Ali Haydar Küçükatalay

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

               Ali Haydar 12 Kasım 2013 günü sabahı geçirdiği bir kalp krizi ile Hakk’ın rahmetine kavuştu. Benim kayınbiraderimdi. Doğuştan kalp kapakçığında arıza vardı. Artarak bu rahatsızlık ömrünün sonuna kadar devam etti. Ayrıca bir kulak kepçesi yoktu. Bunun ezikliğini de hep hissetti. Ben, o henüz ilkokula başladığı yıllarda eniştesi olmuştum. Yakın çevremden kimseye doğrudan milliyetçi olmaları telkininde bulunmadığım gibi, ona da doğrudan ve düz bir telkinim olmadı. Ancak o da diğer akraba çevrelerim gibi milliyetçi, o günkü yaygın adı ile daha ortaokul yıllarında “ülkücü” oldu.

         

               1977-78 yıllarında ABD’de idim. O, ticaret lisesine başlamıştı. Ecevit başbakandı. Her bahane ile türlü iftiralarla ülkücü gençleri cezaevine gönderiyordu. Ali Haydar da kendisi gibi ortaokul-lise öğrencisi 15 civarında çocukla bu iftira ve tertiplerden nasibini almıştı. Kahramanmaraş’ta, ETKO (Esir Türkleri Kurtarma Ordusu) adlı bir örgüt kurdukları ve onun mensubu oldukları iddia ve iftirasıyla gözaltına alındılar. Böyle bir örgüt yoktu, silahları yoktu. Ne bulundukları şehirde bir eylemleri vardı. Ne de Türklerin büyük ekseriyetini esir tutan Sovyetler birliğine bir seferleri söz konusu idi! Kaldı ki böyle bir sefer olsa bunun Türkiye’ye ve hatta Ecevit’e ne zararı vardı?

         

               Ama fark etmezdi. Bölücülüğü de teşvik ve tahrik eden, Türkiye’yi halklara bölerek Sovyet Cumhuriyeti haline getirmek isteyenleri gölgelemek için, bu tarz “örgüt” icadı gerekiyordu. Çünkü Türkiye TİKKO ve benzeri namütenahi Marksist örgüt vardı. Bunları dengelemek lâzımdı. İşte ETKO bu ihtiyaca cevap vermek üzere ortaya çıkarılmıştı.

         

               1978 yılı Ramazan’ına doğru Türkiye’ye döndüm. Haydar’ın halinden kendimi de manen mesul sayıyordum. Ankara’da hiç kalmadan hemen Maraş’a geçtim. Vardığımız gece sahur’a kalktık. Ertesi gün ilk ramazan orucunu tuttuk. Haydar’ı ziyaret etmek istedim. Rahmetli kayınpederim, yorgunsun, acele etme diyerek beni alıkoydu. İftar sonu akşam namazı kılarken telefon geldi ve bir telaştır başladı. Namazın hitamında ne olduğunu sorduğumda, cezaevinden telefon edildiğini ve çocukların o gece Ankara’ya nakledileceğini, oraya gelerek eksiklerinin tamamlanmasını istemişlerdi.

         

               Çoğu fukara aile çocukları olduğu için ihtiyaçları günübirlik temin ediliyor, bir temiz çamaşır veya gömlek götürülüyor, kirlisi alınıyordu. Ama şimdi Ankara’ya gideceklerdi. Dolayısıyla bu imkân da ortadan kalkacaktı.

         

              Türlü işkencelerle karakolda ve işkence yapan polislerin de iştiraki ile savcılıkta da alınan ifadelerin ardından artık yargılama başlayacaktı. Mahkeme ise can güvenliklerinin olmayacağı endişesiyle davanın başka şehre alınmasını istemiş, Adalet Bakanlığı da davayı Ankara’ya nakletmişti. İşte Ankara’ya götürülme sebebi bu idi. Hem yaşlarının küçüklüğü hem de nakil esnasında çocukların başına bir hal gelmesi ihtimali aileleri haklı olarak endişelenmesine sebep oluyordu. Ayrıca cezaevinin nakil aracı hem küçük hem de o uzun yola elverişsizdi. Ailelerin otobüs tutma talebi de reddedildi. Böylece Ankara’ya, Ulucanlara nakledildiler. Davaları hayli sürdü. Haydar kalp rahatsızlığı sebebiyle bir yıl civarında yattıktan sonra tahliye oldu. Ama okul hayatı bitmişti. Cezaevi ve işkence şartlarında hasta kalbi daha da kötüleşti. Cezaevinde bir tertip sonucu bir süre yatması, sonraki hayatında da peşini hiç bırakmadı. Huzur, rahat ve ferahlık görmeden ömrünü tamamladı. Ancak, hiçbir zaman dava heyecanını ve imanını kaybetmedi. Hep bir şeyler yapmak arzu ve heyecanını taşıdı. Hatta zaman zaman, beni bile beğenmedi.

         

                Cenazesini kaldırdıktan sonra, yanıma biri geldi. Cezaevi arkadaşı olduğunu söyledi. Adını, daha doğrusu soyadını söyleyince, kendisinin bir kardeşinin daha aynı olaydan cezaevinde yattığını söyledim. Teyit etti. Bu bana, Ankara’ya nakledildikleri geceyi hatırlattı. Telefonu aldıktan sonra, Maraş MHP milletvekili merhum Mehmet Özbaş’ın evine gitmiştim. Diğer çocukların yakınları birer birer gelmeye başladılar. Bu arada, kara çarşaflı, varlıklı olmayan, fakat vakur bir hanım da geldi. Bahsettiğim çocukların annesi imiş. Çocuklara bu fenalığı yapanlara söylendi. Şimdi kelimeleri hatırlamıyorum, ama Özbaş’a dönerek şöyle söyledim:

         

                “Bu kadının ağzı bütün gün Allah rızası için kapalı idi. Şimdi açıldı ve bu sözler döküldü. Bu sözler yerde kalmaz”.

         

                  Gerçekten kalmadı. Çocuklar, yani büyük ve tehlikeli (!) örgüt mensupları Ankara’ya nakledilince bunları tutuklayan ve işkence eden iki polise mükâfat (!) izni verdiler. Onlar da bir otomobille Antalya’ya doğru giderken kaza yaptılar, uçuruma yuvarlandılar ve öldüler. Çocukların işkence ile ifadesini alan savcı da kaza yaptı ve kızı o kazada sakat kaldı.

         

                   Bugün, o günleri unutanlar veya hiç yaşamayanlar kendilerinin ve “idealist komünist kardeşlerinin” kullanıldığını söylüyorlar. Yanılıyorlar. Şu hâdise bile, o gün güdülen davanın ne kadar Allah’ın rızasını kazanmaya matuf olduğunun delilidir. Bu davanın da yine Haydar gibi, o hanımın çocukları Tolonlar gibi daha çok isimsiz, çilekeş kahramanları vardır.

         

                  Ölenlere rahmet, kalanlara selâm olsun!

         

               


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele