Devletsizlik Gulyabanisi Piyale Paşa’dan Denktaş’a

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

        Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin emektar ve efsanevî Cumhurbaşkanı muhterem Rauf Denktaş beyefendi, Hakkın rahmetine kavuştu; uçmağa vardı.

         

        Milletimizin başı sağ olsun!

         

        Bugünkü Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün Devlet Bakanlığı döneminde Tanıtma Fonundan sağlanan destekle Türkçenin Uluslararası Şiir Şölenlerinden Dördüncüsünü Kıbrıs’ımızda gerçekleştirmiştik. Şimdilerde milyon dolarlarla yapılan bir hafta süreli bu büyük organizasyonu 50 bin TL’lik destekle başarmıştık.

         

        1996 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığım sırasında Türkçenin Uluslararası Şiir Şölenlerinden birini Kıbrıs’a alma kararımız, gerçekten de stratejik olarak tam zamanında alınan doğru bir karardı ve bir ülkenin gerçek sivil toplum girişiminin örnek bir önalışının ifadesiydi.

         

        ABD’den, İngiltere’den, Kazakistan’dan, Kırgızistan’dan, Türkmenistan’dan, Özbekistan’dan, Başkırdistan’dan, Tataristan’dan, Kırım’dan, İran’dan, Azerbaycan’dan, Türkmeneli’nden, Uygur’dan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan, Moldova’dan, Kosova’dan, Arnavutluk’tan, Almanya’dan ve Türkiye’nin her yerinden şairlerle Kıbrıs’a çıkarma yaptık.

         

        Girne’de, Magosa’da, Lefkoşe’de paneller, şiir şölenleri ve konserler tertip ettik. Rahmetli dostum ve büyük interTürk şair Ergeş Uçgun’la orada başlayan derin arkadaşlığımız vefatına kadar sürdü. Kırım’ın meşhur şairi ve Yazarlar Birliği Başkanı Şakir Aga ile de aynı… Kazak şair Kaldarbeg Naymanbay’a, Özbek şair Rauf Parfi’ye de ve daha nice nice şölen arkadaşlarımıza düğün gecelerinde esenlikler dilerim. Allah öte âleme irtihal eden bu aziz şair dostlarıma gani gani rahmet etsin.  

         

        Gerçi hiçbirinin ülkesi KKTC’mizi tanımamıştı, ama bu gönül telinden söz aparanların yönetimler üstünde tesirli olacakları bir günü beklemek de hakkımızdı.

         

        Orada bizi efsane lider Rauf Denktaş karşıladı. Şölenimizin de açılışına katıldı. Rum basını ayağa kalktı. Toplantımızın birini de sabote etmek istediler.

         

        Kuzey Kıbrıs basını da şölenimize geniş yer verdi. Sayın Denktaş’a Bekir Soysal’ın nadide beratlarından birini verdiğimiz resim, bütün gazetelerde yer aldı. Sayın Denktaş kendi arabasını bize tahsis etti. KKTC’den Erhan Arıklı’nın da değerli katkılarını belirtmeliyim.

         

        Daha o zamanlar bizim müspet girişimlerimize rağmen derinden derine iki faktörün Kıbrıs davamızın aleyhine gelişmesi muhtemel senaryoları tetiklediğine de şahit olduğumu söylemeliyim. Bunlardan birincisi beşinci kol faaliyetleri olarak içimizden devşirilenlerin yaptıklarıdır; ikincisi de sosyal psikolojik faktör olarak gerek Kuzey Kıbrıs toplumunun ve Türkiye’deki paralel evrenin Annan Planı henüz ortada yokken her türlü zilleti bile önceden kabule hazır sözde “çözüm” hastalığıdır.

         

        Batı stratejistleri sıklıkla çözümsüzlükler üzerinden dış politika geliştirirken bizde nedense akıbeti belirsiz çözüm lakırdılarıyla netice alacağımız kanaati pek yaygın…

         

        Mevlânâ Mesnevi’sinde “Tanrı, yüz binlerce kimya yarattı ama insan, sabır gibi bir kimya görmedi” der. Devlet işlerinin ağır ama emniyetli cereyan etmesi gerektiğini Cari de ne güzel söyler. Aculluk ileride telafisi imkânsız belaları da davet eder.

         

        Devlet adamı kolay yetişmiyor. Büyük ülkeler büyük devlet adamlarını iktidarlar değişse de yine ve yeniden yani biteviye devlet işinde çalıştırır. Bizde ise hep Amerika yeniden keşfedilir, birikimler özellikle itelenir, görmezden gelinir, unutturulur; sonrasında yine kaç asır öncesinden Mevlânâ’nın şifrelerine müracaat ederiz:

         

        Cahil, kötü hükümler yürüten padişah oldu mu bütün ova yılanla, akreple dolar.

        Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğini dileyen kendisidir.

        Çünkü o ya hasisliğe kalkışır, az verir… Yahut cömertliğe girişir, yersiz ihsanlarda bulunur!

        Şahı beydak hanesine kor... Ahmak, ihsanda bulundu mu ihsanı buna benzer işte!

        Hüküm bir sapığın eline geçti mi onu mevki sanır ama hakikatte kuyuya düşmüş demektir!

        Yol bilmez, kılavuzluk etmeye kalkışır... Kötü ruhu cihanı yakar, yandırır!

        Yokluk yolunun çocuğu, pirlik etmeye yeltenirse ardına düşenler devletsizlik gulyabanisine çatarlar!

        Gel de sana ayı göstereyim der ama o nursuz pirsiz, ayı hiç görmemiştir ki!

        Ömründe ayın aksini suda bile görmemişken nasıl olur da gösterebilirsin a hamhalat, a bön!

        Ahmaklar baş oldular da akıllılar başlarını kilime çektiler!

         

        Peygamberimiz de başına kilimi çekmişti. Kendi kendisine kalsa halka küslüğü devam edecekti. Ama Allah O’na kilimi atmasını ve halkın arasına girmesini söyledi.

         

        Denktaş, “bana ne” diyebilirdi, demedi. Hatta onun ısrarı, İsmet Özel’in ifadesiyle “Kalın Türk” dehası, değişen iktidarlar için diplomatik bir koz olarak da değerlendirilebilirdi.

         

        Yani Denktaş’a boşu boşuna sövüldü, kızıldı.

         

        Ne oldu?

         

        O haklı çıktı.

         

        Biz utandık.

         

        Oysa Süleyman ve Asaf işbirliği olabilirdi. Niçin Firavun ile Haman’a özenilsin ki?...

         

         

        “Padişah Süleyman, veziri de Asaf olunca nur üstüne nurdur, amber üstüne amber

        Lakin padişah Firavun, veziri de Haman olunca ikisi de perişan olur giderler.

        Karanlıktan karanlığa düşerler de ne akıl onlara yâr olur, ne de kıyamet günü devlete erişirler.”

         

        Halk dalkavukluğunun zaman zaman ehliyetin ve bilgiye olan hürmetin önüne geçtiğine şahit oluyoruz. Hiçbir Batılı demokratik ülkede oysa böyle bir şey yok. Ehliyet, liyakat, akıl, bilgi, emanet, sadakat, hürmet, hizmet ve aşk gibi kavramların disiplinden âri olduğunu, başıbozukluk olduğunu kimse ileri süremez.

         

        “Sana padişahlığı halk verdiyse borç alır gibi yine senden alır!

        İğreti padişahlığını Tanrı’ya ver de Tanrı sana herkesin kabul edeceği hakikî bir padişahlık versin.”

         

        Bugün artık isyan ahlâkı ile onda kaybolduğumuz için eski defterleri bile karıştırmak arzusunda değiliz.

         

        Fakat 1996’da yazılan ve muhterem Denktaş’a ithaf edilen şiirin ruh dünyasını da sizlerle paylaşmadan edemedim.

         

        Şairlerin çıkarma gemisi Girne’ye yanaşırken gemide bir kenara çekildim ve dalgaların ritmine uyarak aşağıdaki şiiri yazdım. Sonra da onu Denktaş’a ithaf ettim. Şiir şöleninde de bu şiiri okudum.

         

        Barbaros’un, Piyale Paşa’nın, Cengiz Topel’in ve tüm Denktaş’a kadar Kıbrıs davasına gönül veren, baş koyanların hatırasına yazdım. Yeni ile klasiğin, eski konu ile yeni konunun terkibi olsun istedim:

         

         

         

        KIBRIS

         

        -Sayın Rauf Denktaş’a-

         

        Adanın ziyasını gözleyen cengâverin

        Üzerinde soğuk mavzer elleri titrek

        Şehit Cengiz Topel ve bindokuzyüzaltmışdört

        Gönlünde nice buzdan dağları eriterek

        Yeniden gelenlere bir Zümrüt-Anka verin

         

        Bir Zümrüt-Anka verin yeniden gelenlere

        Yesevî toprağından, Alia gözlerinden

        Yalnız mıyız değiliz değiliz asla asla

        Bizi bir gözleyen var Alia gözlerinden

        Selâm verin Girne’den gemiyle gelenlere

         

        Yeni limanlar arar gemiler Akdeniz’de

        Yollar yola kavuşur, deryâlar deryâlara

        Ya bir karış toprakla, ya birkaç damla suyla

        Tarih ki dönüştürür gerçeği hülyâlara

        Ne ümidler yitirdik bu kara Akdeniz’de

         

        Bu kara Akdeniz’de tarih geçit resmidir

        Yıldız gölgelerinde sonsuz tenha bendlerin

        Açılan yelkenlerin selâmı Barbaros’tan

        Piyâle Paşa duyar aşkını levendlerin

        Mavi bir mûsıkî mi, som gümüşten ses midir

         

        Bir sestir som gümüşten okşar gök ve denizi

        Gecenin ve mavinin vuslatı bestelenir

        Fethin doru atları ve kutlu pusatları

        Bahçevan ellerinde zaferler destelenir

        Sarar gül rayihalar geceyi ve denizi

         

        Artık başka bir çehre başka bir çerçevedir

        Gülün andı içilir yeniden doğar dünya

        Derin muhabbetiyle deniz nelere gebe

        Hülyâlı mavilerle dolan efsunlu deryâ

        Zaman yorgun düşünce kızaran velveledir

         

        Derin uykuya daldık bu ezelî mehtapta

        Bahçemdeki güllerin uçup gitti renkleri

        Deryâlarla öpüşen yıldız havuza düştü

        Kanmayan buselerle kaybettik mihenkleri

        Sevgilinin adını unuttuk bir mektupta

         

        Adı neydi unuttum Leyla mı, Virgini mi

        Gökte mi denizde mi o sürdüğüm saltanat

        Şanla dolu tarihim, eşsiz engin ufuklar

        Fethettiğim adalar, yaşadığım o hayat

        Bir garip tecelli mi, düşe giren bir cin mi

         

        Camdan fırlayan rüya yıldızımın zevâli

        Parıldayıp gülüşen çiçekler akşamüstü

        Artık gelmez sanarak o gülgûn bahçevânı

        Bedbîn, bînâm, binevâ sanki hayata küstü

        Şimdi tamamen mûhal leylâ Mecnûn visâli

         


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele