Aşkla Çalışan Yorulmaz

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

Dr. Fatma Müjgân Cunbur’un

(12 Ocak 1926- 25 Eylül 2013)

Aziz Hatırasına

 

 

        Başlıkta geçen aşk, çalışmak ve yorulmamak kelimeleri bir araya geldiğinde Müjgân hocayı bir parça olsun betimlediği kanısındayım. Zira öncelikle kendisini tanıyan herkesin teslim edebileceği gibi o, aşk’ı hal edinmiş bir kişi idi. Yaptığı her işi ibadet aşkı ile yapardı. Çalışmak ve çalışabilmek hem en büyük aşkı hem de şükür vesilesi idi. Çalışabildiği için insanın şükretmesi gerektiğini ve bunun güzelliğini onda gördük, Allah cümlemize idrak etmeyi ve yaşamayı da nasip etsin. “Allah çalışanın zamanını uzatır ve bereketlendirir” derdi. İşlerimiz sıkıştığında pes etmek veya caymak sınırına geldiğimizde “gayret kemerini kuşanın mahcup olmazsınız” derdi. Hiç kimseyle şahsi dava gütmemeyi, meseleyi Hakk’ın adaletine havale etmeyi öğütlerdi. Bu bilgeliği ile etrafındakilerin pek çok badireyi atlatmalarında vesile olmuştur.

         

        Gayret etmek ve çalışmayı, hem insanî ve ahlakî hem de dinî bir zevk ve ödev olarak görürdü. Bu yüzden kadın-erkek veya yaşlı-genç ayırmadan bütün dostlarını çalışmaya, meslek sahibi olmaya veya hiç olmazsa hayırlı bir hobi sahibi olmaya teşvik ederdi. İnsanın bu hayatta haysiyetli bir ömür sürebilmesi, kendi emeği ile helal bir kazanç sahibi olmasına bağlı olduğunu hissettirerek, hem dünya hem de ötesi için hazır olmak mesajını verirdi. Evi, kapısı, kütüphanesi, sofrası ve gönlü daima açıktı. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayacak kadar zengin, kimseyi ilmi ve serveti ile ezmeyecek kadar da mütevazı idi. Zira ilmini de maddi varlığını da vakfetmişti. Aşkla verebilmeyi, verebilmeyi aşk etmeyi hâl edinmişti. Müjgân hoca olmak hiçbir şey beklemeden son nefesine kadar çalışmak ve vermek demekti.

         

        Rahatsızlığı son haddine vardığında ve hastaneye kaldırılarak yoğun bakıma alındığında bile, bitirmeye çalıştığı son projesi “Anadolu’nun Sahipleri”ni yazıyordu. Kendine geldiği, gözünü açtığı o kısacık anlarda bile bir yudum su istemek yerine bilgisayarını istiyor ve bir harf olsun eklemek ve çalışmayı bitirmek için gayret sarf ediyordu. Hayatı ile olduğu gibi Dost’a yürüyüşü ile de mürebbi oluyordu.

         

        Bu dünyadan bir Müjgân hoca geçti. Anadolu’ya ve Anadolu’nun sahiplerine ömrünü vakfetti. Yaşamaya değer olan hayatın ne olduğu sorusuna, emeği ve eseri ile bir cevap vererek geçti. Hak için, hakikat için, insan için tanık olarak geçti. Yorulmamak ve sıkılmamak için aşkla çalışmaktan öte yol olmadığını yaşayarak geçti.

         

        Bu âlemden bir Müjgân hoca geçti. Ömrünü ve ilmini bu topraklara ve medeniyetine vakfetti. Geride kalanların vazifesi ona varis olabilmek; aşkından, şevkinden, gayretinden ve ilminden nasiplenebilmektir.

         

        O öyle insanlardandı ki, onları düşünmek ve hatırlamak içinizi ferahlatır ve arındırır. Bunaldığınızda, sıkıldığınızda veya kendinizi çaresiz hissettiğinizde onların varlığı ve size daima açık, samimi ve hazır bulunduklarına emin oluşunuz, bir anda çaresiz ve yalnız olmadığınız duygusu verir. Bu sayede, tekrar doğrularak yolunuza devam edersiniz.

         

        Hayatta bazı insanlar vardır, onları tanımak ve yakınlarında olmaktan daha büyük lütuf yoktur. Zira onları tanımak; bütün bir âleme tanık olmak demektir. Hak ve hakikat sevgisi, ilim ve sanat zevki, dostluk, garazsız ivazsız olmak, ihlâs, âli cenaplık, alçak gönüllülük, şefkat ve merhamet, diğerkâmlık ve diğer hasletleri birer kavram olmanın ötesinde, değer olarak benimsemek ve yaşayıp model oluşturmak her kişinin harcı olmasa gerek.

         

        Yukarıda da değinildiği gibi son eseri “Anadolu’nun Sahipleri” idi. Kendisi de onlardandı. Zira o da Anadolu’yu ebedî vatan kılanların izinden giderek, Anadolu’ya, vatana, nasıl sahip çıkılacağını bütün bir hayatıyla göstermişti. Vatan nedir, vatana nasıl hizmet edilir ve sahip çıkılır diye sorulacak olursa, mümkün ve makul cevaplardan biri Müjgân Cunbur gibi olmalıdır. Peki, bunun yolu ve yöntemi nedir? Kendisinde gözlemleyebildiğimiz kadar şöyle ifade edilebilir. Öncelikle zamanı parçalamadan dün, bugün ve gelecek demeden bütün zamanları sevmek ve barışık olmak. Zira kendisi zamandan ve devirden ümitsiz olmaktan hiç hoşlanmazdı. Zaman bozuldu sözünü de kabul etmezdi. Bu yüzden tarih içerisinde Türk kültür ve irfanının şekillenmeye başladığı en eski devirlerden günümüze kadar kesintisiz bir oluş kabul eder ve bütününü ihata etmeye çalışırdı.

         

        Vatanın ilim, irfan, adalet ve ahlak ile kaim olacağı kanaatinde idi. Dolayısıyla Anadolu’nun sahipleri sadece âlimler ve arifler değil ahiler, askerler, sultanlar, sanatkârlar ve daha niceleri idi. Bilge Kaan’dan Atatürk’e kadar devlet fikrini ve ideasını ayakta tutan bütün devlet adamları da bu listede yerlerini almışlardı.

         

        Dil olmadan, devlet ve milletin de olamayacağının şuuru içinde Türkçenin bütün zamanlarının verimlerine sahip çıkmak azminde idi. Bu yüzden olsa gerek Karacaoğlan’dan Fuzuli’ye, Yunus Emre’den Mevlana’ya edebî ve hikemî eser vermiş bütün ustalara özel bir ilgi ve heyecanla yaklaşmıştır. İlgi alanına sadece edipler ve şairler girmemiş Farabi, Uluğ Beğ, İbn Sina, Ali Kuşçu gibi âlim, filozof ve mütefekkirler de gündemine dâhil olmuşlardı.

         

        Ahilere, Seğmenlere, Bacıyan-ı Rum’a karşı da özel bir ilgisi ve muhabbeti vardı. Ahilik’te helalinden kazanmak, üretmek, meslek sahibi olmak, hiç kimseye yük olmamak, kardeşlik, dayanışma ve hoşgörü gibi hasletleri tespit ederek, hayatı boyunca bu değerlerin timsali olmuştur. Seğmenlerde vatan sevgisi ve feragat hisleri ile yiğitliğin, cömertliğin ve mertliğin müşahhaslaştığına şahit olmuş, kendisi de deyim yerindeyse bir Bacıyan-ı Rum olarak yaşamıştır.

         

        Yılmak, yorulmak, vaziyeti idare etmek, haksızlığa göz yummak onun kitabında yoktu. Adalet ve edebi birlemişti. Yeri geldiğinde “haddini bilmeyene haddini bildirmek, öksüze kaftan giydirmekle beraberdir” derdi.

         

        Hiçbir şeyi israf veya zayi etmezdi. İnsanların üzüntü ve mutluluklarını paylaşır, özel günlerini hatırlardı. Hatta kendi elleriyle hediyeler yapardı. Bütün bunları yapmak için nasıl zaman bulurdu? Etrafındakiler bu soruyu sormadan edemezlerdi. Fakat cevabı basitti. “Allah çalışanın vaktini bereketlendirirmiş” diyerek ümitsizliğe kapılmadan gayret etmeyi öğütlerdi. Her şeyin bir kolayını bulur ve bir çıkış yolu gösterirdi. Bir gün kendisine “efendim yazmakta çok zorlanıyorum, anlat deseniz anlatırım fakat yazmaya gelince bir türlü yazamıyorum” denildiğinde “siz bana anlatıyormuş gibi kayıt alın, bakın sonra ne güzel beğeneceksiniz” der ve mazeretleri ortadan kaldırırdı. Yorulup pes edecek olurduk, dertlenirdik, üzülürdük, şikâyetlenip onu da üzerdik, fakat o, “Allah kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez” der ya da “taşıyamadığınızı bir çıkın yapıp erenlerin kapısına bırakın” diyerek her defasında yükümüzü hafifletir, içimizin zehrini alırdı.

         

        Onunla temas eden hiç kimse kayıtsız kalamaz ve mutlaka müspet yönde bir dönüşüme uğrardı. Çünkü insanları karşılıksız sever ve çalışmanın üretmenin, hiç kimseye yük olmadan hayatını idame ettirmenin hazzını ve mutluluğunu hissettirirdi.

         

        İlim ve irfan yolunda nasıl mütevazı ve fakat emin adımlarla yürünebileceğinin en canlı numunesi idi. Her insanda sevilecek ve takdir edilecek bir haslet bulurdu. Sevinilecek her olayı vesile bilir, sıkıntı ve dertleri paylaşarak azaltırdı.

         

        Kişisel ve kültürel bir hafızaya sahipti. Çevresindeki herkesi ismiyle tanır ve hitap eder dahası herkesin hal-hatırını sorar ve takip ederdi. “Evladım, o meseleniz hayırla neticelendi mi? Sıhhatiniz nasıl oldu, düzelebildiniz mi? Yeni işinizden memnun musunuz? Düzeninizi kurabildiniz mi? Çalışmalarınız nasıl gidiyor? Tezgâhınızda neler var? Mutlaka yazmalısınız! Bu cümleler ve daha niceleriyle sizi teşvik eder, çalışmanın ne büyük saadet olduğunu fark etmeniz için elinden geleni yapardı.

         

        Bu âlemden bir Müjgân hoca geçti. Yerinin doldurulması pek mümkün olmasa da tek tesellimiz; onu tanıyan, seven ve ona layık olmaya çalışan dostlar bırakmış olmasıdır. Gönlünüz bulandığında, kafanız karıştığında hiç tereddüt etmeden kendinizi onun ve onların yanında bulursunuz. Bilirsiniz ki o, sizin için hep iyi ve hayırlı olanı ister. Yol gösterir. Rehber olur ve hem içinizi hem de yolunuzu aydınlatır. Her yaştan ve her mevkiden insanın dostu, rehberi, arkadaşı, sırdaşı ve hâldaşıdır. O yüzden, kendisini tanıyan herkes bir parçasını yitirmiş gibidir. Dostları arasında ona Müjgân nine diye hitap edenler olduğu gibi, Müjgân abla, Müjgân teyze veya hocam diyenler de vardı. Her yaştan dostları vardı, herkesin dostu idi. Kitaplarına sitemsiz dostlarım diyordu, kendisi de sitemsiz dost olabilmenin timsali idi. Bir hadis-i şerif’de belirtildiği üzere “insanoğlu öldüğü vakitte, artık onun iş görme kudreti sona erer. Yalnız üç şeyde ameli devam eder: Biri istifade edilen ilim, diğeri kendisinden sonra ona dua eden hayırlı bir evlat ve bir de kesilmeyen sadakadır.” Ardında dost olduğu manevî torunlar, evlatlar, talebeler ve sonsuza kadar okunup istifade edilecek eserler bıraktı. Maddi varlığını vakfetti. Allah kabul eylesin, mekânınız cennet, makamınız âli olsun. Aşkla bağlı olduğunuz Nebiler ve Veliler komşunuz olsun. Âmin.

         

         


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele