Rauf Denktaş, Kıbrıs ve Türkiye

Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

        Denktaş’ı anlamak için öncelikle Kıbrıs gerçeğini anlamak gerekir. Bu yüzden Kıbrıs’ın önemine ve konumuna kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Kıbrıs, yalnız Türkiye için değil İsrail ve diğer Ortadoğu ülkeleri için de hayati önem taşımaktadır. Bu bağlamda Kıbrıs’ın stratejik önemini vurgulayan tarihi bir olayı hatırlamak yararlı olacaktır. Zamanın İngiltere Başbakanı Eden “1956 Süveyş operasyonunda İngiltere’nin başarısız olma nedenlerinden birisi de; Kıbrıs yerine Süveyş’e 1000 mil uzaklıktaki Malta’dan deniz desteği sağlamak zorunda kalınmasıdır” şeklinde bir değerlendirme yapmıştır.

         

        Diğer yandan küresel güçler için Ortadoğu’ya etkinlik ve nüfuz aktarımında Kıbrıs özel bir yer işgal etmektedir.

         

        Enerji yollarının güvenliği, Ortadoğu petrolünün dünya pazarlarına düzenli akışı da Kıbrıs’la yakından ilişkilidir.

         

        Anthony Eden, “Kıbrıs yoksa petrol ikmalimizi sağlayacak belli tesislerden de yoksun kalırız. Petrol olmazsa, İngiltere’de açlık ve işsizlik ortaya çıkar. Mesele bu kadar basit” derken buna dikkat çekmiştir.

         

        Kıbrıs, Türkiye açısından bir güvenlik sorunu olmanın yanında aynı zamanda ontolojik, stratejik ve jeopolitik bir sorundur.

         

        Kıbrıs’tan bahsederken, bir yandan doğu Akdeniz’den, diğer yandan Orta Doğu’dan ve öbür yandan Türkiye-AB ve Yunanistan ilişkilerinden bahsediyoruz.

         

        Orta Doğu’da potansiyel olarak tek bir jeostratejik kuşağın parçası olan Kıbrıs, Arap-Müslüman bölgesinin de hemen yanı başında stratejik anlamda ileri karakol olarak dünyanın ana karasının merkezinde bir uçak gemisi niteliğindedir.

         

        Kıbrıs’ı kontrol eden güç, Türkiye’den Mısır’a, Suriye’den İran’a uzanan bölgeyi kontrol edecek imkâna kavuşmuş demektir.

         

        Kıbrıs, Türkiye’ye 65 km, İsrail’e 267 km, Yunanistan’a 965 km uzaktadır. Kendisine 965 km uzaklıkta olan bir adaya Yunanistan’ın gösterdiği ilgi bu bağlamda dikkate değerdir.

         

        Diğer yandan Kıbrıs, Türk milletinin uzun yıllardır süren içe büzülme, manevi ve tarihi geri çekilme duygusuna karşı çıkışın simgesidir.

         

        Bilindiği gibi Akdeniz’in güvenliğini temin etmek amacıyla Sultan II. Selim zamanında Lala Mustafa Paşa komutasındaki kara ordusu ve Piyale Paşa komutasındaki donanmayla Kıbrıs’a 1570 yılında çıkarma yapıldı. 1571 yılında kale komutanıyla yapılan bir antlaşma ile bu adanın Osmanlı topraklarına katılması sağlanmıştı.

         

        1876/78 savaşında Ruslar karşısında zor durumda kalan Osmanlı yönetimi, Ruslara boyun eğmektense 1878 yılında Kıbrıs’ı İngilizlere kiraya vermek zorunda kalır. Mülkiyeti Osmanlı’nın olan ada, İngiliz komiserliği tarafından idare edildi. Osmanlı Devleti’nin, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlere karşı Almanya’nın yanında yer alması ve yenilmesinin ardından İngiltere adayı ilhak etti ve bu durum Lozan Antlaşması’nda da imza altına alındı.

         

        Kıbrıs, 1878 yılından beri Türkiye yönünden kanayan bir yara olarak hep var olmuştu. Kıbrıs’ın Türkiye için önemi, niteliği ve vaz geçilmezliğinin anlaşılması için Rauf Denktaş gibi bir liderin gelmesi gerekmişti.

         

        1954 yılında "Bizim Kıbrıs diye bir davamız yoktur" söyleminde otuz yıl sonra Kuzey Kıbrıs diye bir “devletimiz vardır” aşamasına Türkiye’yi, Denktaş’ın azmi ve mücadelesi taşıdı.

         

        Rauf Denktaş, adı ve varlığıyla dost-düşman, seven sevmeyen, lehinde ve aleyhinde olan herkes de Kıbrıs adlı bir davayı çağrıştırır. Tarihte bir davanın adıyla kendi adını bu denli özdeşleştirmiş çok az insan gelip gelmiştir. İşte o insanlardan birisidir, Rauf Denktaş. Davasını ve inançlarını yaşama biçimi seçmiş bir insandı. İnandığı gibi yaşadı öyle de öldü.

         

        Kıbrıs sorununda alınan mesafe Denktaş’ın mücadele azmi, irade gücü ve müzakeresiyle yakından ilişkilidir. Rauf Denktaş hayatını, Kıbrıs Türklerinin özgür ve bağımsız yaşamasına adayan bir liderdi. Kıbrıs Türklerinin özgürleşmesi için her türlü tehlikenin üstüne gözünü kırpmadan gitmişti. Güçlü inançları, ilkeleri ve değerleri vardı. Özgür insanın aynı zamanda özgür bir toplum sorunu olduğuna inanırdı. Her şart altında ayakta kalabilen ve her yerde “adam” olabilen ender kişiliklerdendi. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal’in izinden gitmiştir.

         

        Aslında Denktaş, Türk tarihinin ve Türklüğün yoğunlaşmış haliydi. O, bundan yüz yıl önce 20 yüzyılın başında Avrupa’dan tümüyle Anadolu’ya sürülmeye çalışılan bir milletin çocuğu olduğunun farkındaydı. 21. yüzyılın başında da Türk milletinin Kıbrıs’taki varlığını sona erdirmeyi esas alan “Enosis” projesini en iyi o çözümlemişti. Kıbrıs Türklüğünü seyreltme ya da Kıbrıs’ı Türksüzleştirme projelerine karşı, bu nedenle varlık-yokluk mücadelesi başlatmıştır. Kıbrıs Türk toplumunun tümüyle Kıbrıs’tan Anadolu’ya sürülmek ya da yok edilmek istenmesi onu ve mücadelesini yaratmıştır.

         

        Rauf Denktaş, düşman süngüsü altında, baskı, terör ve şiddet sarmalında Türklük imtihanını başarıyla vermiş bir mücahitti. Kıbrıs’ta boğulmaya ve yok olmaya mahkûm edilmiş bir halkın önce itiraz, sonra da isyan çığlığı oldu. Ardından da Denktaş, Türk milletinin Kıbrıs’taki hürriyet meşalesi haline geldi. Özgürlük, bağımsızlık ve egemenlik Denktaş’ın iddiası, ideali ve davasıydı. Öyle doğdu, öylesine var oldu ve öylesine de bu dünyadan çekip gitti.

         

                    Denktaş’ın ömrü siperlerde geçti. Bu siper kimi zaman bir tepe, kimi zaman bir salon, kimi zaman da bir Meclis oldu. Denktaş’a karşı siperlerden saldıranlar yalnız Akritas ve Enosis yandaşları değildi. Mütegallibeden yana tavır almış olan yerli kalemler, işbirlikçi siyasiler ve onur yoksunu kesimler karşı siperlerden acımasız bir biçimde Denktaş’a saldırmışlardır. O, içeriden ve dışarıdan yöneltilen her türlü hain saldırıya karşı bitip tükenmek bilmeyen bir enerji ve sabırla karşı koymuştur. Özelde mağdur ve mazlum halkının, ama genelde Türkiye’nin önünde hep bir dalga kıran gibi durdu. Hep savunan adam oldu ve öyle de kaldı.

         

        Zor zamanların adamıydı. Teslim olmayı, baş eğmeyi ve kurtuluşu başkalarından beklemeyi hiçbir zaman düşünmedi. Aksine başkaldıran, kendi kaderine ve tarihine sahip çıkan bir strateji izledi. Büyük bir milletin küçük evladı olmayı aklından hiç geçirmedi. Yolların en zorunu seçti. Her yerde ve her türlü şart altında milletine yüksek sesle özgürlük ve bağımsızlık talep etti. Özgürlüğün bedelini karşılamaya da hazır olduğunu verdiği mücadeleyle ortaya koydu.

         

        Hayatı ve mücadelesi yalnız Kıbrıs Türk halkı için değil bütün Türk milleti için sinerji kaynağıydı. Başardıkları birçok ezik ve yenik topluluk için örnek alınacak kadar önemliydi.

         

        Rauf Denktaş, Atatürk’ten sonra Türkiye ve Kıbrıs’ın jeopolitik kaderinin birbiriyle bütünleşmiş biçimde birbirine bağlı olduğunu algılayan en önemli siyasi aktördü. Türkiye’nin geleceği yönünden Kıbrıs’ın maliyet/fayda sorunu değil, ontolojik (olma ya da olmama) bir sorun olduğunu her konuşmasında dile getirirdi.

         

        Rauf Denktaş’ın anlattığı gerçekler, Türkiye’nin her hayati sorunda olduğu gibi Kıbrıs konusunda da mutabakata varılmış milli bir stratejisinin olmadığını ortaya koyar niteliktedir. Denktaş’ın tespiti şudur: “Türkiye’de Hariciye ve Silahlı Kuvvetlerde iki ekol var. Biri, “Kıbrıs davası Denktaş’ın yoluyla halledilir”, diğeri, “Kıbrıs sorunu büyük bir kambur, bitmesi lazım” diyor. Ben her iki ekol arasında devamlı denge kurarak bu davayı sürdürmeye çalıştım. ‘Derhal anlaşma yap’ dediklerinde zaman kazanmaya çalışırdım. ‘Anlaşma yapılsaydı çok şey kaybederdik’ diyen ekol kendini kabul ettirinceye kadar beklerdim” . Denktaş yalnız Rum/Yunan ikilisi ile değil aynı zamanda Kıbrıs davasından ve öneminden habersiz yetkililerle de uğraşmak zorunda kalmıştır.

         

                    Rauf Denktaş, Rumların EOKA, Enosis, Akritas, Pan Helen, Megalo İdea gibi Türk milletinin yok edilmesi üzerine ürettikleri projelere bütün varlığıyla karşı koydu. Direndi, savaştı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesini sağladı. Ölümle randevusuna giderken bile muhataplarına “Burası bağımsız bir cumhuriyettir” mesajını verdi.

         

        Rum/Yunan ve BM diplomatları kendisine dayatılan çözümü kabul etmediği için Denktaş’a “Bay Hayır” adına takmışlardı. Aslında o, halkını yeniden Rum boyunduruğu altına koyacak bir çözümün çözüm değil sorun olduğunu savunuyordu. Kıbrıs Türk halkına eşit toplum statüsü talep ediyordu. KKTC halkı, kendi hakkındaki kararları kendisi versin istiyordu. Rumların saldırgan ve dışlayıcı tutumuna karşı da Türkiye’nin garantisini vaz geçilmez olduğunu savunuyordu.

         

        Rauf Denktaş, pek az devlet adamının sahip olduğu müzakere yetenekleri olan; Kıbrıs meselesini çok iyi bilen; müzakerede karşısında bulunanların çevirmek istedikleri entrikaları ve oynamak istedikleri oyunları anında sezinleyerek tedbirlerini alan; yetenekli ve cesur bir politikacıydı.

         

                    Türkiye’deki kızıl solcuların ve neoliberallerin ‘Kıbrıs Davasına ve Denktaş’a bakışı hep sorunlu olmuştur. Bu ekip “Türk askerlerinin adadan çekilmesi, KKTC’nin lağvedilmesi, adaya gelip 1974’ten sonra yerleşen Türklerin adadan ayrılması”nı çözüm olarak savunuyorlardı. 2002 sonrası Türkiye’deki iktidarın görüşleri de benzerdi. İktidar kurmayları, Kıbrıs’ta “çözümsüzlük çözüm değildir”, “çözüm için her zaman bir adım önde olmak”, “kazan-kazan strateji uygulamak”, “komşularla sıfır sorun” sloganı ile Kıbrıs meselesine yaklaştılar. Bu bağlamda “Annan planı” canhıraş bir heyecanla savundular.

         

        Hâlbuki Annan Planı, Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesini, Rumlara toprak verilmesi, 1974’ten sonra adaya yerleşen Türklerin adadan ayrılması ve 60 bin kadar Rum’un Karpas bölgesine yerleşmesi gibi ağır şartları kapsamaktaydı. 24 Nisan 2004’te adanın Türk ve Rum kesiminde Annan planı için yapılan referandumda, Türkler plan için % 65 evet derken Rumlar % 70 hayırla bu planı reddetti.

         

        Buna karşı çıkan Denktaş’a da yapılmadık itham kalmamıştı. Bu zevat Türkiye’nin AB’ye katılmasının önünde Kıbrıs’ın engel oluşturduğu, Rauf Denktaş gibilerinin ve onunla aynı paralelde olanların “Kıbrıs nedeniyle adeta Türkiye’yi esir aldıklarını, Annan planının bu esaretten kurtulmak için bir çare olduğu” telkinleri, KKTC’de planın kabul edilmesini sağlamıştır.

         

        İktidar sahipleri ve kızıl mahfiller çözümsüzlüğün adının Denktaş olduğunu sürekli bir biçimde propaganda ediyorlardı. Bu çevrelere göre, Rumlar çözüm istiyordu, ama Denktaş ve Türkiye buna engel oluyordu. Bu süreçte AB yöneticileri de KKTC’nin Annan Planına evet demesi halinde ambargonun kaldırılacağını vaat ediyorlardı. İlginçtir referandumdan bir hafta sonra Annan Planı’na hayır diyen Rumlar, bütün Kıbrıs’ı temsilen “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB’ye üye yapıldı.

         

        2004 yılında Türklerin Annan Planı’nı kabul etmesi Denktaş’ı haddinden fazla üzmüştür. Denktaş, Kıbrıs Rumlarının ‘Hayır’, Kıbrıs Türklerinin ise ‘Evet’ dediği referandum sonrası aktif siyaseti bıraktı. “Türkiye’ye karşı kırılma lüksüm yok, ama çok içlendim. Allah’tan Rumlar ‘hayır’ dedi de felaketten döndük…/…Ömrümün elli yıldan fazlasını Kıbrıs davasına adadım. Ben görevimi yaptım, halk anlamadıysa tarih yazacaktır” der. Tarihi şahsiyetler ancak tarihe not düşerler.

         

        Denktaş, artık yok. Ancak onun verdiği mücadele ve elde ettiği somut sonuç KKTC olarak var. Denktaş sonrası nesillere düşen görev, KKTC’yi Kıbrıs Türk Devleti’ne çevirmek olmalıdır. Onlar yapmazsa tarih yazacaktır.

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Şubat 2012
Türk Yurdu Şubat 2012
Şubat 2012 - Yıl 101 - Sayı 294

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele