Hayret Üzerine

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

        Yaşadığımız sayısız duygulanımdan hiçbiri hayret kadar dünyanın ve hayatın anlamını değiştirici rol oynayamaz. İnsanlık kat ettiği her aşamayı hayret edenlere borçludur. Çünkü onlar pratik sahiplik peşinde koşmaksızın hep hakikati aramışlar ve bulduklarını düşündüklerini herhangi bir beklentileri olmadan insanlığa sunmuşlardır. Felsefenin doğuşu da zaten hayret duygusuna bağlanır.

         

        Hayret, görünenle yetinmeyen, hakikati kavrama arzusuyla yüklü zihnin, pratik uğraşılarından sıyrılarak, olup bitenin bilinmezliği karşısında yaşadığı iç sarsıntı ve gerilimdir. Bu zihin bir şeyin ne olduğunu, neden öyle olduğunu ve niçin başka türlü olmadığını kendine sorup cevap bulmak ister. Bu yönüyle hayret basitçe bir duygulanım hali değil, zihinsel dinamizmin kaynağıdır. Kuşku da hayretin doğal sonucudur ve giderilmesi gerekir. Bu iç durumun adeta ileri hamlesi merak ile kendini gösterir. Merak da soruya dönüşür. Soru sormaya başlayan cevabını aramaya da hazır demektir. İşte hayatın anlam değişimi böyle başlar. Hayret, kuşku ve merak, insanlığın tekâmül sürecinin üçlü adımlarıdır. İnsanlık açısından böyle olduğu gibi, tek birey yahut bir fikir topluluğu açısından da bu böyledir.

         

        Hayret duygusuyla yüklü zihin sadece kendi iç dinamizmiyle hayret eder ve bu bakımdan da özgürdür. Çünkü hayret ve merak eden, o zihnin bizatihi kendisidir ve gereğini yapma yükümlülüğünü de bizzat o hisseder. Bu demektir ki, hayret, düşünen düşüncenin hareket enerjisidir. Bu zihin sunulmuş bilgiyle yetinmez. Gerçeğin daha da gerçeğini ister. Başka bir deyişle, olup bitenin ötesindekini, gerçeğin ta kendisini merak edenler; dünyanın göründüğü gibi olmayabileceğinden kuşku duyup tüm kuşkulardan arınmış bilgiye ilgi ve eğilim besleyenler hayret eder. Hayret entelektüel bir duygu ve duruştur.

         

        Hayret belli olgularla sınırlı değildir. Gerçekte hayret edilecek öyle çok şey var ki! Örneğin yaşama dünyasını kendi penceremden okuyabilirim. “Bu dünya niçin böyledir ve başka türlü değildir?” sorusunu sorarsam, bu, sözü edilen dünyanın varoluşuna hayret etmek demek olur. Hemen ardından da kuşku doğar ve yaşama dünyası görüntülerinin gerçekliğini soruşturmaya başlarım. İşte o zaman önüme gerçekliğin başka bir boyutu serilebilir. Sözgelimi, 1980 sonrası Türkiye’nin sokulduğu kapitalistleşme sürecini yeniden düşünebilirim. Bu süreci baştan mahkûm edebilir ve ne olup bitmişse kötü sayabilirim. Fakat bir vakıa var ki, o da bu süreç halen içinde yaşadığımız bir gerçekliktir. O halde bakışlarımı bu gerçekliğe çevirmeksizin yapamam. Bu süreç toplumsal ortamda ve insan dokusunda ağır bir yaralanmaya neden olmuşsa, sormak zorundayım; niye böyle olmuştur da başka türlü olmamıştır? Kapitalistleşme süreci nasıl olup da “sapasağlam ahlaki doku”yu çürütebilmiştir? Yoksa zaten dokuda var olan hastalığı açığa mı çıkarmıştır? Gerçekten olup biten bana göründüğü gibi midir? Her şey eskiden daha iyi idi de şimdi daha mı kötüdür? Sözgelimi, eskideki iyi görünüm zorunluluktan kaynaklanıyor olabilir miydi?

         

        Hayretimi daha geniş alanlara taşıyabilirim. Örneğin demokrasinin gelişmişliği ile toplumsal zenginleşme, azgelişmiş demokrasi ile yoksulluk arasındaki doğru orantıya da hayret edebilirim; hatta hayret etmem lazımdır. Nedense gelişmiş ülkeler daha gelişmiş demokratik işleyişe, azgelişmiş ülkeler de demokratik görünümlü işleyişe sahiptir. Acaba ülkeyi onlarca yıl yönetenler zenginliğin getireceği refahın özgürleşmeyi, özgürleşmenin de ellerinde tuttukları gücü alıp götüreceğinden korktukları için yoksullukla mücadele etmediler mi, yoksa toplum için iyi olanı istediler de başaramadılar mı?

         

        Toplumsal yaşantının başka alanları karşısında da hayret duyabilirim… Örneğin, yıllarca en azından haftada bir gün camilerde insan-dünya ilişkisi veya hak-hukuk üzerine sayısız vaaz verildiği ve insanlar da dini vecibe gereği buna hep tanıklık ettikleri halde, nasıl oluyor da adeta her köşe başında “tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemeye hazır” bir yığın insan bekleyebiliyor? Veya; bir fikir hareketi kendi ilkelerine bağlı olarak yeni ufuklara yelken açmak zorundayken niçin bunu yapmaz da hiçbir toplumsal karşılığı kalmamış temalarla sürdürülmeye çalışılır?

         

        Sözün özü, hayret duygusunun, düşünen bilince hangi bilgi kapısını açacağı belirsizdir. Kesin olan şu ki, bu bilinç tekâmül yolundadır.

         

        Hayret etmeyenlere gelince; onlar olup bitenin tüm sırlarını çözmüş olduklarından emindirler. Onlar hakikati bilmektedirler ve başka bir bilgiye ihtiyaç duymazlar. Onlar “olup bitenin hakikati nedir” türünden sorular da sormazlar. Çünkü bu zihnin keşfedeceği hakikat kalmamıştır. Tüm gerçeklik onun bildiğinden ibarettir. Başka ve başkalarının bilgisi ya tamamen yanlıştır yahut kendi bilgilerine asla yetişemez. Dolayısıyla hayret duygusu taşımayanlara bir şey anlatmak gereksizdir. Zaten onlar, yeni şeyler öğrenmek için değil, mevcut kabullerini onaylamak için okurlar.

         

        Hayretin yok olduğu bir topluluk da tekbiçimli olmayı varoluş gayesi sayar. Orada insan dünyasının çokluk, çeşitlilik ve belirsizliklerine yer verilmez. Bu topluluklar kapalı toplum yapısının prototipidir. Bu topluluk mensupları entelektüel bir arayış peşinde değildir ve o yapıda düşünce donmuştur. Böyle bir topluluk mensuplarını hiçbir şey harekete geçiremez. Onlar aynı şeyleri tekrarlaya tekrarlaya yaşarlar ve vakti gelince çekip giderler. Bu nedenle, değişen zaman içinde kendilerini yenileyemezler ve fikri mirasçıları gittikçe azalır. Böyle bir toplulukta farklı olan yahut aykırı görülen her fikir dışlanır ve farklı fikir mensupları lanetlenir. Bazı musibet (!) fikirlerin topluluğu zehirlemesinden çok korkulur ve bu topluluk, kendi yayınlarında adı konmamış bir “sansür” izler. Varolan kabuller dizisi en doğru görüldüğünden, orada, buna aykırı hiçbir söyleme rıza gösterilmez. Elbette bunu da kendince haklı gerekçeleri vardır; yoksa bile rahatça bulunur. Bu yönüyle bu tür topluluklar ilkel kabilelere benzerler. İlkel kabilelerde hiçbir değişme gözlenmez. Şimdiki kabilelerin hepsinin yüzlerce yıl önceki ataları da muhtemelen hallerinden memnun bir şekilde aynı coğrafyada yaşıyorlardı. Onlar dünyanın sırlarını çözmeye çalışmadılar; ama kalıcı hiçbir şey de bırakamadılar.

         

        Hayret duygusunun, kuşku ve merakın olmadığı bir topluluk, ister bir fikir topluluğu olsun ister bir cemaat, böylece çağın ruhunun uzağına düşer ve zamandan dışlanır. Orada fikir üretilemediği gibi, bilim de yapılamaz; sadece bilinenler en güzel belagat örneği olacak şekilde tekrarlanır. Bu topluluklar totem ve tabu zenginidir. Neredeyse her söylem tabulardan birine çarpma tehlikesi içerir.

         

        Geleceği kucaklamak isteyenler öncelikle entelektüel bir duruş geliştirmeli, mitolojik anlatı türü açıklama ve kabullerden kurtulmalı, tabuları bir kenara bırakabilmeli, her şeye hayret etmeyi başarabilmelidir. Bu nedenle, hayret etmekle işe başlamak, her şeye hayret etmek ve hayret etmeyenlerden olmamak lazımdır.

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele