Rauf Denktaş’ın Ardından

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

        Bizim toplumumuz gibi, gelenek itibariyle liderlere aşırı bağımlı hareket eden toplumlarda lider olmak, özellikle de lider kalmak çok zordur. Yönetici de bir anlamda liderdir. İşleri planlayan, organize eden, sorunları çözen, personeli motive eden ve daha birçok idari beceriye sahip kişidir yönetici. Ama her yönetici karizmatik lider değildir. Bizim burada söz konusu ettiğimiz lider, toplumu etkileme gücüne sahip, toplumu bir yerden alarak farklı yerlere götürebilen, yenilik ve inkılaplar adına kafasındaki fikirlerini ortaya koyan ve bunları hayata geçirmeyi başaran, sorgulayıcı, sabırlı, yeri geldiğinde en önde, yeri geldiğinde de arka planda durmayı bilen, daima prensipleri ile hareket eden, asla zorluklardan yılmayan, ahlaki kuralları önemseyen ve toplumsal çıkarları her zaman şahsi menfaatlerinin önünde tutan, kararlı ve değişime açık kimselerdir liderler. Doğuştan bazı özelliklere sahip bu az sayıdaki liderlere karizmatik liderler denir.

         

         

        Toplumda lider olarak öne çıkanlar çok olsa da lider olarak kalanlar parmakla sayılabilecek kadar azdır. Bizim toplumumuzda liderlik meselesi iktidar imkânları ortada olmadığı zamanlarda daha iyi ve daha doğru test edilir. Lider o derece etkilidir ki, mesela, iktidara gelme şans ve imkânının olmadığını bile bile 40 yıldır hiç tereddüt etmeden ve hiç pişman olmadan onun başlattığı hareketle olursunuz gururla. Çünkü o hareketin lideri sizi gidilen yolun en doğru yol olduğuna inandırmıştır. Hataları olsa da, yanlışlar yapılsa da o yoldan dönmez, o yolda yürürsünüz.

         

         

        İçinde bulunduğumuz son 20-25 yılda bu tür liderlerden en önemli ve en etkili olanlarını kaybettik maalesef.

         

        Bunlardan biri Türk milliyetçiliğinin tartışmasız en büyük lideri Alpaslan Türkeş’ti. “Türk’e Türklüğünü öğreten” lider olan Türkeş, her türlü dış ve iç engellemelere rağmen Milliyetçi Hareket’i belli bir güce, belli bir etkinliğe ulaştırmıştı. Tam da bu güç ve etkinliği siyasi alana taşıyacağı bir dönemde ve ülke ve toplum olarak kendisine en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda onu kaybettik.

         

         

        Her ne kadar 70’li yıllarda çok farklı yer ve fikirlerde görsek de Türk toplumunu gerçek manada etkileyebilen ve sonraları “milli” çizgide politika yapan Bülent Ecevit de kaybettiğimiz bu tür liderlerimizdendi. Son yıllarda hastalığı sağlıklı davranmasını engelleyecek boyutlara ulaşsa da Türk toplumunda iz bırakan bir liderdi.

         

         

        Geçen yıl kaybettiğimiz Necmettin Erbakan da bu tür liderlerden biriydi. Siyasete atıldığı günden itibaren Milletimizin manevi değerlerinden ve vatan sevgisinden asla taviz vermeyen ve her zaman “milli” kalan Erbakan’ı da bu çizgide mutlaka saymalıyız. Üniversite öğrenciliğimiz yıllarında şair- yazar İsmet Özel’in dediği gibi, uzun süre “ Gerçek Milliyetçi Hareket, Milli Selamet” diye düşünenler az değildi.

         

         

        Bizim bu yazımıza konu olan Rauf Denktaş da bunlar arasında sayabileceğimiz, kişiliği, prensipleri ve mücadelesiyle bütün Türk dünyasını, hatta bazı İslam ülkelerindeki halkları da etkilemiş gerçek bir karizmatik liderdir.

         

         

        Rauf Denktaş bir kahramandır. İçinden çıktığı Kıbrıs Türk toplumu için genç yaşından itibaren her şeyi göze alarak çok büyük fedakârlık göstermiş ve Kıbrıs Türklerinin adada var olmalarını, kalıcı olmalarını sağlayan Türk Mukavemet Teşkilatı gibi kahramanca işlerin hem başlatıcısı hem de yürütücüsü olmuştur.

         

         

        Rauf Denktaş milliyetçilik şuuruna sahip, ileri görüşlü ve milli konularda taviz vermeyecek kadar kararlı ve teşkilatçı bir liderdir. Elbette ondan önce de onunla birlikte de Kıbrıs Türkünün mücadelesini sürdüren toplum liderleri olmuştur. Rauf Denktaş ve mücadele arkadaşlarının bu kararlı ve ısrarcı tutumları bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti(KKTC)’ni ortaya çıkarmıştır. Unutmamak lazımdır ki, Kıbrıs adasında Türkler 1878 yılından itibaren sıkıntılar çekmeye başlamışlardır. Adanın hemen hemen her yerine dağılmış olan Kıbrıs Türkleri 1950’li yıllarda başlayan ENOSİS olayları ile adada çok zor durumlarda kalmışlar, dağınık ve az sayıda bulunmaları sebebiyle fanatik Rumların saldırı ve katliamlarına maruz kalmışlardır. Rauf Denktaş ve arkadaşlarının kararlı ve istikrarlı mücadeleleri sonucu Türkler adanın kuzeyine tedrici ve sistemli olarak göç ettirilmiş ve 1974 Barış Harekâtı sonrası da adanın kuzeyinde toplanmıştır. Ada Türkleri küçük bir cemaat Olarak görülürken, önce Türk toplumuna sonra da Türk devletine geçmeyi başarmış ve bu sayede Rum saldırı ve katliamlarından, hatta soykırımdan kurtulmuşlardır.

         

         

        Rauf Denktaş’ın genç yaşlardan itibaren Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Türklüğü için verdiği mücadele başta Türkiye olmak üzere bütün Türk illerinde olumlu yankı bulmuş, Rauf Denktaş insanımız tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve mücadelesine sonuna kadar destek olunmuştur. Böylece de Rauf Denktaş sadece Kıbrıs Türklerinin değil, dünya Türklüğünün önemli bir lideri olarak ortaya çıkmıştır.

         

         

        Rauf Denktaş’ın hayatına kısaca bir göz atmak bile 88 yıllık ömrüne nasıl bir mücadele sığdırdığını görmemiz için yeterlidir. Denktaş 27 Ocak 1924 tarihinde bugün Güney Kıbrıs’ta bulunan Baf’ta doğdu. Baf sancağında yaşayan Türkler, adanın diğer yerlerinde yaşayanlar gibi, Kıbrıs adasının 1571 yılında fethedilmesinden sonra Osmanlı idaresi tarafından Karaman'dan ve Taşeli Yöresinden adaya göç ettirilen Türklerdi. Beyşehir, Ürgüp, Niğde, Aksaray, Akşehir, Kayseri gibi Anadolu'nun orta kesiminde kalan şehirlerinden aileler getirilerek buralara yerleştirilmişti. Denktaş’ın ailesi bu Türklerdendi. Babası Mehmet Raif Bey yargıçtı. Mehmet Raif Bey’in en küçük oğlu Rauf Raif Denktaş 1,5 yaşındayken annesi Emine hanımı kaybetti. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütüldü. Babası 1930 yılında Denktaş’ı eğitim için İstanbul'a gönderdi. Denktaş Arnavutköy'deki  ilkokul, ortaokul ve lise eğitimi veren Fevzi Ati Okullarına yatılı öğrenci olarak kaydoldu. İlkokul ve Ortaokulu burada bitirdikten sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi. 1941′de Lefkoşa İngiliz Lisesinden mezun olduktan sonra Magosa’da tercümanlık, adliyede memurluk ve bir yıl da bir İngiliz okulunda öğretmenlik yaptı. Denktaş 1942 yılında Dr. Küçük’le tanıştı. Onun yayımlamaya başladığı “Halkın Sesi” gazetesinde, babasından ve onun milliyetçi, Atatürkçü arkadaşlarından öğrendiği Türk toplumunun hakları ve durumları ile ilgili, bazen Akın Yılmaz takma adıyla bazen de imzasız yazılar yazmaya başladı.

        II. Dünya Savaşı'ndan sonra Üniversite eğitimi için İngiltere'ye gitti.1944’te İngiltere’de hukuk tahsili yaptı. 1947 yılında mezun olan Denktaş, aynı yıl Kıbrıs’a dönüp avukatlık yapmaya başladı. Dr. Fazıl Küçük ile ilişkisini Londra’da tahsil yıllarında da sürdürdü. Denktaş, ada’ya döndükten sonra lider Dr. Fazıl Küçük’ün yanında yakın bir dost ve bir yardımcı gibi çalıştı.

         

         

        27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin hakları için İngilizlere karşı düzenlenen mitingde toplum lideri Dr. Fazıl Küçük ile beraber kürsüye çıkıp konuşma yaptı. 1949 yılında Denktaş çalıştığı Hukuk Bürosundan ayrıldı ve adadaki Başsavcılıkta Türk savcı yardımcısı oldu. 1949 yılında Aydın Hanım'la evlendi. 6 çocukları oldu. Ama bunlardan 3’ü hayatta kaldı. 1954 yılına kadar savcı yardımcısı görevini sürdürdü. Daha sonra savcılığa atandı.

         

         

        1954′de Kıbrıs’ta Rum yeraltı örgütünü kuracak olan bazı kişiler, Yunanistan’dan ada’ya gizlice girerken yakalandı. Bunların takibi ve yargılanmasında Denktaş da görev aldı. 1957 yılı sonunda İngilizlerin ada’yı 5-10 yıl içinde Yunanistan’a devredeceğini anlayan Denktaş, Savcılık görevinden istifa ederek, Dr. Fazıl Küçük’ün yanında aktif olarak Türk toplumunun hakları için çalışmaya başladı. Hükümetteki görevinden istifa ettikten sonra Türk toplumunun meselelerinde daha etkin rol üstlenen Denktaş, 1957 sonlarında Kıbrıs Türk cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük ile birlikte çalıştı. Türk toplumunun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak'ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığına seçildi. Aynı yıl Rumların Atina’dan sevk ve idare edilen EOKA yeraltı teşkilatının saldırıları karşısında etkin bir mukavemet kuruluşuna olan ihtiyacı gören Denktaş, arkadaşları ile bir Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kurma çalışmalarına başladı. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulması, 23 Kasım 1957 akşamı, Lefkoşa’da Türkiye Kıbrıs Büyükelçiliği görevlisi Mustafa Kemal Tanrısevdi'nin evinde, Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Mustafa Kemal Tanrısevdi tarafından kararlaştırıldı. 26 Kasım 1957 günü TMT, bütün Kıbrıslı Türk direnişçilerini TMT çatısı altında toplanmaya çağıran ilk bildirisini Lefkoşa Türk Lisesi aracılığıyla bastırıp yayımladı. Bu teşkilat Dr. Fazıl Küçük tarafından kurulan ve o güne kadar varlığını sürdüren Kara Çete ve Volkan gibi Teşkilatların yerini aldı. Kısa bir zaman içinde, Denktaş’ın ısrarlı talepleri sonucu Türkiye’deki uzman kişilerin de yardımıyla EOKA’ya cevap verebilecek etkin bir Mukavemet Teşkilatı haline getirildi. 1 Ağustos 1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı fiilen kuruldu. TMT’nin yayın organı olan Nacak gazetesi Denktaş’ın gazetesi görüntüsü içinde Kıbrıs Türklerine yol gösterdi, yön gösterdi, mukavemet ve moral telkin etti.

         

         

        Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmadan ve Zürih ve Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ile birlikte Ankara'da Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüştü. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk Askeri gönderilmesini teklif etti. 1959 Zürih ve Londra antlaşmaları ile 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında da görev aldı. Yunanlılar Kıbrıs’ta eşit şartlarda bir ortaklık Cumhuriyeti kurulmasına razı olmuş göründüler. Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş BM genel kurul toplantısında yeni Cumhuriyet için kulis faaliyeti yürüttüler. Türkiye’nin garantisinin 650 kişilik bir alayla “etkin ve fiili” bir duruma getirilmesi Denktaş’ın ısrarı ve Dr. Fazıl Küçük’ün de onu desteklemesiyle mümkün oldu.

         

         

        Aynı yıl Londra Konferansı’na katılan Türk heyetinde de yerini alan Denktaş’ın büyük bir ileri görüşlülükle Türk Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya “Makarios bu anlaşmaları er geç yıkacak ve Enosis yoluna çıkacaktır. Burada rol yapmaktadır. İleride bu anlaşmaların kendisine zorla kabul ettirildiğini savunarak ortaklığı bozacaktır” şeklindeki değerlendirmesi, ne yazık ki ortak Devletin kuruluşundan hemen sonra gerçekleşecektir. Denktaş’ın öngördüğü gibi,1963′de Kıbrıs’ta Enosis amaçlı Rum tedhiş ve terörü yeniden başlamıştır.

         

         

        Rauf Denktaş aynı yıl Türk Cemaat Meclisi İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi. 1963 Rum saldırı ve katliamları sırasında, Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya geldi. Yetkililerle izlenecek yol konusunda görüşmelerde ve çalışmalarda bulundu. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.

         

         

        1964 Londra Konferansı'ndan sonra ada Türkleri arasındaki çalışmalarının etkinliği sebebiyle, Baş Piskopos Makarios tarafından “istenmeyen adam” ilan edildi. Adaya girmesi yasaklandı. Denktaş, 1964 Erenköy ve Mansura olaylarında Türkiye’den gizlice adaya giderek Erenköy'e çıktı ve mücadeleye katıldı. Daha sonra bir kez daha geldiği Türkiye’de yetkililerle temaslarda bulunduktan sonra adaya gitmek istedi. Uzun süre gidemedi. 1967'de adaya gizlice motorla giderken yanlışlıkla çıktıkları Karpaz kıyılarında Rumlar tarafından yakalanarak tutuklandı. Türkiye’nin kararlı ve yoğun girişimleri sonucu Türkiye'ye iade edildi. 1968'de adaya giriş yasağı kaldırıldı ve böylece Rauf Denktaş Kıbrıs'a dönebildi.

         

         

        1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı'na seçildi. 28 Şubat 1973'e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı görevlerini yürüttü. 1974 Yılı Barış Harekâtı sonrasında Kıbrıs meselesinin yürütücüsü oldu.13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra Devlet ve Meclis Başkanı görevlerini yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976'da yapılan ilk genel seçimlerde Devlet Başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez Devlet Başkanı oldu. Kıbrıs sorununun çözümü için 1968′de Glafkos Klerides ile ilk kez Beyrut’ta müzakerelere başlayan Denktaş, eski Rum liderleri Spiros Kiprianu, Yorgos Vasiliu, Glafkos Klerides ve Tasos Papadopulos ile yıllardır bıkmadan, usanmadan tavizsiz müzakereler yürüttü. Denktaş 15 Kasım 1983'te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanından sonra tekrar Cumhurbaşkanlığına seçildi. 22 Nisan 1990'da yapılan erken seçimde ikinci kez Cumhurbaşkanı seçildi. 1995'te yapılan seçimlerde tekrar Cumhurbaşkanı seçildi. 2002′de dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan ve Annan Planı olarak bilinen BM çözüm planına, “Türk askerini Ada’dan çıkaracağı ve Türkleri azınlık durumuna düşüreceği, devleti ortadan kaldıracağı” savıyla karşı çıkarak “Hayır” kampanyası yürüttü. 17 Nisan 2005'te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan'da görevi Cumhurbaşkanı seçilen Mehmet Ali Talat'a devretti.

         

         

        Cumhurbaşkanlığından ayrılmasının ardından, çalışmalarını, Lefkoşa’daki çalışma ofisinde sürdürdü. Kıbrıs meselesi ve Türklük meseleleriyle ilgili konularda çalışmalarına devam etti. Kıbrıs’ta, Türkiye’de ve diğer yerlerde, çağrıldığı her konferansa sağlığı elverdiği sürece katıldı. Gazetelerde, dergilerde düzenli yazılar yazdı. Televizyonlarda görüşlerini aktardı ve uzun süre siyasi programlar yaparak görüşlerini ve izlenecek yolları aktardı. Kitaplar yazdı.

         

         

        24 Mayıs 2011’de beyin kanaması geçiren ve sol tarafı felç olan Denktaş, Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ndeki tedavisinin ardından rehabilitasyon süreci için 8 Temmuz’da Ankara’da, Genelkurmay Başkanlığı Rehabilitasyon Merkezi’ne getirildi. Rauf Denktaş’ın tedavisine Ankara’da Gülhane Askeri Tıp Akademisi(GATA)’nde devam edildi. Beyinle kafatası arasındaki kan birikiminin boşaltılması için 25 Ağustos’ta ameliyat edilen Denktaş, 30 Ağustos’ta tekrar KKTC’de, Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götürüldü. Denktaş, kan birikiminin artması nedeniyle 5 Eylül’de bu Hastanede yeniden ameliyat edildi. 29 Ekim 2011’de hastaneden tedavi edilerek evine gönderildi. Hastalığı sonrası ilk kez 15 Aralık 2011′de evinden dışarı çıktı. Ancak 8 Ocak gecesi organ yetmezliği teşhisi ile tekrar Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi'ne kaldırıldı. Rauf Denktaş, tedavi gördüğü hastanede 13 Ocak 2012 tarihinde saat 22 sularında 88 yaşında vefat etti.

         

         

        Rauf Denktaş siyaset adamlığı ve yazarlığının dışında çok meraklı bir fotoğrafçıydı. Her yerde, her zaman ve her durumda fotoğraf çekerdi. Fotoğraflarından oluşan sergiler de açtı. Hastalık zamanları dışında Fotoğraf makinesini elinden bırakmamıştır. Siyasi hayatının yanı sıra, aynı zamanda yazar kimliğiyle de önemli bir şahsiyet olan Rauf Denktaş’ın, günümüze kadar yazıp yayımladığı 40’ın üzerinde Türkçe ve İngilizce kitabı bulunuyor. Kitaplarından bazıları şunlardır:

         

        Saadet Sırları (1941), Ateşsiz Cehennem (1944), Criminal Cases (1953), 12'ye 5 Kala (1965), Akritas Planı (1972), A Short Discourse of Cyprus (1972), The Cyprus Problem (1973), Cyprus Triangle (1981), Gençlerle Başbaşa (1981), Kur'ân'dan İlhamlar (1986), Gençlere Öğütler (1988), İmtihan Dünyası, Yarınlar İçin, Kıbrıs Girit Olmasın.

         

         

        Kıbrıs tarihine ve Türk tarihine damgasını vuran Denktaş, Türk dünyasının önemli liderleri arasında yerini aldı. Ömrünün son anlarına kadar KKTC’nin varlığını savunan ve Kıbrıs Türklerine sürekli, “Devlete ve bağımsızlığa sahip çıkın, anavatan Türkiye’ye güveninçağrısı yapan Denktaş, Kıbrıs Türklerinin adada eşit, egemen, iki kesimli bir yapıdan, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinden ve Türk askerinin adadaki varlığından hiç taviz vermedi.

         

         

        Her fırsatta Kıbrıs Türk halkına, devletine sahip çıkması için çağrıda bulunan Rauf Denktaş, “Devletsiz kalmak her şeyiyle aciz kalmak, başkasına muhtaç olmak demektir. Devletsiz yaşayan insanlar olabilir. Ama devletsiz yaşayan millet yoktur. Kıbrıs Türk halkı, Türk milletinin ayrılmaz, kopmaz bir parçasıdır”demiş ve”Mücadelenin yeni nesle anlatılması herkesin vatan borcudur”diyerek genç kuşakların izleyeceği yolu da net bir şekilde göstermiştir.

         

         

        Kıbrıs Türk halkının, geçmişte yaşananların bir daha olmaması için dik durması, Türklüğüyle gurur duyarak, Atatürk ilkelerinden taviz vermemesi ve mutlaka tam bağımsızlığına sahip çıkması gerektiğini sürekli vurgulayan Denktaş, Devlet demek hürriyet demektir, dimdik ayakta durup, kimsenin boyunduruğu altına girmemek demektir. Bağımsızlığınızdan asla vazgeçmeyin”diyerek, Türk’ün bağımsız yaşayamayacağını ve her zaman müzakere masasına bu şuurla oturulması gerektiğini her vesile ile açıklamıştır. Denktaş, KKTC Devleti’nin bir evlat gibi olduğunu, bu evladı mutlaka yaşatmak gerektiğini, ona zarar vermeye çalışan herkese “Dur” demenin bütün Türklerin görevi olduğunu vurgulamıştır.

         

         

        Kimse bizi bu yurttan, vatandan mahrum edemez. Arkamızda Anavatan var diyen Denktaş, Kıbrıs Türk halkının Anavatan Türkiye’ye güvenmesini istemiştir. “Anavatana gelecek her zarar, bize de zarar verecektir” ifadesini çok sık kullanmıştır.

         

         

        Denktaş’ı tanımak bir mutluluktu. Şahsen kendisiyle birkaç kez görüşüp konuşma imkânı buldum. Bunlardan ilki epeyce eskilerdeydi. 1975 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde öğrenci iken Ankara Kızılay’da bir gün aniden Rauf Denktaş’la karşılaştım. O zaman Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı idi. Muhtemelen de Dış İşleri veya Başbakanlık’ta bir toplantı için gelmişti. Öğle arasıydı. Kızılay’da, herkesin dışarıda olduğu bir tatil saatinde Rauf Denktaş elinde fotoğraf makinesiyle halkın arasındaydı. Yalnızdı. Yanında hiç kimse yoktu. Emin olmak için dikkatlice baktım. Oydu. Hemen yanına koştum. “Efendim hoş geldiniz. Nasılsınız?” dedim. Yüzünden ölümüne kadar hiç eksik etmediği o güven veren tebessümüyle elimi sıktı. Bir görüşme için geldiğini belirtti. Kendisini izlediğimizi ve Türk milliyetçileri olarak kendisiyle gurur duyduğumuzu söyledim. Teşekkür etti. Kendisinin de Türk gençleriyle, Türk gençliğiyle gurur duyduğunu söyledi. Hangi üniversiteye gittiğimi ve hangi bölümde olduğumu sordu. Söyledim. Sonra Onu yemeğe davet ettim. Çok memnun olacağını, gençlerle sohbet etmeyi çok istediğini, ama bu gelişinde zamanı olmadığını, az sonra Dış İşleri Bakanlığında olması gerektiğini söyledi. Birkaç poz fotoğrafımı da çekti. Sonra ayrıldık. O, hemen hemen herkesin sokaklarda yalnız başına yürümeye çekindiği o anarşi döneminde, bakanlığa doğru sakin, telaşsız, korkusuz, mütevazı ve kendinden emin haliyle yürüyerek ayrıldı, oradan. Bende büyük hayranlık uyandırmıştı. O günden sonra daha şuurlu ve daha dikkatli olarak takip ettim Rauf Denktaş’ı ve mücadelesini.

         

         

        İkinci karşılaşmam ise uzun yıllar sonra oldu. 2006 yılında. Ben o yıllarda Kırıkkale Üniversitesinde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin Dekanıydım. Öğrencilerimizden bazıları, daha önce de Üniversitemize gelen ve o sıralarda Cumhurbaşkanlığı görevinden yeni ayrılan Rauf Denktaş’ı bir konferans için Kırıkkale’ye çağırmak istediler. Rektörümüzün de onayı ile Denktaş’ı davet ettik. Geldi. Bu defa yanında Anakara’daki KKTC Büyükelçisi Zeki Bey vardı. Yüzündeki o güven veren tebessümü onu izleyen herkese pozitif enerji veriyordu. Yaşlanmıştı. Yorgun gözüküyordu. Ama yine de Kıbrıs davasını gençlere aktarmak için Kırıkkale’ye gelmişti. Biraz sohbet etme imkânımız oldu. Açıkçası daha çok dinledik. Bilgilendik. Kendisine, Uluslararası İlişkiler Bölümü son sınıf öğrencilerinden birine Bitirme Tezi olarak yaptırttığım ve tamamlattığım kendisiyle ilgili bir çalışmayı takdim ettim: “Rauf Denktaş’ın Hayatı ve Mücadelesi”. Çalışmayı aldı. İnceledi. Memnun oldu. Öğrenciyi görmek istedi. Gördü. Ona da teşekkür etti. Ve salonun almadığı büyük bir topluluğa çok güzel bir konferans verdi. Sonra Kıbrıs’a döndü. Birkaç gün sonra Kıbrıs’tan, Rauf Denktaş’tan bir mektup geldi bana. Üniversitede kendisiyle ilgili yapılan çalışma için tekrar teşekkür ediyordu. Lider Denktaş bir kez daha zarif davranışı ile gönüllerimizi fethetmişti.

         

         

        Üçüncü karşılaşmam 2009 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Girne ve Lefkoşa’da bir sempozyum vesilesiyle oldu. Başkanlığını Kara Çete Teşkilatı’nın kurucularından olan sayın Nejat Kocaismail beyin yaptığı “KKTC’yi Koruma Derneği”nce hazırlanıp, düzenlenen “KKTC’nin Statüsü” konulu Sempozyum 15 Kasım 2009 günü, organizasyon, katılım ve yönetim bakımından çok başarılı bir şekilde tamamlandı. Ben de bir bildiri ile bu sempozyuma katıldım. Açılış günü hem rahmetli Denktaş hem de yeni Cumhurbaşkanı Talat hazır bulundular. Orada da görüşme ve konuşma imkânımız oldu rahmetli Denktaş’la. Açılış töreninde Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve önceki Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş karşılıklı olarak birbirlerine cevap mahiyetinde defalarca kürsüye geldiler ve görüş belirttiler. Sempozyumun açılışı adeta iki Cumhurbaşkanının fikir düellosu ve Kıbrıs meselesinde iki ayrı görüşün çarpışması şeklinde oldu. Bu konuşmaların özetini, tarafların temel fikirlerini ortaya koyması açısından biraz detaylı olarak aktarmak istiyorum.

         

         

        Girne Amerikan Üniversitesi’nde yapılan açılış töreninde KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile KKTC'nin Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Kıbrıs sorunu ve müzakereler konusunda tekrar tekrar kürsüye çıkarak karşılıklı görüş belirttiler. O sıralarda müzakereleri Talat ve Hristofyas yürütüyordu. Kürsüye ilk çıkan Denktaş, 2004'te yapılan iki ayrı referandum sonrasında Rumların "Hayır" demesi ile KKTC'nin tanınması için büyük fırsat doğduğunu, ancak bunun kullanılmadığını söyledi. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise Rum Kesiminin, Avrupa Birliği'ne girmesinin engellenmesi mümkünken bunun yapılamadığını ve Türk tarafının yaptığı hatalar bulunduğunu söyledi. Denktaş'ın, "Göreceksiniz Talat ile Hristofyas tek bir belge çıkarabilirlerse ortaya, bileceğiz ki Talat teslim olmuştur. Başka türlü Hristofyas evet demez" sözleri üzerine ise Cumhurbaşkanı Talat, "Ben asla teslim olmam. Ama anlaştığım zaman bunu Kıbrıs Türk halkının onayına sunacağız. Halkımız kabul ederse bu iş olacak, kabul etmezse veya Rumlar yüzünden yine süreç çökerse dünyaya meydan okumak değil, dünyayla uyumlu çalışmak lazım" dedi.

         

         

        Açılışta, tartışma içerisinde "Cumhurbaşkanı olurken yapılan yemin" de yer aldı. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, varılacak bir anlaşmanın Birleşmiş Milletler (BM) parametreleri çerçevesinde ortaya çıkacağını vurguladı. Talat, uluslararası ilişkilere özen göstermenin çözüm için olduğu kadar çözümsüzlükte de önemli olduğunu, Türkiye ile güttükleri politikanın bu çerçevede olduğunu belirtirken, Denktaş ise Talat'a hitaben "Biliniz ki, bugün size gösterilen hüsnü kabul, ayrı devlet istemediğiniz içindir, ama göreviniz ayrı devlet istemektir" dedi. Denktaş, "Egemen sınırlar istiyoruz. Egemen sınırlar elde edebilmek, kalıcı anlaşma yapabilmek için egemenliği kendimize mal etmek mecburiyetindeyiz" dedi. Talat ise, "BM parametreleri çerçevesinde iki kesimli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı olacak anlaşma. Federasyonda siyasi eşitlik, egemenlikte eşitlik, ortaklık, kendi devletimizde kendi yetkilerimizi egemen olarak kullanma, sonuçta egemenliği değişik düzeylerde yaşama var. Yapacağımız budur" dedi. KKTC'nin 26'ncı kuruluş yıldönümünde kuruluş tarihine ve o günün koşullarına bakmanın gereklilik olduğunu, ancak hepsinden önemlisinin gelecekte ne yapılacağı olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Talat, Kıbrıslı Türklerin önünün ancak bu şekilde açılacağını söyledi.

         

         

        BM kararlarının üzerinden yıllar geçtiğini ve bunların emir değil, tavsiye kararları olduğunu belirten Denktaş, bunların içinde egemenlik, hürriyet ve güvenlikle ilgili yanlış kararlar bulunması halinde kabul etmemenin hak olduğunu kaydetti. TC ve KKTC'nin bu hakkını kullanarak bu kararların yüzde 85'ini kabul etmediğini vurgulayan Denktaş, bu kararların "Kıbrıs Cumhuriyeti vardır" ve 6 ayda bir yenilenen Barış Gücü'nün görev süresini uzatma kararları olduğunu söyledi. Denktaş, 2004 Referandumu’ndan sonra bu kararların geçerliliğinin kalmadığını savunarak, BM Barış Gücü'ne "Bu güne kadar sizi misafir ettik artık gerek kalmadı" denmesi gerektiğini, ancak bunun yapılmadığını kaydetti.

         

         

        Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın zor bir görevi olduğunu, "halledilmiş bir meseleyi halletmeye çalıştığını" kaydeden kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, "O kararlarla Rum Yönetimi, Kıbrıs meselesinin halledildiği inancındadır" dedi.

         

         

        "Siz veya biz, bu kuruluşlardan adalet bekliyorsak hava alırız. Adalet kendi koruyabildiğin kadardır. Hak ve eşitlik de öyledir" diyen Denktaş, eşit haklardan bahsedildiğini, ancak egemenlik olmadığında eşitliğin sadece kâğıt üzerinde kalmakta olduğunu açıkladı.

         

         

        Türk tarafının güzel bir anlaşma için uğraşırken, Rum tarafının tek hedefinin Garanti Anlaşması'nı etkisiz hale getirip Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki haklarını silmek olduğunu söyleyen Denktaş, tarihi bilenlerin bunu görmekte olduğunu ifade etti. "1960 Anlaşmaları'nın temelinin delindiğini" söyleyen Denktaş, bu temelin 'Türk-Yunan dengesi, garantiler, Türkiye'nin üye olmadığı bir yere Kıbrıs'ın giremeyeceği' olduğunu anlattı. Avrupa Birliği'nin bu temeli deldiğini söyleyen Rauf Denktaş, Cumhurbaşkanı Talat'a "bayrağını, sancağını gösterme" diyenlerden "şu parası bu parası koparılmaya çalışıldığını" savundu. Başbakanlıkta KKTC ile AB ilişkilerini gösteren bir derginin her ay yayımlanmakta olduğuna işaret eden Denktaş, AB'nin KKTC'yi tanımadığını, onların "Türk cemaati" ile ilgilendiğini kaydetti.

         

         

        Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş, "Mesele Rumlar açısından halledilmiştir. Onlara verilecek tek cevap da, 26 yıl önce verilmiştir; KKTC ilan edildi. 1960 Anlaşması çerçevesinde sen neysen ben de oyum, madem sen devlet olduğunu iddia ediyorsun ben de kendi devletimi kurarak senin benim devletim olmadığını kanıtlıyorum. Bunu aşamıyorlar, bunu aşma ihtimalleri yoktur. Biz devletimize dört elle sarıldığımız sürece" diye konuştu.

         

         

        Kıbrıs sorununun uzamasının Kıbrıs Türklerinin aleyhine olduğunun söylenmekte olduğunu belirten Rauf Denktaş, bunun Rumlarla birleşik olunan 1963-74 arası zamanlardan daha çok aleyhte olamayacağını söyledi. "Devletimize dönelim, ekonomiye bakalım, Türkiye ile ilişkilerimizi daha da güçlendirelim" diyen Denktaş, Türkiye'nin kendine göre düşünceleri nedeniyle süreci desteklediğini, önemli olanın sonucu destekleyip desteklemeyeceği olduğunu ifade etti. Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş, "Devlet yok, ayrı egemenlik yok, KKTC ortadan kalkmış. Ne var? 1960'da olduğu gibi iç içe yine 'çalışmıyor, işlemiyor' diyebilecekleri bir anlaşma yapılmış. Garantiler olmadan AB normlarının çalıştığı bir ortamda bize 'adada asker kalacak, Türkiye'nin müdahale hakkı devam edecek' denirse kendi kendimizi aldatmış oluruz. Nasıl ki şimdi İngiltere kendi üslerini korumak kaydı ile bizim güvenliğimizle ilgili Garanti Anlaşması'nı istediği şekle sokmaya, sulandırmaya çalışıyor, aynen o olur" dedi.

         

         

        Ülkede gençlerin ve insanların önünde AB üyeliğinin "güzel bir elma şekeri" gibi sallanmakta olduğunu ve onu alabilmek için anlaşma gerektiğinin söylenmekte olduğunu belirten Rauf Denktaş, "Anlaşma; Türkiye'den kopmak, Türkiye'nin temel haklarını Rum'la birlikte delerek, Rum'un yarı buçuk AB üyeliğini bütünleştirmek, meşrulaştırmak demektir, egemenlikten ve devletten vazgeçmek demektir" ifadelerini kullandı.

         

         

        Şimdiye kadar KKTC'nin niçin tanınmadığını soranlar olduğunu belirten Rauf Denktaş, bunun haklı bir soru olduğunu söyledi. Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş şöyle devam etti:

         

         

        "Bizim zamanımızda bugünkü fırsat kadar fırsat yakalanmamıştır. İki ayrı referandum ve Rumların 'hayır' demesinden bahsediyorum. İşte elimize fırsat geldi. Genel Sekreter de raporunda 'Sadece planı reddetmiş değillerdir, aynı zamanda uzlaşmayı, anlaşmayı reddettiler' dedi. O halde biz de “Bu noktada duruyoruz. Bizim Rumlarla konuşacağımız sınırlarımızdır ve AB, BM konularının hangilerinde birleşebileceğimizdir. Bunun ötesinde bizim devlet idaremize kimse karışamaz, sınırlarımız egemen sınırlardır” demeliyiz. Hristofyas diyor ki “Sınırları federal devlet görüşme hakkına sahiptir ve zaman zaman değişecektir”, yani belediye sınırlarıdır demek istiyor. Egemen sınırlar istiyoruz. Egemen sınırlar elde edebilmek, kalıcı anlaşma yapabilmek için egemenliği kendimize mal etmek mecburiyetindeyiz." diye konuşmasını sürdürdü.

         

         

        Denktaş'ın ardından kürsüye çıkan Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, konu başlığının önemli olduğunu, herkesin değişik görüşleri sentezleyerek tekrar tekrar ele alması gerektiğini söyledi. "Değişik görüşleri ele almak lazım. Biz, kendi içimize kapandık galiba. Cumhurbaşkanı, kendi görüşlerini ortaya koydu, ben de koyacağım ve bu kısır döngü gibi tartışılacak" diyen Talat, buna dışarıdan yeni görüşlerin katılmasının iyi olacağını, buna ihtiyaç olduğunu ifade etti.

         

         

        2004 referandumunun Kıbrıs tarihinde önemli bir olay olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Talat, 2004 referandumunun iki halkın ayrı ayrı self determinasyon hakkının olduğunun bir göstergesi olduğunu kaydetti. Bunun bir şekilde uluslararası ilişkiler platformuna taşınması gerektiğini, bunun yollarının zamanında arandığını, ancak bir noktada tıkandığını vurgulayan Talat, bunun üzerinde tartışılması gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanı Talat, bunun Kıbrıs sorununa ne gibi hukuki getirileri olabileceğinin iyi değerlendirilmesi gerektiğini de kaydetti.

         

         

        2004 referandumu sonucu ile 1983 ve 1984 yıllarında BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı 541 ve 550 numaralı kararların üzerine bastığı zeminin tamamen berhava olduğunu vurgulayan Talat, bunu Kofi Annan'ın da raporunda teslim ettiğini ancak BM geleneğinde bir kararı iptal edip yerine yenisini koymanın olmaması nedeniyle Genel Sekreter'in Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun kaldırılması çağrısı ile yetindiğini anlattı.

         

         

        BM'nin bir devletler teşkilatı olduğunu, bunun için de devletlerin kendi arzuları ve çıkarlarının onları yönlendirdiğini belirten Talat, BM'ye genel hatları ile görevler yüklemek ve sonuçlar beklemenin doğru olmadığını vurguladı. Önemli olanın, BM ülkelerinin tutumlarına yönelik güdülecek politikalar olduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, çeşitli meselelerde görüş ayrılığının yoğunlaştığı noktanın bu olduğuna vurgu yaparak şöyle devam etti:

         

        "Buna baktığımızda benim gördüğüm ve üzerine temellendirdiğimiz politikamız şu çerçevede düzenlendi. Kıbrıslı Türkler, 2004 yılındaki referandumla ve o günden bu güne sürdürdükleri politikayla uluslararası alanda ciddi bir imaj değişikliği yaşadılar. Bu politika, uluslararası sorun olan Kıbrıs sorununun çözümüne taraftar oldukları, hatta çözümü için çalıştıkları politikasıdır. Çözüm için çalıştılar, esneklik gösterdiler, bazıları buna taviz de diyebilir, ama bu konuda bir kanıt göremiyorum. Onu bir yana bırakın, ellerinden gelen gayreti ortaya koydular. Demek ki Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs sorununun çözümünü istiyor. Öte yandan Kıbrıslı Rumlara baktığımızda haksız olarak AB'ye girdiler ve bu konuda görüş ayrılığımız var, ama AB'ye girişlerini engellemek mümkünken bunu engelleyemediğimiz tabii bir gerçek. Bunu yapamadık ve Kıbrıs Rum tarafı haksız bir şekilde AB'ye girdi ve girdikten sonra da birliğin diğer üyeleri tarafından desteklenir hale geldi."

         

         

        Önemli olan noktanın, bu gerçekleri bilerek geleceğe bakmak olduğunu belirten Talat, geçmişi bilmeden geleceğe de bakılamayacağına dikkat çekti. Dünyada birkaç tane, KKTC'nin olayına benzer olay yaşandığını ifade eden Cumhurbaşkanı Talat, Güney Osetya-Abazya olayını ilk örnek olarak vererek bu ülkenin BM Güvenlik Konseyi'nde güçlü bir "dayısı" olması nedeniyle haklarında KKTC'ye benzer kararlar çıkmadığını söyledi. Daha ilginç olanının da Kosova olduğunu belirten Talat, Kosova'nın uzun bir süre bir kısım önemli Batılı ülke ile iyi ilişkiler kurarak 3. bağımsızlık ilanında 60 ülke tarafından tanındığını anlattı.

         

         

        Kıbrıs'ta bugün iki toplumlu, iki kesimli federal bir çözüm için müzakerelerin devam ettiğine, ancak bunun başarısının da yüzde 100 kesin olmadığına işaret eden Cumhurbaşkanı Talat, "Başarılı olmazsak bana göre 'alternatif' lafını söylemek, 'KKTC bunun alternatifidir' demek doğru değil. Neticede KKTC vardır ve alternatif değil, var olan gerçek. KKTC devam edeceğine göre değerlendirmeyi iyi yapıp uluslararası ilişkileri her düzeyde iyileştirmek, dünya tarafından anlaşılır ve algılanır bir politika gütmek zorundayız" dedi. Talat, bu konuda anlaşılması halinde bunun yollarının tartışılabileceğini, anlaşılamaması halinde ise ciddi sorun görüleceğini söyledi.

         

         

        Uluslararası ilişkilerin iyileştirilmesi için de toplumsal birliğin sağlanması gerekliliğine dikkat çeken Cumhurbaşkanı Talat, en azından ortak bir noktaya ulaşmak gerektiğini belirtti. Dünya ile kavga etmenin gereği olmadığını da vurgulayan Talat, dünyaya korkuları ve hedefleri anlatmak gerektiğini söyledi. Talat, uluslararası ilişkilere özen göstermenin çözüm için olduğu kadar çözümsüzlükte de önemli olduğunu, dostlara ihtiyaç olduğunu anlattı. Türkiye ile güttükleri politikanın bu çerçevede olduğunu, geçmiş tartışmalara boğulmak istemediklerini belirten Talat, Kıbrıs Türkü'nün çözümde de, çözümsüzlükte de geleceğinin sağlam olmasını sağlayacak doğru yolun bu olduğunu düşündüklerini söyledi.

         

         

        Kıbrıs sorununun çözümü için çalıştıklarını ve çözümde Kıbrıs Türkü'nün temel haklarının güvenceye alınmasının şart olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Talat, garanti anlaşmalarının devamının önemine dikkat çekerek, hiçbir alternatifin bu anlaşmaların verdiği güvenceyi veremeyeceğine dikkat çekti. Talat, "Yalnız yaşadığımız bir gerçek vardır. Kıbrıs sorunu çözüldüğü zaman ne yazık ki Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs adına AB'ye girdiği için Kıbrıs bütün olarak AB'ye girecek ve AB'deki temel güvenliğimizin Türkiye'nin de AB sürecinin başarılı bir şekilde sonuçlanmasıyla çok yakından ilintili olduğunu hepimiz biliyoruz. O nedenle Türkiye'nin AB sürecinin bizim için son derece hayati olduğunun bilinci içerisinde hareket etmek durumundayız. Türkiye'nin AB sürecinde herhangi bir sabotaja kurban gitmemesi için elimizden geleni Kıbrıslı Türkler olarak yapmak durumundayız ve yapıyoruz" dedi.

         

         

        Anlaşmanın, sadece güvenlik boyutu olmadığını ve ekonomik, güvenlik ve hepsinden önemlisi siyasi eşitlik boyutu da olduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı Talat, dokunulamaz, değiştirilemez devlet sınırlarına sahip olmak gerektiğini belirtti.

         

         

        Rauf Denktaş'ın ifade ettiği Hristofyas'ın "Sınırları federal devlet görüşme hakkına sahiptir ve zaman zaman değişecektir" söylemine de değinen Talat, Hristofyas'ın öyle bir şey söylemiş olması halinde, bunun kendi düşüncesi olduğunu, herhangi bir şekilde Kıbrıs Türk devletinin sınırları ile federal devletin oynayabilmesinin mümkün olmadığını, zaten federal devlette de Kıbrıslı Rumların olmayacağını kaydetti. Talat, sempozyumdan çıkacak görüşleri değerlendireceklerini de söyledi.

         

         

        Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın ardından tekrar söz alarak, "Cumhurbaşkanının adını söylemeksizin çözümden bahsettiğini" belirtti. "Birleşme, bütünleşme kiminle? Dünyanın meşru Kıbrıs hükümeti addettiği bir tarafla" diyen Denktaş, Rumların anayasayı tadil edeceğini, federal bir sistemin geleceğini, AB normlarının uygulanacağını, Kıbrıslıların tek halk olduğu kabul edildiğine göre isteyenin istediği yere yerleşeceğini, garantilerin asla olmayacağını iddia etti.

         

         

        Talat'tan istemlerinin, egemenliğin devam etmesi olduğunu, iki egemen taraf olarak birleşme olması, iki devletin devam etmesi, iki devlet olarak birleşme yapılması olduğunu belirten Denktaş, TBMM'den çıkan kararın bu olduğunu söyledi.

         

         

        Rumların AB üyeliğine fırsat verdikleri söyleminin doğru olmadığını söyleyen Denktaş, "Eğer hata 'Annan Planı'nı kabul ederim' demek iseydi, kabul etmedim. Öğünüyorum kabul etmediğim için. Niye? Çünkü bizi yine 1960 Anlaşması gibi kaygan bir yere getiriyor, egemenliğimizi kabul etmiyor, garanti sistemiyle zaten oynamış, değiştirmiş. Ama en önemlisi, Türkiye'nin temel hakkını deldiriyor bize Rumla birleşerek" dedi.

         

         

        Rumların AB'ye siyasi nedenlerle gittiğini, Glafkos Klerides'in bu konuda beyanatı olduğunu belirten Denktaş, bunun da Garanti Anlaşması'nı delmek olduğunu ve Türkiye'nin üye olmadığı bir yere Rumların sahtekârlıkla girdiğini ileri sürdü. Bunu kabul etmediklerini, AB'ye Kıbrıs'ın değil, Rum tarafının girdiğini ifade eden Denktaş, "Madem bütünün girmesine, mademki bizimle eşit şartlarda konuşmaya mahkûmdurlar, bunun için de diri durmak lazım" dedi.

         

         

        KKTC'de de muhalefetin BM temsilcisi Alvaro de Soto'ya "Biz planı kabul ederiz. Denktaş'ı gönderin" söylemleri altında Türkiye'nin de kabul etmesi üzerine Denktaş'ın gönderilerek işin bitirilmek istendiğini" savunan Rauf Denktaş, "Denktaş'ın gönderildiğini, planın kabul edildiğini, ancak bir şeyin değişmediğini, çünkü Rumların oyun oynadığını" söyledi. Denktaş şöyle konuştu:

         

         

        "Dünyayla iyi geçinmek için ben mecbursam; devlet istemem, ayrılık istemem, müşterek egemenliğe razıyım' demeyi ben cumhurbaşkanınız olarak söyleyemezdim. Yemin etmiştim; KKTC'yi koruyup yücelteceğim, Kıbrıslı Türklerin haklarını koruyacağım, dost kazanmak için bunları söyleyemezdim."

         

         

        Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın önünde birçok zorluk bulunduğunu ifade eden Denktaş, "Göreceksiniz Talat ile Hristofyas tek bir belge çıkarabilirlerse ortaya bileceğiz ki Talat teslim olmuştur. Başka türlü Hristofyas 'evet' demez..Ümit ederim böyle çıkacak bir belgeyi Türk tarafı dışlar ve yolumuza devam ederiz" dedi.

         

         

        Cumhurbaşkanlığının zor olduğunu vurgulayan Denktaş, "Biz endişeliyiz çünkü devletim vardır ve var olacaktır diyemiyoruz, egemenliğimiz vardır var olacaktır diyemiyoruz. Garantiler devam edecektir sözü, Türkiye girmeden biz Rumla birleşip girdiğimiz takdirde kâğıt üzerinde kalır, işimiz zorlaşır" şeklinde konuştu. Rauf Denktaş, Talat'a hitaben "Biliniz ki, bugün size gösterilen hüsnü kabul biliniz ki ayrı devlet istemediğiniz içindir, ama göreviniz ayrı devlet istemektir" dedi.

         

         

        Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat da tekrar söz alarak, KKTC ilan edildiği zaman kuruluş bildirgesinin bugün yapılan işi, federasyon için müzakere etmeyi dışlamadığını söyledi.

         

         

        1999 Helsinki Zirvesi'nde AB'nin tarihi bir karar alarak Kıbrıs'ın AB'ye girişinin çözüme bağlı olmadığını, ancak o gün geldiğinde durumun değerlendirileceğini belirttiğini anlatan Talat, sözlü olarak da bunun "hangi tarafın çözüm istediğine bakılacağı" anlamı taşıdığının söylendiğini, Türkiye'nin o zamanki Başbakanı Bülent Ecevit'in bu kararı kabul ettiğini kaydetti. Kıbrıs'ın çözüm olmadan AB'ye girişine ilk yeşil ışığın 1999 Helsinki Zirvesi ile Türkiye tarafından yakıldığını ifade eden Cumhurbaşkanı Talat, bunun bilinmesi gerektiğini söyledi.

         

         

        2000 yılında Rauf Denktaş'ın görüşmelerden çekildiğini, 2001'de ise birden bire Klerides'ten görüşmelere başlanması talebinde bulunduğunu, Klerides'le yediği yemek sonrasında yaptığı açıklamada ise, "AB, varacağımız anlaşmayı adapte etmeyi kabul ettiği için Kıbrıs'ın çözümle AB'ye girişine karşı değiliz" dediğini anlatan Talat, Rumların AB'ye girişinde çeşitli safhalar olduğunu ve bunun birdenbire ortaya çıkmış olduğunu söylemenin doğru olmadığını ifade etti. Hristofyas'ın sözlerine de değinen Talat, müzakere masasında demeçlerle yürünmediğini, ne kabul edilmişse veya edilmemişse yazılmakta olduğunu, Hristofyas'ın asla kabul etmeyeceği konuların Kıbrıs Türkleri açısından hayati olması durumunda kendilerinin de ona göre hareket edeceğini söyledi.

         

         

         “Teslim olma niyetimiz yok " diyen Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrıslı Türklerin haklarının güvence altına alınması söz konusuysa anlaşma yapacaklarını kaydetti. Varılacak anlaşmanın BM parametreleri çerçevesinde olacağını ve bunun yıllar içinde oluşturulmuş bir çerçeve olduğunu vurgulayan Talat, "Bu çerçeve, iki kesimli, iki toplumlu ve siyasi eşitliğe dayalı olacak. Federasyonda siyasi eşitlik, egemenlikte eşitlik, ortaklık, kendi devletimizde kendi yetkilerimizi egemen olarak kullanma, sonuçta egemenliği değişik düzeylerde yaşama. Yapacağımız budur. Sizin söylediğiniz iki ayrı egemenliğin olacağı bir anlaşma demek iki ayrı devletin olacağı bir anlaşma demek olur ki böyle bir anlaşma bunca yıldır siz de uğraştığınız halde olmadı" dedi.

         

         

        Özellikle rahmetli Denktaş’ın ilerlemiş yaşına ve belki de sağlık sorunlarına rağmen saatlerce ayakta kalması, davasını anlatırken takındığı tavır ve canlılık, Mehmet Ali Talat’ın zaman zaman Denktaş gibi konuşması ve her iki Cumhurbaşkanının birbirlerine gösterdikleri karşılıklı nezaket katılan herkesin takdirini kazandı. Unutamayacağım anlardan biriydi.

         

         

        Rahmetli Denktaş gerçek bir devlet adamıydı. Bir lider olarak son zamanlarında Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin durumundan hem endişeli hem de üzüntülüydü. Endişesi:

         

         

        - Kıbrıs Türkünün yaklaşık bir asırlık direnişi ve mücadelesi sonucunda çok ağır bedeller ödeyerek meydana getirdiği devletinden giderek soğutulmak istenmesi,

         

         

        - Bazı işbirlikçilerin kullanarak bütün milli değerlerimizin kirletilmeye, yıpratılmaya ve yetişen yeni nesilleri yanıltmaya çalışılması,

         

         

        - Direniş gücümüzü oluşturan mukavemet ruhunu, milli şuur ve Türklük bilincinin köreltilmesi ve Kıbrıs Türkünün birlik ve beraberliğinin parçalanmak istemesindendi.

         

         

        Özellikle 2004 yılı ve sonrasında belli etmemeye çalışsa da çok üzgündü. Kendisiyle ilgili olarak yürütülen “itibarsızlaştırma” kampanyasına çok üzülüyordu. Oysa Onu itibarsızlaştırmak mümkün değildi. Çünkü o milletin gönlünde bir lider olarak yerini çoktan almıştı. Denktaş’a “Marjinal” demişlerdi. Ama zaman gösterdi ki o, “Marjinal” değildi. Tamamen “Orijinal”di. Yani Milli idi.

         

         

        “Sen kendi ülkene git de orada muhalefet yap!”, "Bırak", "Çekil", "Çözümsüzlük çözüm değildir", "Statükocu" denilerek saf dışı bırakılmak istenmesi hatta özellikle Annan Planı döneminde, "dinozor" denilerek hakaret edilmeye kalkılması onu çok üzdü. Çünkü bu açıklamalarda hem KKTC’yi ayrı bir yabancı ülke olarak görmeye, yavruvatan saymamaya çok üzülmüş; hem de anavatanından, Anadolu’dan, Türkiye’den uzaklaştırılmak istemesine kahrolmuştu.

         

         

        Denktaş’ın hayata gözlerini kapadığı gün, Kırgızistan Cumhurbaşkanı olarak ilk resmi ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştiren, samimi ve sempatik tavır ve sözleriyle Türk halkının gönlünü kazanan Almazbek Atambayev Çankaya Köşkü’nde yapılan basın toplantısında çok doğru ve tarihi bir söz söyledi. Dedi ki:- “Türk Türk’ü sattığında Devlet (kağanlık) ölür.” Çok doğru. Hiç bir yerde ve hiçbir zaman Türk Türkü satmamalı. Kıbrıs Türkleri satılmamalı. Kerkük Türkleri satılmamalı. Azerbaycan Türkleri satılmamalı… Türk Türkü satarsa devlet ortada kalmaz. Dirlik-düzen yok olur. Çöküş mukadder olur.

         

         

        Denktaş asla kimseyi satmadı. İngiltere’de ya da başka bir yerde daha rahat bir hayat sürebilirdi. Ama o Türklük mücadelesini tercih etti. Onun için de Türkiye’den dışlanmış olmayı hazmedemedi. Türkiye, o ve ailesi için her şeydi. Birkaç kez, yeri geldiğinde “Türkiye olmadan cennete bile girmem" demişti. Aslında bu söz babası Mehmet Raif Beye aitti. Kıbrıs’ta görev yapan Kalelioğlu Albayım aktarmıştı. Ona da Rauf Denktaş’ın kendisi aktarmış. 1920’li yılların sonlarında Türkiye Latin harflerini kullanmaya karar verir. Kıbrıs adasında yaşayan Türkler de devamlı Türkiye’yi izlemektedirler. Onlar da kendi Cemaat okullarında Latin alfabesini kullanmaya karar verirler. O dönemde adanın yönetiminde bulunan İngilizler, Türkiye ile ada Türklerini birbirlerinden uzaklaştırmak için adadaki Türklerin Latin alfabesine geçmesini istememekte, Arap alfabesini kullanmalarında ısrar etmektedirler. Mehmet Raif Bey de 1928-29 yıllarında adada sözü geçen bir yargıçtır. İngilizler önce onu ikna etmek isterler. Ve Rauf Denktaş’ın babasına

         

         

        “-Raif Bey, Siz ikna edin de, toplumunuz Latin harflerine geçmesin. Siz Müslümansınız. Nasıl olur da İslam harflerini bırakır, Hristiyan harfleri kullanırsınız?”

         

         

        Raif Bey de Türkiye’nin bu işe karar verdiğini, kendilerinin de o toplumun bir parçası olduklarını ve birlik-beraberliği sağlamak için Türkiye gibi yaparak Latin harflerini kullanacaklarını belirtir.

         

         

        Bu defa İngilizler:” –İyi ama Türkiye günah işliyor. Onlar Cennete gidemeyecek!” der. Bunun üzerine de Raif Bey: “ –Varsın olsun. Biz de ayrı olarak Cennete gitmek yerine, Türkiye ile birlikte Cehenneme gitmeye razıyız.” cevabını verir. Gerçekten de Latin harfli matbaa Kıbrıs adasında Türkiye ile hemen hemen aynı zamanda kurulmuştur.

         

         

        Müzakereci kişiliğiyle rakiplerini yıldıran Denktaş, Kıbrıs müzakerelerinde, egemenlikten bir santim dahi geri adım atmadı. Ve tarih, Rauf Denktaş'ı haklı çıkardı. Denktaş'ın savunduğu fikirlere, o gün karşı çıkanlar bugün "acaba" diyerek o fikirleri tartışıyorlar. Dün ona karşı çıkanlar, bugün onun savunduğu noktaya geldiler. Onu itibarsızlaştırmaya çalışanlar vefatından sonra bunun mahcubiyetini yaşayan açıklamalar yapıyorlar. Sadece bu bile lider Denktaş’ın haklılığını ortaya koymaya yeter.

         

         

        Rauf Denktaş’ın vefatı ile Türk milleti kendisine hizmet eden büyük bir evladını ve önemli bir liderini kaybetti. Milletimizin başı sağ olsun!

         

         

        Ruhu şad, mekânı cennet olsun!  


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele