Osmanlı İdare Yapısında Belediyelerin Doğuşu

Ocak 2012 - Yıl 101 - Sayı 293

        Osmanlı İmparatorluğu’nda modern anlamda bir mahalli idare geleneğinin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Bununla birlikte İmparatorluk yıllarında mahalli idare birimi olarak ifade edilmese de yerel hizmetleri görmekle mükellef hizmet birimleri vardı. Bunlar içinde en önemlileri vakıflar, loncalar ve kadılık müessesesi idi. Adı geçen bu birimleri mahalli idare kurumları olarak görmek yerine birer hizmet ünitesi olarak tanımlayabiliriz.

         

        Türk idare tarihinde ilk mahalli idare kurumu oluşturma çabaları Tanzimat reformları sonrasına rastlamaktadır. Osmanlı bürokrasisinin padişahın önderliğinde kurmuş olduğu üçlü iktidar sacayağı (ilmiye, kalemiye ve seyfiye), değişen iç ve dış gelişmeler nedeniyle bu iktidar kurgusu üzerinde önce küçük rötuşlar yapma biçiminde beliren bir değişme dönemine girdi. Ancak bu ufak tefek iyileştirmelerin çöküşü durduramadığının ortaya çıkmasıyla birlikte, eğitim modernleşmesinin ilk temsilcileri olan modern bürokrasinin mensupları, klasik usulde yetişmiş selefleriyle aralarında baş gösteren rekabetin de etkisiyle[1], o dönem için geniş çaplı olarak nitelendirilebilecek bir ıslahat programını yürürlüğe koydular. Bu ıslahat programının ana çerçevesi, merkezi yönetimin güçlü olarak örgütlendiği Fransız idari sisteminden kurum ve kural ithal etme siyasetinin biçimlendirdiği yeni bir muhtevaya sahiptir. Bu çok önemli bir gelişmedir. Çünkü bu idari sistem, Avrupa’da tamamen din dışı terimlerle ifadesini bulan ilk büyük sosyal ayaklanmanın bir ürünüdür ki[2], dinin siyasal sistemdeki belirleyiciliğinin asıl olduğu bir devlette köklü bir değişimi ifade ediyordu[3].

         

        Bu programın demokratik bir zeminde yürütüldüğünün söylenemeyeceği aşikârdır, ancak ülkenin koşulları ve genel entelektüel vasatının da böyle büyük bir değişim için olanaklı olmadığı da ortadaydı. Bu nedenle Türkiye’de kurumsal anlamda ortaya çıkan yeni yapılanmanın temel amacının siyasal kültüre demokratik bir form kazandırmak olmadığı şeklindeki bir ifadenin şimdilik tutarlı gözüktüğü söylenebilir[4].

         

        Tanzimat reformları ile birlikte başlatılan başta Muhassallık Meclislerinde ve Menafi-i Umumiye sandıklarında olmak üzere bazı meclislerde mahalli temsilcilerin bulundurulması uygulaması, aslında yönetim aygıtının bazı hizmetlerdeki yükünü hafifletmek ve bu hizmetleri yönetilenlere yaptırmak için düşünülen birer mekanizmadır. Yoksa bu meclislerin oluşturulmasında yerel temsil uygulamalarını etkinleştirerek yerel siyasal elit oluşturmak suretiyle katılımcı bir yönetim ihdas etme amacı yoktur.

         

        Muhassıllık Meclisleri, vergilerin toplanması işinin bir tür müteahhit olan mültezimlerden alınıp, sancaklardaki memurlara toplattırılması ve yerel halkın bu memurların gördükleri vazifeye yardımlarının sağlanması amacıyla oluşturulmuştur[5]. Dolayısı ile muhassıllık kurumunun oluşturulmasındaki amaç yerel düzeyde katılım kanalları oluşturmak değil, Osmanlı merkezi yönetiminin vergi toplamada elde ettiği artı değeri mültezimlerle bölüşme usulünden kurtularak bu artı değeri doğrudan hazineye aracısız olarak aktarabilmektir[6]. Meclisin yapısına bakıldığında da bu yargıyı güçlendiren bir oluşum öngörüldüğü görülmektedir. Muhassallık meclisleri merkezce tayin edilen bir muhassıl ve onun yardımcıları, o yerin hâkimi, müftüsü, kumandanı, ruhani reisleri ve beldenin ileri gelenlerinden seçilerek görevlendirilecek altı kişiden oluşmaktadır. Seçilecek kimseler beldenin, akıllı, afif ve muteber adamlarından olmalıdır. Adaylar önce mahkemeye gelip isimlerini kaydettirecekler, sonra seçmenlerin oyuna başvurulacaktı. Seçmenler ise kazaya bağlı köylerden kura ile saptanan beşer kişi ve kaza merkezlerinde de yerleşme yerinin büyüklüğüne göre akıllı, söz anlar, emlak sahiplerinden 20-50 kişi olacaktı. Bir araya toplanan bu seçmenlerin karşısına adaylar çıkarılacak ve tek tek her adayı isteyen seçmenler bir yana, istemeyenler öbür yana geçeceklerdi. Oyların çoğunluğunu elde eden aday seçilecek, isteyen ve istemeyenler eşit ise kur’a-i şeriyeye başvurulacaktı. Geniş bir halk tabakasının katılmasını sağlamaktan uzak olan bu seçim usulü ile meclislere seçilenler ya mülki amirin tayin ettikleri veya benzer biçimde gayrimüslim cemaat ileri gelenlerinin saptadıkları, ya da yüksek rütbeli memurlarla anlaşan mahallin ileri gelenlerinden oluşmaktaydı[7].

         

        Tanzimat öncesinde Mithat Paşa’nın Tuna vilayetinde başlattığı ve daha sonra özellikle Rumeli vilayetlerinde yaygınlaşan Menafi-i Umumiye sandıkları, Osmanlı yönetim yapısında yerel meclislerin oluşmasında diğer uygulamalardan biridir. Yerel halkın temsilcilerinden oluşan bu sandıklar, yerel kaynakların toplanmasıyla oluşturulan nakdi birikimlerin toplandığı bir fon niteliğindeydi. Rumeli vilayetlerinde, özellikle Mithat Paşa’nın valiliğini yürüttüğü Tuna vilayetinde uygulanan sandıklar, işlevini yerine getirmesi bağlamında çok faydalı ve başarılı bulunmuştu. Toplanan sermayenin kullanılış biçimi, yatırım yapılacak alanlar sandık kuruluşlarının inisiyatifindeydi. Ancak sandıkların etkinlik düzeyi imparatorluğun her tarafında eşit düzeyde değildi. Yerli tüccarların güçsüzlüğü ve iktisadi gelişmenin yavaşlığı nedeniyle, kentteki baskı gruplarının ve örgütlü herhangi bir grubun olmayışı, etkinlikle çalışan sandıkların da zamanla önemsizleşmesine neden oldu. Merkezin kimi uygulamaları, değil bu sandıkları 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda görüldüğü gibi, şehirlerdeki esnafın geleneksel avarız sandıklarına bile el konması sonucunu doğurmuştur.

         

        Tanzimat dönemine kadar uygulamaya konulan bu tür mekanizmalar demokratik kaygılardan öte, sadece kanuni ve adil bir idarenin gerçekleştirilmesi için idare edilenlere de danışmak ve onların yardımı almak amacındaydı. Bu yollarla idare aygıtına dâhil edilen yerel grupların varlığı, Osmanlı’da modern anlamda mahalli idarelerin çekirdeğini oluşturmuştur[8]. Bu sayede Tanzimat döneminin idari reformları ülkemizde mahalli idarelerin doğuşu için gerekli ortamı da hazırlamıştı.

         

        İktisadi anlamda kendini ilgilendiren konularda karar alma güçsüzlüğü ve müstakil sermaye kuruluşlarına sahip olamamak, başlangıçtan beri ülkemizdeki mahalli idarelerin gelişmesini önleyen bir olgu olarak belirmiştir. Güçlenen merkezin, zayıflayan bir çevre ile birlikte varlığı şeklinde görülen bu olumsuz birlikteliğin Türk devlet geleneğindeki başatlığı nedeniyle, Türkiye’deki mahalli idareler ne iktisadi ne de hukuki özerklik konusunda Batı’daki benzerleri kadar gelişememişlerdir[9].

         

        Bu yazıda Osmanlı idari yapısına Tanzimat sonrasında dâhil olan belediye aygıtını ortaya çıkaran sosyal ve siyasal arka plan değerlendirildikten sonra, Osmanlı belediye geleneğinin oluşmasına katkı sağlayan yasal ve kurumsal düzenlemeler ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Bu yapılırken Türk mahalli idare sisteminin tamamı değil sadece belediyelerin oluşum ve gelişimi ile Osmanlı belediye geleneğinden günümüze ulaşan etkiler değerlendirilecektir. Sadece belediyeleri inceleme alanı içine almamızın temel sebebi ise Türk mahalli idare geleneği içinde belediyelerin sahip olduğu başat roldür.

         

        Bir mahalli idare birimi olarak belediyelerin rolü birbirini tamamlayan iki farklı kategoride mütalaa edilmektedir. Birinci kategoriyi belediyeler yoluyla kamusal hizmetlerin sunulmasında etkinliğin ve verimliliğin arttırılması oluştururken, ikinci kategoriyi demokratik sürecin tabandan tavana doğru yapılandırılmasında belediyelerin rolü oluşturmaktadır. Belediyeler yalnızca belde halkının mahalli-müşterek ihtiyaçlarını gidermeye yönelik idari hizmetlerin yerine getirildiği yönetim birimleri olmakla kalmayıp, aynı zamanda ulusal ölçekte demokratikleşme sürecine katkıda bulunan (ya da bulunması gereken) siyasal birim olma niteliği de taşımaktadır. Bu sebeple idari yapı içerisinde belediye sistemi kurgulanırken bu iki fonksiyonu yerine getirecek bir muhteva ile yapılandırılması gerekmektedir. Ulusal yönetim yapısının temel argümanları ve ülkenin yönetim geleneği gözetilerek belediye sistemi oluşturulurken bu iki fonksiyondan birinin diğerine göre daha fazla ön plana çıkarılması söz konusu olabilmektedir. Türk idare yapısının geleneksel merkeziyetçi yapısına Osmanlı modernleşmesinin model ülkesi olarak belirlenen Fransa’nın da merkeziyetçi kurumları eklemlenince kaçınılmaz olarak Türk belediyecilik sisteminin temel karakteristiğinin merkezi yönetimin vesayet uygulamalarının belirginliği ile ortaya çıktığı görülmektedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında yukarıda ifade edilen geleneksel merkeziyetçi yapı ve model ülke olarak belirlenen Fransa’nın merkeziyetçi bir model olmasının yanı sıra gerek Osmanlı’da ve gerekse Cumhuriyet Döneminde merkezi yönetimin vesayetinden tamamen soyutlanmış bir belediye yapısının ulusal öncelikler ve politikalardan ayrışmak isteyebileceği öngörüsü yer almaktadır.

         

         

Osmanlı’da Belediye Teşkilatını Ortaya Çıkaran Sosyal ve Siyasal Arka Plan

         

        Osmanlı yönetim yapısında Tanzimat’ın ürünlerinden biri olarak görülen belediyelerin, demokratik ve katılımcı bir yönetim oluşturma iddiası ve amacı taşımadığı muhakkaktır. Bu nedenle özerk ve tüzel kişiliği haiz birer idare aygıtı olarak tanzim edilmeyen Osmanlı belediye teşkilatını ortaya çıkaran sebepleri beş başlık altında toplamak mümkündür.

         

        a- Klasik dönem Osmanlı kent yönetim kurumlarının özellikle Mahmudiye reformları ile etkisizleştirilmesi:

         

        Kadıların şehrin diğer önemli işlerinin yanında belediye işlerini gördüğü eski sistem, yerini 1826 yılında İhtisap Nezareti’nin kurulmasıyla İhtisap nazırlığına bıraktı. Bu düzenleme ile şehrin temizlik, kolluk ve belediye hizmetleriyle ilgili işleri kadılıktan ayrıldı. 1836 yılında Evkaf Nezareti kadılığın uhdesindeki bir görevi daha alarak vakıflarla ilgili işleri yürütmeye başladı. Böylece kadıların işleri yalnızca yargı ile sınırlandırıldı. Osmanlı kent yönetiminin temel kurumlarının bu şekilde beledi hizmetler üzerindeki yetkilerinin merkezi idareye aktarılması ile taşra kentlerinde beledi hizmetlerin sunulmasında önemli zaaflar yaşanmaya başladı. Zira eski sistem ortadan kaldırılırken oluşturulan yeni kurumsal yapıların yerel düzeydeki temel ihtiyaçları nasıl ve hangi kaynaktan karşılayacağı gibi konular cevapsız kalmıştı. Bu nedenle taşrada, özellikle de Osmanlı’nın dışa açılan şehirleri olan liman şehirlerinde, belediye hizmetlerini sunmakla görevli bir idare aygıtı ihtiyacı kendini hissettirmeye başladı.

         

        b- Kırdan kente yaşanan göçlerle kentlerde yaşanan nüfus artışının beledi hizmetlerin sunumunda yaşanan sorunları derinleştirmesi:

         

        17. ve 18. yüzyılda Anadolu’da yaşanan isyanlar nedeniyle hem kırsal hem de kentsel nüfusta yaşanan azalma[10], 19. yüzyıldan itibaren tersine dönmüş ve şehirli nüfusu tekrar artmaya başlamıştır. 16. yüzyılda Anadolu’da kentli nüfus oranı %9 iken bu oran 19. yüzyılda % 25 düzeylerine çıkmıştır. Diğer taraftan İstanbul, 16. yüzyılda kentli nüfusun yüzde 40’ını oluştururken 19 yüzyılda Anadolu’daki diğer kentlerde yaşanan nüfus artışı ile toplam kentli nüfusun yüzde 27’sinin yaşadığı bir kent durumuna gelmiştir. Anadolu’da yaşanan bu nüfus hareketi kentlerin sıra büyüklük dağılımlarını da etkilemiştir. 19. yüzyılda gelişen dışa bağımlı ticaret ve nüfus hareketleri ile eski liman kentleri hızla büyümüş ve yeni liman kentleri doğmuştur.  Başta İzmir olmak üzere Selanik, Beyrut gibi birçok liman kentinde Batılı tüccarlar ile Avrupa görmüş yerli tüccarların, Batı’daki gibi kentsel hizmetleri sunmakla görevli bir belediye yönetim mekanizmasının Osmanlı kentinde de oluşturulmasına yönelik talepleri de artmıştır.

         

        c- 1838 yılında yapılan Balta Limanı Antlaşması ile benimsenen liberal politikalar da kentlerde beledi hizmetlerin sunulmasından sorumlu olacak bir aygıtın kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Genel dünya ekonomisiyle eklemlenme sürecinin başlangıcı olarak ifade edilebilecek olan 1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması’yla[11] birlikte liberal iktisadi politikalarının uygulanması ile birlikte 19. yüzyıl Osmanlı’sında tarım ve sanayide gözden uzak tutulamayacak bazı değişmelerin meydana gelmesi sonucunu doğurmuştur. Yeni benimsenen ekonomik ilişkiler ve yönetim tarzı, yeni kent merkezleri, yeni bir altyapı ve yeni kurumlar getiriyordu. Bu dönüşümün gerektirdiği ihtiyaçları, kadılık, ihtisap ağalığı, mimarbaşılık gibi geleneksel Osmanlı idari kurumları karşılayamaz; gerekli altyapı yatırımları dini vakıflar aracılığıyla kurulamazdı. Bu yönetsel kurumlar sadece yapısal açıdan yetersiz değildi. 1820’li yıllarda dönüşümlerin baskısıyla çökmüşlerdi. Hem geleneksel sistemin çöküşü hem de yeni doğan ihtiyaçlar yeni yönetim biçimlerini ve kent gelişimini denetleyecek bir sistemi gerektiriyordu”[12]. Bu durum diğer iki gerekçe ile birleşince Osmanlı yönetim yapısı içinde yeni ve modern bir kent yönetim sisteminin oluşturulmasına yönelik talepler de artmaya başlamıştır.

         

        d- III. Selim döneminde başlatılan modernleşme çalışmalarının bir ürünü olarak Batı ülkelerinde eğitim gören yeni yönetici elit Osmanlı kentinde yaşanan olumsuzlukların ortadan kaldırılması için Osmanlı’da da Batı benzeri beledi kurumların oluşturulması gerektiğine inanıyorlardı. Bu yeni yönetici elit, 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı kentlerinin, asgari kentsel hizmetlerin sunumu noktasında yaşadığı sorunların varlığını gerekçe göstererek Batı’daki belediye teşkilatına benzer bir kurumsal yapılanmanın Osmanlı idari yapısı içinde yer alması konusunda ısrarcı oluyorlardı.

         

        e- Bu arada patlak veren Kırım Savaşı esnasında İstanbul, müttefik kuvvetler için merkezi bir üs haline gelmişti. Belediye hizmetlerinin yok denecek kadar az oluşu kentte büyük bir rahatsızlık yaratmış ve huzurun bozulmasına yol açmıştı. Bu durum İstanbul’da modern bir belediye teşkilatının kurulmasını acilen gerekli kılıyordu[13]. İstanbul’da görev yapan müttefik güçlerin subayları, sefaretler aracılığı ile kentsel hizmetlerin asgari düzeyde sunulmasını sağlayacak bir kurumsal yapı oluşturulmasına yönelik taleplerini Osmanlı idaresine ulaştırmaları ile başlangıçta hiç olmazsa İstanbul’da ve liman kentlerinde belediye teşkilatı kurulmasına yönelik bir dış baskı oluşturulmuştu.

         

        Görüldüğü gibi, Osmanlı’da belediye teşkilatının kurulmasını tetikleyen saikler tamamen daha etkin hizmet sunumuna yönelik taleplerin bir sonucudur. Değişen ekonomik ilişkiler ve kent nüfusunda yaşanan hızlı değişimin ortaya çıkardığı kentsel hizmet talepleri, geleneksel kurumların tasfiye edilmiş olması hali ile de birleşince Osmanlı kent hayatında yerel nitelikli hizmetlerden doğrudan sorumlu bir mekanizmanın varlığını zorunlu hale getirmiştir. Bu zorunluluk özellikle liman kentlerinde ticaret ilişkileri kuran Batılı tüccarların Osmanlı kentlerinde karşılaştıkları olumsuz koşulları kendi ülkelerinde dile getirmeleri sonucunda bu konuda Batılı ülkelerden de Osmanlı’ya talepler gelmesi sonucunu doğurmuştur. Yapılan reform çalışmalarına her düzeyde müdahil olan Batı, bu alanda da Osmanlı’da yerel hizmetlerin yönetimine kendi tebaasının refahını sağlamak adına müdahale etmiştir.

         

         

İstanbul Şehremaneti

         

        Kadıların, Evkaf ve İhtisap Nezaretlerine kaptırdığı yetkilerinden sonra özellikle temizlik, aydınlatma, kaldırım, kanalizasyon gibi önemli hizmetlerin ifası aksadı. Bu dört belediye hizmetinin sahipsiz kalması, Batı tarzı bir belediye kurulmasını isteyenler için sağlam bir argüman oldu. Osmanlı Devleti’ndeki elçiliklerin, dolayısıyla Avrupalı güçlü devletlerin yönetim mekanizmasındaki etkili kişiler üzerindeki etkisi, belediyeciliğin oluşturulmasındaki tarz ve biçim üzerindeki tesirini de gösterdi[14].

         

        Yaşanan tüm bu gelişmeler neticesinde 16 Ağustos 1855 (2 Zilhicce 1271)[15] tarihinde Takvim-i Vekayi’de yayımlanan bir tebliğ-i remi ile İstanbul’da “şehremaneti” adıyla bir belediye teşkilatı kurulup, İhtisap Nezareti ortadan kaldırıldı. Bu ilk uygulama yalnızca İstanbul’u kapsamaktaydı. Taşra şehirleri için bu tarz bir yapılanmanın daha sonra geliştirilmesi düşünülüyordu.

         

        Osmanlı yönetim yapısında ilk belediye olarak gösterilen Şehremaneti’nin[16] başında Şehremini adı verilen, merkezi hükümetçe atanan ve merkezi hükümette görevli bir memur bulunuyordu. Şehremininin yanında 12 üyeden oluşan bir de şehir meclisi vardı. Bu meclis üyelerini padişah, İstanbul’da ikamet eden her sınıf Osmanlı tebaası ve esnafın muteber gördüğü kişiler arasından atamaktaydı.

         

        Şehremaneti, İstanbul halkının zaruri ihtiyaçlarından olan eşyanın kolaylıkla tedarikini temin edecek; narh işlerine bakacak; yol ve kaldırım yapacak; şehrin temizlik işlerine bakacak; çarşı ve pazarları denetleyerek; daha önce İhtisap Nezaretince toplanmakta olan devlet vergi ve resimlerini tahsil edip hazineye teslim edecektir[17]. Şehremaneti, merkezi idarenin bir şubesi olarak kurulmuştu. Şehremaneti, ticaret, nafia ve maliye nezaretleriyle ilişkilendirildi. Şehremini, Meclis-i Vâlâ’nın tabii üyesi olarak kabul edildi. Belediyenin anlamı tam olarak anlaşılamadığından, gelir kaynakları hükümet bütçesinden karşılanmaktaydı”[18].

         

        İstanbul Şehremaneti uygulamasının modern belediyeciliğin başlangıcı için iyi bir örnek olduğu söylenemez. Ortaylı’ya göre değişen sadece İhtisap Nezaretinin adı idi[19]. Zira İstanbul hala yürüyecek kaldırımları olmayan; binecek arabadan, rahat edecek otelden, yemek yenecek lokantadan yoksun ve sokakları tehlikelilerle dolu bir şehirdir[20]. Şehremaneti uygulamasının başarısız olma nedenlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

         

        Şehremanetinin mühendis ve belediye zabıtasından oluşan yetersiz kadrosu,

         

        Şehremanetinin iktisadi konularda karar alma güçsüzlüğü ve sermaye kuruluşlarına sahip olmaması niteliği, şehremanetinin bağımsız gelirlere sahip olmaması,

         

        Şehremanetinin tüzel kişiliği haiz olmaması,

         

        Şehremini ve Şehremaneti meclisi üyelerinin belediye idaresi konusunda yeterli bilgi ve tecrübe sahibi olmamaları

         

        Bu ilk uygulamanın kent hizmetlerinin sunumu konusunda hiçbir olumlu sonuç üretememesi nedeniyle Babıâli, bazı tedbirler almak gereği duydu ve esas görevi, kurulacak belediye yönetimi hakkında önerilerde bulunmak ve bir kuruluş tasarısı hazırlamak olan İntizam-ı Şehir Komisyonu oluşturuldu.

         

         

İntizam-ı Şehir Komisyonu

         

        4 Ramazan 1272 (9 Mayıs 1856) tarihli Padişahın yazılı izni ile kurulan İntizam-ı Şehir Komisyonu, o devirde İstanbul’da Batı tarzı belediyeciliği bilebilecek ve uygulayabilecek Türk aydınların olmaması nedeniyle, büyük çoğunlukla gayrimüslim tebaa ve İstanbul’daki tanınmış yabancılardan oluşturulmuştur[21].  Yaklaşık bir buçuk yıllık bir çalışmadan sonra komisyon o tarihte önemli sayılabilecek bazı hususları saptamış ve bunları gerçekleştirmekle yükümlü bir belediye yapısı kurulmasını önermiştir. Komisyonun Babıâli’ye sunduğu ve kurulması düşünülen belediye yapısına yönelik tavsiyeleri şunlardır: Kaldırımların, kanalizasyonların ve suyollarının yapılması; sokak temizliği ve sokak aydınlatması; sokakların genişletilmesi; bir muhasebe teşkilatı kurulması; belediye işlerini görülmesi için halktan vergi alınması; belediye kanunlarının uygulanması hususunda komisyonun görevlendirilmesi.

         

        Komisyon 1857 yılında dağılmadan önce bir nizamname hazırlayarak Babıâli’ye sunmuştur. Bu nizamnamede İstanbul için bir belediye teşkilatlanması modeli önerilmekteydi. Padişah tarafından onaylanan nizamname, İstanbul’u 14 daireye ayırarak her birinde ayrı bir belediye teşkilatı kurulmasını öngörüyordu. Ancak bu 14 dairede belediye teşkilatı oluşturmak mümkün görülmediği için öncelikle dairelerin birinde pilot uygulama yapılmasına karar verildi. Bu noktada pilot uygulama yapılacak daire, hem Batı tarzı belediye yapılanmasından haberdar olan hem de gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı, diğer taraftan da İstanbul’da belediye hizmetlerinin yokluğundan en çok şikâyet eden yabancıların yoğun uğrak yeri olma niteliklerinin hepsine birden sahip olan Galata-Beyoğlu bölgesinde Altıncı Daire-i Belediye, bir numune dairesi olarak açıldı.

         

         

Altıncı Belediye Dairesi

         

        İntizam-ı Şehir Komisyonu’nun 1857 yılında hazırlayıp Babıâli’ye sunduğu rapor, Ticaret Nazırı tarafından Meclis-i Vala başkanlığına sunulmuş ve komisyonun önerdiği model Meclis-i Vala tarafından 9 Aralık 1857 tarihli mazbata ile kabul edilmiştir. Meclis-i Vala, komisyonun tüm İstanbul için öngördüğü modeli sadece Galata – Beyoğlu’nu kapsayan Altıncı Daire-i Belediye için olan bölümünü uygulamaya koymuş, bunun dışında kalan semtlerde ciddi bir örgütlenmeye gitmemiştir. Bunun nedeni Meclis-i Vala’nın adı geçen mazbatasında şu şekilde ifade edilmektedir:

         

        “İstanbul gibi büyük şehirlerde belediye ve zabıta işlerini yürütmek için müteaddit daireler meydana getirerek bunların bir tek yönetimde toplanması gerek ise de, bunun birden yapılması mümkün olmayacağından, Altıncı Daire[22] olarak kabul edilen Beyoğlu ve Galata’da ilk tecrübenin başlatılması uygun görülmüştür. Beyoğlu ve Galata’da çok sayıda ticarethane ve ev bulunmaktadır. Bunların sahipleri ve burada oturanlar, çoğunlukla belediyeyi başka ülkelerde görmüş ve önemini kavramış olduklarından, yapılacak harcamalara karşılık kendilerinden alınacak vergi ve resimleri ödemekte bir güçlük çıkarmazlar. Bu nedenle belediye teşkilatının önce Galata ve Beyoğlu semtlerinde denenmesi ve burada iyi sonuçlar alınıp gösterildikten sonra diğer yerlere de yaygınlaştırılması münasiptir…”[23].

         

        Görüldüğü gibi ilk belediye teşkilatının Galata ve Beyoğlu semtlerinde kurulmasında Avrupalılara yaranma ya da hayranlıktan ziyade ekonomik düzey, refah seviyesinin yüksek olması ayrıca belediye hizmetlerinin de şiddetle talep edildiği göz önünde tutulmuştur. Diğer taraftan bu düzenleme ile kagir binaların ekseriyette olduğu, sokaklarında farklı giyimde insanların dolaştığı, yemekleri, giyimleri, eğlence biçimleri farklı kimselerin ikamet ettiği, yabancı dillerin konuşulduğu, yabancı dilde gazete ve kitapların satılıp, okunduğu bu bölgede ikamet eden yabancı misyon temsilcilerinin şikayetlerinin azaltılmasının sağlanması da amaçlanmıştır.

         

        Altıncı Daire-i Belediye, Babıâli’nin gözetimi altında, ancak hareket serbestisi verilen bir ofis gibi çalışacaktı. Babıâli’nin ve padişahın iradesi ile yürürlüğe giren daire ile ilgili nizamnameler çerçevesinde, karar ve talimatları dairenin meclisi alacak, daire reisinin onayı ile işler yürüyecekti. Altıncı Daire-i Belediye Meclisi, bütçeyi hazırlar ve onay için Babıâli’ye gönderirdi. Daire bütçesi padişah iradesi ile yürürlüğe girerdi. Sadece daire sınırları içindeki mülk sahiplerinden olmak üzere alınacak vergilerini miktarı ve toplanması ile ilgili nizamname hazırlama yetkisi vardı. Meclis ayrıca çarşı, pazar, sokak ve işyerlerinin temizliği ile ilgili olarak kararlar alıp, talimatnameler hazırlayabilir ve yasaklar koyabilirdi. Dairede istihdam edilecek personele Meclis karar verir, Babıâli onaylardı. Altıncı Daire-i Belediye masrafları bölgedeki emlak sahiplerinden toplanan aydınlatma ve temizlik resmi, bina tamir ve ruhsat harcı ile % 2’ye ulaşan emlak vergisi ile karşılanmıştır. Daireye merkezden aktarılan kaynakların yanı sıra kendi gelirini tahsil edebilme yetkisinin verilmiş olması ve kendi personelini atama noktasında sağlanan kısmi imtiyaz o dönem için yeni sayılabilecek olgulardır[24].

         

        Altıncı Daire-i Belediye Meclisi üyeleri bölgede emlaki olan ve en az on yıldır İstanbul’da ikamet ediyor olan kimselerdi. Tıpkı daire müdürü gibi Babıâli’nin seçimi ve padişah iradesi ile atanıyordu. Başlangıçta 7 üye ve 4 tane de yabancı uyruklu müşavir üyeden oluşan meclisîn üye sayısı 24 Şevval 1274 tarihli nizamname ile 8’e çıkarılmıştır[25]. Ayrıca müşavir üyelerin birinci derece yakınlarından birinin daire sınırları içinde 500.000 kuruşluk emlakinin olması ve on yıldır o bölgede oturuyor olması gerekiyordu. Belediye meclis üyelerinin yarısı, altı ayda bir yapılacak kura ile değiştirilerek yerlerine yenileri atanıyordu.

         

        Altıncı Daire-i Belediye meclis üyesi olabilmek için: Daire dâhilinde en az 100.000 kuruşluk gayrimenkule sahip olmak; en az on yıldır İstanbul’da oturuyor olmak; hukuk-u belediyeye nail olmak gerekmektedir[26].

         

        Altıncı Daire-i Belediye ayrıcalıklı idari ve mali yapısıyla modern belediyeciliğin de önünü açmış ve ayrıcalıklı mali ve idari yapısı devam ettiği dönemde son derece önemli beledi hizmetler gerçekleştirmiştir. Adı geçen dönemde Beyoğlu-Galata semtlerini kadastro çalışmaları yapılmış, şehir merkezinde bulunan Latin Mezarlığı nakledilerek buraya ve Tepebaşı’na parklar yapılmış, 1870 yılındaki yangından sonra yollar genişletilerek kâgir binaların yapımı teşvik edilmiş, Şişhane yokuşuna kendi hizmet binasını inşa etmiş, bir ilk yardım hastanesi, belediye hastanesi ile kadın hastanesi kurulmuş, salgın hastalıklarla mücadele konusunda başarılı çalışmalar yapılmış, sokak aydınlatması ve temizliği konusunda önemli başarılar sağlanmıştır.

         

        Altıncı Daire-i Belediye uygulamasında sağlanan bu kısmi başarılar üzerine 1868 yılında, daha önce İntizam-ı Şehir Komisyonu’nun İstanbul için ürettiği öneri tüm İstanbul’a yayılmak istenmiştir. 6 Ekim 1868 tarihinde yürürlüğe giren ve İstanbul şehremanetini yeniden düzenlemeyi öngören nizamnameye göre İstanbul 14 belediye dairesine bölünmüştür. Dairelerin her birine emekli bir yüksek memur atanmış olmasına karşın, çoğunda belediye meclisleri oluşturulup gerekli personel tayin edilememiştir[27]. Yeni kurulan bu daireler Altıncı Daire’den farklı olarak Babıâli’ye değil Şehremanetine bağlı olacaklar ve onun şubesi gibi çalışacaklardı. Ancak bu düzenlemeler neticesinde Tarabya ve Adalar dışındaki diğer semtlerde gerçek anlamda bir belediye dairesi oluşturulamadı. Yazlık sefarethaneler ve zengin levantenlerin oturduğu Tarabya’da semt sakinlerinin girişimi ile ve devletten hiçbir destek istemiyor olmak taahhüdü sonucunda Mart 1865 tarihinde belediye örgütü kurulmuştur[28]. Aynı yıllarda Galata-Beyoğlu semti sakinlerinin yazlık sayfiye ve eğlence yeri olma özelliği taşıyan Adalar’da da belediye dairesi oluşturulmuştu.

         

        Osman Nuri Ergin bu konuda yaşanan başarısızlığı, nizamnameyi çıkaranların bu konuda başarılı olunacağına inanmamasında görmektedir. Zira yeni kurulan dairelere atanan daire reislerinin kişisel nitelikleri incelendiğinde birçok semtte son derece çelişkili atamalar yapıldığı görülecektir. Nispeten kurumsallaşma yoluna girmiş Altıncı Daire-i Belediye’ye “Ula” rütbesinde reis atanırken Emirgan gibi küçük ve nüfus yoğunluğu çok az olan bir semte, Vezir rütbesinde bir reis atanmıştır. Bu atamalar daire reisliği makamının bir arpalık olarak ortaya çıkması ya da kızağa çekilme yeri olarak uygulanması olarak görülmüştür. Diğer taraftan o dönemdeki memur maaşlarının yüksekliği de düşünülürse belediye gelirlerinin reis maaşlarını bile karşılamakta yetersiz kalacağından dolayı birçok semtte gerçek anlamda belediye dairelerinin örgütlenmesi mümkün olmamıştır[29].

         

        1868 yılında tüm İstanbul’a yaygınlaştırılmak istenen belediye uygulaması başarısızlıkla sonuçlanınca, nizamname ile daireler ve şehremanetine bırakılan su, imar denetimi gibi yetkiler tekrar merkezi yönetimin uhdesine alınmıştır.

         

        Osmanlı başkentine ilişkin olarak 1877 yılında yürürlüğe giren Dersaadet Belediye Kanunu, İstanbul’daki belediye teşkilatını düzenleyip eski belediye teşkilatını olduğu gibi korurken, İstanbul’daki belediye dairesi sayısını 14’ten 20’ye çıkarmıştır[30]. Bu arada adı geçen kanun, Altıncı Daire-i Belediye’nin ayrıcalıklarını da sona erdirerek onu da diğer belediye daireleri gibi Şehremanetine bağlamıştır[31].

         

        Başkentte Osmanlı Döneminde belediyeler konusundaki son önemli düzenleme ise 1913 yılında çıkarılan Dersaadet Teşkilat-ı Belediyesi Hakkında Kanun-u Muvakkat ile yapılmıştır. Bu geçici kanunla belediye daireleri kaldırılarak 9 belediye şubesi kurulmuş, şehremaneti meclisi yerine de encümen kurulmuştur. Bu durum 1930 tarih ve 1580 sayılı Belediyeler Kanunu’na kadar devam etmiştir.

         

        Bu arada Osmanlı taşra yönetim sistemi içinde ilk belediye örgütlenmenin başlangıç noktası 1864 tarihli İdare-i Vilayet Nizamnamesidir[32] . Nizamnameye göre her kaza merkezinde bir belediye meclisi kurulması öngörülmüştür, ancak uygulamada bu hüküm gerçekleştirilememiştir[33].

         

        Osmanlı taşrasında Batılı anlamda belediye örgütünün kurulması 1870 yılından sonra olmuştur. Vilayet idaresinde değişiklik yapan 22 Ocak 1871 tarihli “İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi”, taşra belediyelerinin de yasal temelini oluşturmaktadır. Nizamname 1864 tarihli İdare-i Vilayet Nizamnamesini ilga eder nitelikte olmayıp sadece onun eksikliklerini tamamlar mahiyettedir[34].

         

        Nizamnamenin 7. faslı belediyelerle ilgili olup, vali, mutasarrıf ve kaymakamın bulunduğu her şehir ve kasabada belediye işleriyle ilgili bir reis ve bir muavin ile altı üyeden oluşan, bir belediye meclisi kurulmasını içeriyordu. Mühendis ile memleket tabibi, meclisin tabii üyesidir. Meclis reisi memurlar arasından seçilecek, mutasarrıfın tayini, valinin onayı ile göreve başlayacaktı. Meclisin toplanma süresi haftada iki gündür ve toplantı için üye yeter sayısı üyelerin üçte biridir[35]. Nizamnameye göre meclis üyeleri seçilirken Müslim-gayrimüslim oranına dikkat edilmesi gerekiyordu. Meclisin görevleri, nizamnamenin 124. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre meclisin görevleri, imar denetimi, ölçü ve tartı aletlerinin denetimi, yol ve kaldırım yapım ve onarımı, su yollarının bakım ve onarımı, beldenin düzen ve temizliği, yangın tulumbaları oluşturulması ve belediye yasaklarına uymayanlara para cezası tatbik edilmesi olarak sayılmıştır.

         

        “Ülkemizde şehir ve kasabalarda belediye teşkilatının yaygın bir şekilde kurulması, 5 Ekim 1877 (27 Ramazan 1294) tarihinde yürürlüğe giren, Vilayetler Belediye Kanunu ile gerçekleşti. Kanun-i Esasi’nin 112. maddesi İstanbul’da ve taşradaki belediyelerin, seçimle iş başına gelen meclislerce idare olunacağı; belediyelerin teşkili, görevi ve üyelerinin belirlenme biçiminin bir kanunla düzenleneceğini öngörmüştü. 1877 tarihli Vilayetler Belediye Kanunu 1930 yılında kabul edilen 1580 Sayılı Belediye Kanunu’na kadar yürürlükte kaldı. Vilayetler Belediye Kanunu, belediyeye adeta tüzel kişilik de kazandırıyordu. Kanun şehrin imarı için istimlâk yetkisini açık olarak düzenlemekte ve belediyelere bazı yeni görevler de yüklemekteydi”[36].

         

         

        Sonuç

         

        Osmanlı Devleti’nde Tanzimat reformları ile birlikte oluşturulmaya çalışılan belediye örgütlenmesinin çok başarılı olduğu söylenemez. Her ne kadar belediyeler için bir yasal çerçeve oluşturulmuş olsa da uygulamada kapitalizme geçişin başladığı, Tuna vilayeti kentleri, Bağdat ve bazı liman kentleri dışında etkin bir belediye örgütlenmesinin Osmanlı coğrafyasında yaygınlaşmadığı görülmektedir. Kurulan belediye örgütlerinin de kaynakların kıt olması, personel yetersizliği ve etkisiz denetim yetkisi ve kapasitesi gibi nedenlerle çok sönük birer yapı olarak kalmıştır. Diğer taraftan Osmanlı’da belediyecilik uygulaması bir özerklik ve mahalli yönetim sistemine geçiş olmaktan çok, bir bayındırlık ve kentsel hizmet sunum yöntemi olarak düşünülmüş ve uygulanmıştır. 1877 tarihli yasalar ile gerek taşrada ve gerekse başkentte birçok alanda fiilen belediye yapılanmaları oluşturulmuştur.

         

        Her ne kadar taşrada ve başkentte kurulmaya çalışılan belediye örgütleri çok etkin olamamışlarsa da yasal çerçevenin bir gereği olarak oluşturulan belediye organları sayesinde, belediyeler Osmanlı idari yapısı içinde yer alan kuruluşlar haline gelmişlerdir. Bu ilk uygulamalar Türkiye’nin mahalli idare geleneğinin oluşmasında önemli rol oynamışlar ve Cumhuriyet döneminde yeniden yapılandırılan belediyeler için birer başlangıç noktası olma özelliği taşımışlardır. Bu çerçevede bu gün uygulanmakta olan büyük şehir belediyeciliğinin ilk nüvelerini 1877 yılında çıkarılan yasalarda görmek mümkündür. Diğer taraftan 1877 yasaları ile oluşturulan belediye organları (belediye başkanı, belediye meclisi ve belediye encümeninden oluşan üçlü organ yapısı), yapıları ve işlevleri değiştirilmiş olsa da Cumhuriyet döneminde çıkarılan 1580 sayılı ve 5393 elediye kanunlarında aynen yer almıştır.

          

        Cumhuriyet döneminde oluşturulan belediye örgütlenmesi üzerinde ağır idari vesayet uygulamasının köklerini de Osmanlı’da oluşturulan bu gelenekte aramak gerekir. Zira Osmanlı belediye sistemi otoriter bir merkeziyetçiliğin filizlendiği bir dönemde, merkezi iktidarın gücünü yeniden kazanmasını sağlamanın bir parçası olarak doğmuştur. Tanzimat reformları ile merkeziyetçi bürokratik devlet geleneğini yeniden tesis etme gayreti içinde olan aydınlar, taşrada merkezi yönetimin kaybettiği gücü yeniden kazanabilmek, ayanlar ve yerel güçlerin eline geçen yerel otoriteyi tekrar başkent örgütünün uhdesine alabilmek için belediyeleri bir araç olarak görmüşlerdir. Bir taraftan belediye meclislerini seçimle gelecek üyeler yeni bir yerel siyasal elit olacaklar, ancak bu meclislerin başında merkezi yönetimin atadığı belediye başkanları sayesinde taşrada da merkezi yönetimin yeniden güçlenmesi sağlanacaktır.

         

        Cumhuriyet döneminde yapılan düzenlemelerde belediye organlarının oluşumu konusundaki merkezi yönetim müdahalesi kısmen ortadan kalkmış olsa da genel olarak belediye sistemi üzerinde merkezi yönetimin denetim yetkisini ifade eden idari vesayet uygulamasının halen devam ettiğini görüyoruz. Bu sonuç Türk belediye geleneğinin oluşumunda, Osmanlı’dan devralınan mirasın doğal sonucu olarak görülebilir.

         

         


        


        

        [1] İlber Ortaylı, “A Young Ottoman General and The Emergence of A National Leader”, The Turkish Yearbook of International Relations, vol XX., 1981, s:229-234.    


        

        [2] Bernard Lewıs: Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Çeviren Prof. Dr. Metin Kıratlı), Ankara, 1996, s:55.


        

        [3] Cengiz Sunay, “Belediyeciliğin Doğuşu Sürecinde Osmanlı Mirası”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl:2002, Sayı:3, s:114.


        

        [4] Cengiz Sunay, “Belediyeciliğin Doğuşu Sürecinde Osmanlı Mirası”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,Yıl:2002, Sayı:3,s:114.


        

        [5] Bernard Lewıs, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Çeviren Prof.Dr. Metin Kıratlı), (Ankara, 1996), 382.


        

        [6] Ruşen Keleş: Yerinden Yönetim ve Siyaset, Cem Yayınevi, (İstanbul, 1992), 94-98.    


        

        [7] İlber Ortaylı: “Mahalli idare; Devraldığımız Miras, ”Türk Belediyeciliğinde 60. Yıl Uluslararası Sempozyum, 23-24 Kasım 1990, Bildiriler, Tartışmalar, Metropol İmar A.Ş.Yayınları, Ankara, 1990,s:66.


        

        [8] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Alkım Yayınevi, İstanbul, 2006, s:158.    


        

        [9] İlber Ortaylı, Türkiye İdare Tarihi, TODAİE Yayınları, Ankara, 1974, s:6-8.   


        

        [10] İlhan Tekeli,  Türkiye de Kentleşme Yazıları, Turhan Yayınevi, Ankara, 1982,s:32.   


        

        [11] Taner Timur, Osmanlı Çalışmaları, Teori Yayınları İstanbul 1988, s:131 -146.


        

        [12] Paul Dumontl ve François Georgeon, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, Yurt Yayınları, İstanbul, 1996.    

         


        

        [13] Tarık Vural, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Mahalli idareler”, Türk İdare Dergisi, Sayı 444, 2004, s:179-193.


        

        [14] Osman Nuri Ergin,Mecelle-i Umûr-ı Belediyye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İstanbul, 1995, s:122.


        

        [15] Osmanlıda belediyelerin kuruluş tarihine ilişkin farklı kaynaklarda farklı tarihler yer almaktadır. Bu farklılıkların sebeplerinden birisi, hicri takvimin miladi takvime dönüştürülmesine ilişkin hesaplamalardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Diğeri ise Osmanlı yönetim sisteminde karar alma sürecinde yaşanan prosedüre ilişkindir. Zira bazı kaynaklar İstanbul şehremanetinin kuruluş tarihi olarak 13 Haziran tarihini referans almaktadır. Esasında bu tarih İstanbul’da bir şehremaneti teşkilat kurulmasına ilişkin Meclis-i Ali Tazminat Mazbatasının kabul edildiği tarihtir. Ancak Osmanlı müessese tarihçilerine göre Osmanlı yönetim sisteminde yeni bir kurumsal yapının ihdas edilmesi için önce Meclisi Ali Tazminat mazbatasına ihtiyaç vardır. Ancak bu mazbata tek başına sonuç doğurmamakta ve sürecin tamamlanması için mazbatanın bir Tezkire-i Ma’ruza ile padişaha sunulması, padişahın bu mazbatayı bir İrade-i Seniye ile onaylaması ve son olarak da bu kararın dönemin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de yayımlanması gerekmektedir. Tüm bu açıklamalar çerçevesinde İstanbul şehremanetinin kuruluş yılı olarak 1854 yılını referans gösterenlerin yanılgısı muhtemelen hicri takvimin miladi takvime dönüştürülmesine ilişkin bir hatadan kaynaklanmaktadır. Gün olarak referans gösterilen 13 Haziran tarihi Meclis-i Ali Tazminat mazbatasının kabul tarihi, 24 Temmuz tarihi Tezkire-i Maruza’nın padişaha sunulduğu tarihi, 25 Temmuz tarihi de İrade-i Seniyenin tarihidir. Sonuç olarak İstanbul Şehremanetinin gerçek kuruluş tarihi, Hicri 2 Zilhicce 1271 tarihi olup bu tarih Türk Tarih Kurumunun Tarih Çevirme Kılavuzunda 16 Ağustos 1855 gününe isabet etmektedir.


        

        [16] Halil Nadaroğlu, Mahalli İdareler, 7. Baskı, Beta Yayınları, İstanbul, 2001, s:199


        

        [17]Zafer Toprak, “Tanzimat’tan Cumhuriyete Şehremaneti”, Türk Belediyeciliğinde 60. Yıl, Uluslararası Sempozyum, 23-24 Kasım 1990, Bildiriler, Tartışmalar, Metropol İmar A. Ş.Yayınları, Ankara, 1990,s: 76 


        

        [18] Bilal Eryılmaz,  Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İşaret Yayınları, İstanbul, 1992, s:201  


        

        [19] İlber Ortaylı, “İmparatorluk Döneminde Mahalli İdarelerin ve Belediyeciliğin Evrimi”,Ed.: İlhan Tekeli/İlber Ortaylı,Türkiye’de Belediyeciliğin Evrimi, Ed.: Ergun Türkcan, TİD Yayını, Ankara,1978, s:18   


        

        [20] Osman Nuri Ergin, Türkiye’de Şehirciliğin Tarihi İnkişafı, Cumhuriyet Matbaası, Ankara,1936, s:122


        

        [21] Osman Nuri Ergin, Türkiye’de Şehirciliğin Tarihi İnkişafı, Cumhuriyet Matbaası, Ankara,1936, s:124


        

        [22] Bilal Eryılmaz’a göre Beyoğlu ve Galata semtlerinde kurulan belediye teşkilatına “Altıncı Daire-i Belediye” denilmesinin sebebi, Tanzimat’ın mimarlarından Mustafa Reşit ve Ali Paşanın, Paris’in seçkin ve modern bir semti olan “Sixiéme Arondissemet” (Altıncı Daire) denilen bölgesinde kısa bir süre oturmuş olmalarıdır ki bu bölge Paris’te yabancıların yoğunluklu olarak yaşadıkları bir bölgedir. (Bilal Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İşaret Yayınları, İstanbul, 1992,s:205).


        

        [23] Osman Nuri Ergin, Mecelle-i Umûr-ı Belediyye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İstanbul, 1995, s:1308.


        

        [24] Ahmet Ulusoy ve Tekin Akdemir, Mahalli İdareler Maliyesi, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2002, s:158.    


        

        [25] Osman Nuri Ergin, Mecelle-i Umûr-ı Belediyye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İstanbul, s:1995, 1601.


        

        [26]Sıddık Tümerkan, Türkiye’de Belediyeler (Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum),İçişleri Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1946, s:21.


        

        [27] Ahmet Ulusoy ve Tekin Akdemir, Mahalli İdareler Maliyesi, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2002, s:158.    


        

        [28]İlber Ortaylı, Tanzimat’tan Cumhuriyete Mahalli idare Geleneği, Hil Yayınları,  İstanbul, 1985, s:137.   


        

        [29] Osman Nuri Ergin, Mecelle-i Umûr-ı Belediyye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İstanbul, 1995, s:1379.


        

        [30] Nuri Tortop, B. Aykaç, H. Yayman, M. A. Özer, Mahalli İdareler, Nobel Yayınları, Ankara, 2006, s:148.


        

        [31] Fatih Türe, “Türkiye’de Mahalli idarelerin Kökeni: Osmanlı İmparatorluğu’nda Mahalli idareler”, Yerel Gündem, yıl 2, sayı 5, 2000, s:39.


        

        [32] İlber Ortaylı, Türkiye İdare Tarihi, TODAİE Yayınları, Ankara, 1974, s:297.


        

        [33] Tarık Vural, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Mahalli İdareler”, Türk İdare Dergisi, sayı 444, 2004, s:190.


        

        [34] Bilal Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İşaret Yayınları, İstanbul, 1992,s:212.


        

        [35] Osman Nuri Ergin , Türkiye’de Şehirciliğin Tarihi İnkişafı, Cumhuriyet Matbaası, Ankara,1936, s:213-214.


        

        [36] Bilal Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İşaret Yayınları, İstanbul, 1992,s:201.


Türk Yurdu Ocak 2012
Türk Yurdu Ocak 2012
Ocak 2012 - Yıl 101 - Sayı 293

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele