sorunlarla karşılaşabilir, daha ötesi gerek Orta Asya gerekse Ortadoğu’da oluşturabileceği bölgesel entegrasyon düşüncesinden caydırılabilir. Nitekim Bölgemizdeki son gelişmeler, İran’ın Batı karşısında ayakta kalabilmek amacıyla Irak, Suriye ve Lübnan ile kurduğu birliktelik, bizim coğrafyamızda yeni bir dünya savaşından daha yakın tehlikenin ya da medeniyetimizin yükselişini bloke edebilecek tehdidin Şii-Sünni çatışması olduğunu göstermektedir.

         

         

        Böyle bir olasılık, bu kez gerçekten hayal edilemeyecek yıkımlara ve kitlesel ölümlere yol açabilecek bir üçüncü dünya savaşını tetikleyebilir. Ayrıca İslam Medeniyeti’nin 21. yüzyılda da kaybetmesine yol açabilir. Bu nedenle, yakın gelecekteki bu kaotik dönüşümden ülkemiz ve medeniyetimizin kazançlı çıkabilmesi için acilen gereken tedbirler alınmalıdır… 

         

         


        


        

        [1] Aforizmalarım 1.sayfa, http://www.boylebuyurdunietzsche.com/index.php?option=com_content&view=article&id=11


        

        [2] Ali Aygün, Turkocagi.org.tr, Stratejik Analizler, 04.04.2011, Arap Ayaklanmaları, ABD ve Türkiye 


        

        [3] Fevzi Öztürk, Yeni Şafak, 12 Ocak 2012, ABD, İran'ı neden sıkıştırıyor? 


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele