Dilde, Fikirde ve İşte Birlik Kavramı Üzerine

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

        En klasik tanımıyla insan, soysal bir varlıktır. Sosyal olmak, insanları belirli ortak payda ve belirli ortak duygu çerçevesinde bir arada olmasını ifade eder. Asgari ortak payda ve asgari ortak duygunun bulunmadığı bir yerde, birlikten bahsetmek imkânsız hale gelir. O yüzden, her ne konuda olursa olsun, ortak payda ve ortak duyguları temin etmeden, birlik oluşturmanın da mümkün olamayacağını söylemek abartı olmaz.

         

        Birlik mevhumuna, tek taraflı bakmak da birlik oluşturmayı geçersiz kılan bir duruş noktasıdır. Birlik konusundaki tek taraflı bakış açısı, aslında birliğin değil, daha birleşmeden “dağılmanın” müsebbibidir.

         

        Bu yüzden, eğer bir birlikten bahsedilecekse, ortak paydanın mantıksal zemini oluşturulmalıdır. Mantıksal zemine oturtulmayan birlik girişimi, başarılı olmaktan uzaktır.

         

        Biz, Merhum İsmail Bey Gaspıralı’nın “Dilde, Fikirde ve İşte Birlik” özdeyişiyle sembolleşen hedefe ulaşmak için, bu hedefin zeminini ve gerekçelerini, günümüz dünyasındaki konjonktürel durumunu iyi analiz etmek ve kurgulamak zorundayız.

         

         

        Dilde Birlik Üzerine

         

        Dilin, bir millet ve bir toplum için ne kadar önemli bir unsur olduğu, hatta milletlerin varlığının yegâne güvencesi olduğu değişik vesilelerle birçok akademisyence vurgulanan bir husustur. Ancak, bu konuda birkaç hususa dikkat çekmek istiyoruz.

         

        Öncelikle uluslararası geçerlilik kazanan bazı dillerin yaygınlık kazanmasındaki altyapısal nedenleri iyi irdelemek gerekir. Bir kısım dillerin yaygınlaşmasında, çeşitli tarihsel nedenlerin yanında bu dillerin çok işlenmiş olması ve bu dillerde akademik, edebi ve kültürel çalışmaların çok fazla yapılmış olması gibi nedenler bulunmaktadır.

         

        Eğer Rusça hala bazı eski Sovyet ülkelerinde resmi dil statüsünü koruyorsa, bu özelliğinden dolayıdır. Yoksa Rusya Devleti’nin bu konudaki çabasının yeterli olacağını düşünmüyoruz. Bu yüzden bir akademisyen için Rusça bilmek, uzay araştırmalarından Türkoloji alanına kadar zengin bir literatürü inceleyebilme ve öğrenebilme imkânı demektir.

         

        Tabii ki, milli bir devlette, yabancı bir dilin resmi statüde olması, yakın vadede bazı getirileri olsa da uzun vadede götürüleri de olacaktır. Bu yüzden, öncelikle her Türk lehçesinin korunması ve bilimsel kapasitesinin arttırılması gerekmektedir. Örneğin Kırgızistan, Kırgızcaya daha fazla yaşam alanı açmalı, Kırgız dilindeki yayınların sayısı arttırılmalı, hatta yabancı bilimsel literatürler Kırgızcaya daha çok çevrilmelidir. Bir Türk lehçesi can çekişirken, başka bir dil o boşluğu dolduracağı için Türk Dünyası arasında dilde birliğin sağlanması pek mümkün gözükmemektedir. Yani Türkiye Türkçesi mi ortak dil olsun ya da başka bir Türk lehçesi mi ortak dil olsun tartışmasına gelene kadar, aşmamız gereken bazı sorunlarımızın olduğu muhakkaktır. Türkiye Türkçesi bile, geçmişte Fransızcanın, günümüzde ise, İngilizcenin karşısında kan kaybetmektedir. Bunun nedeni, bu dildeki literatür sayısının yetersiz olmasıdır. Amerikan Kongre kütüphanesinde 29 milyon kaynak eser, Rus kütüphanelerinde ise 16 milyondan fazla kaynak eser varken, Türkiye’de bu sayılar düşük kalmaktadır.

         

        Bizlerin bile bir akademisyen olarak İngilizce bilmeden akademik çalışma yapamamamızın nedeni, literatür altyapımızın yetersizliğidir. Bu yüzden bırakın ortak dil meselesini, Orta Asya Türkçeleri Rusça karşında kan kaybederken, Türkiye Türkçesi de İngilizce karşısında kan kaybetmektedir.

         

        Dilde birlik konusunda, belirtilmesi gereken diğer bir husus da, Türk Dil Kurumu gibi kurumların Türk Cumhuriyetlerindeki benzer kurumlarla işbirliği içinde olmasıdır. Yapılacak verimli işbirliği, belki dilde birlik olmaya zemin hazırlayacaktır.

         

         

        Fikirde Birlik Üzerine

         

        Fikirde birlik dediğimiz şey, aslında vizyon birliğidir. Aynı noktaya bakabilmek ve ortak çıkarları görebilmektir. Peki, bu bakış açısı nasıl sağlanır?

         

        Şu anda gözüken o ki, ortak tarihi geçmişimiz var, ancak ortak tarih bilincimizin varlığından pek söz edilemez. Girişte bahsettiğimiz şekilde ortak duygu ve düşünceyi tesis etmenin ilk şartı, ortak tarih bilincine sahip olmaktır.

         

        Genel olarak Türk toplumlarının tarih bilincini gözden geçirdiğimizde, tarih konusuna da herkesin kendi nokta-i nazarından baktığını gözlemlemekteyiz. Örneğin, Kırgızistan’daki tarih yazıcılığı, diğer Türk boylarının tarihi geçmişinden bağımsız gelişmiş gibi bir izlenim yaratmaktadır. Türk boylarının tarihi o kadar iç içe girmiş ki, her bir Türk boyunu bağımsız olarak incelemek mümkün değildir. Ayrıca tarihteki Türk devletlerinin isimleri Göktürk Kağanlığı, Kırgız Kağanlığı, Uygur Kağanlığı gibi isimlerle anılsa da bu devletlerin halkları kendi aralarında çok geçirgen olmuştur. Yani bir Göktürk devleti çatısı altında Uygurlar da aktif olarak vardı, Oğuzlar da ve hatta Kırgızlar da aktif olarak vardı. Bu muazzam tarihi mirası paylaşmak, devlet tecrübesi konusunda bir derinliğe sahip olmak varken, Göktürklerin Kırgızları istila edip yönetmiş olduğu izlenimi bırakacak şekildeki yaklaşım, ortak tarih algısına zarar verdiği gibi, paha biçilmez mirastan mahrum kalmayı da beraberinde getirmektedir.

         

        Tabii burada bir hususu da belirtmek gerekir ki, o da Türk isminin sulanmasıyla ilgili bir durumdur. Eskiden “Türk” denilince hem Batı’da hem de doğuda tüm Türk halkları anlaşılırdı. Günümüzde ise, “Türk” denilince, sadece Türkiye Türkleri anlaşılmakta ve siz herhangi bir Türk Cumhuriyetine gidip, “siz Kırgız Türkü, ya da siz Kazak Türküsünüz, dolaysıyla hepimiz Türküz” dediğiniz zaman, “hayır ben sadece Kırgız’ım ya da ben sadece bir Kazak’ım” gibi cevaplar alabilmektesiniz. Hâlbuki Slav boylarında bu durum böyle değildir. Bir Rus’a ya da bir Ukraynalıya “sen Slavsın” dediğiniz zaman “gayet tabii” cevabını alırsınız. Bu durum, Türkiye açısından pek sorun yaratmayabilir, hatta diğer Türk boylarını kendilerini aynı soydan, hatta kendileri gibi birer Türk olduğu bilincinde olması Türkiye toplumu için birer motivasyon kaynağıdır. Ancak bu durum, milli arayış içerisinde olan diğer Türk boyları için böyle değildir. Tabii ki bu durumun, birçok tarihsel ve sosyo-politik nedenleri var. Bu nedenlerin hangileri olduğuna fazla girmeyeceğiz, ama bir empati yapacak olursak, yeni devletlerini kurmuş ve kimlik inşası konusunda belirli politikaları izlemekte olan toplumda “siz Türksünüz” derseniz, onun Türk boylarından biri olduğu değil, doğrudan Türkiye Türkü olduğunu söylüyormuşsunuz gibi algılanabilir. Tarihte bir oğuz boyunun varlığını bilmekle beraber, Türkiye’nin kurcularının Oğuzlar olduğunu, hatta İslamiyet’ten sonra bu toplumların Türkmenler olarak anıldığı bile tam olarak bilinmemektedir. Her ne kadar Türkiye’de kurucu unsur Türklerin Oğuz boyları olsa da genel kimlik adımız olan Türk adıyla da büyük mirastan pay alabilmektedir. Bizim de genel Türk kimliği ile daha büyük bir kültürel mirastan milli motivasyon için yararlanabilmemiz lazım. Belki yukarıdaki tespitler pek hoşumuza gitmeyebilir, ancak fiili durumu doğru analiz edemez ve diğer Türk boylarıyla aramızda bir empati kuramazsak, atacağımız adımlar da sonuçsuz kalabilir. Bizce ortak tarih bilincinin sağlanması, bunun gibi tereddütleri ortadan kalkmasına yardımcı olabilir. Bu bakımdan, tarihçiler, sosyologlar ve diğer akademisyenlerin bu konuyu etraflıca tartışmasında fayda var diye düşünüyoruz.

         

        Fikirde birliğin sağlanması açısında önemli olan diğer bir husus da ortak kültür mirasının benimsenmesi ve paylaşılması sorunudur. Şunu da peşinen belirtelim ki, Türkiye’de bu konuda fazla sorun olmadığını düşünüyorum. Çünkü Farabî’den Füzülî’ye kadar herkes Türk’tür ve bu da Türk toplumu açsından çok güzel motivasyon kaynağıdır. Ancak diğer Türk Cumhuriyetlerinde ya redd-i miras edercesine ilgisizlik ya da aşırı sahiplenip, diğer Türk boylarına kaptırmama yarışı içerisinde olma gibi bir durum söz konusudur. Örneğin Alişir Nevai, Özbekistan’da “Özbek edebiyatının kurucusu” şeklinde aşırı sahiplenirken, Kırgızların da Yusuf Has Hacip’i, Kazakların da Farabî’yi aşırı sahiplenmeleri bilimsel anlamda da ispatı mümkün olmayan bazı iddialara ve bazı çıkmazlara sokmaktadır. Dünya uygarlığına çok büyük katkılar yapmış bu şahsiyetler, ortak tarihi mirasımız olmalı ve onların bıraktıklarını ortak değerlere dönüştürebilmeliyiz.

         

        Bir de fikirde birlik açısından kültür konusu var ki, ortak kültürel değerler, aslında fikirde birliğin bizce belkemiğidir. Bence toplumlar ortak kültürel değerlere sahip olmalarıyla fikirde birliği oluşturabilmekte, aynı noktalara ve aynı hedeflere bakabilmekte, kısaca ortak vizyon geliştirebilmektedir.

         

        Toplumsal davranışları etkileyen, aslında toplumların kültürel yapılarıdır. Bir ilahiyatçı ve bir hadis ve sünnet araştırmacısı olarak kendi alanımızdan örnek vermek gerekirse, İslam toplumunu mağripten Endonezya’ya kadar bazı ortak davranışlar sergilemesindeki temel etkenin Kuran’dan çok ortak Sünnet mekanizması olduğu, konunun uzmanlarınca bilinmektedir. Bu yüzdendir ki, Batı’nın Orta Doğu ve diğer İslam bölgelerindeki sömürge faaliyetlerinin yoğun olduğu 1850-1950 yılları arasında Hadis ve Sünnet çalışmaları, diğer Kur’an alanında yapılan araştırmaların sayısını geçmiştir. Çünkü Sünnetin, Müslümanlar arasında sadece din ve inanç birliğini değil, ortak kültür ve ortak davranış birliğini sağlayan bir mekanizma olduğunu adeta “keşfetmişlerdi”[i]. Ve bu nedenledir ki Sünnet kelimesi, Batı dillerine “tradition” yani “gelenek” şeklinde çevrilmiştir.

         

        Türk dünyasında dini inançlar farklı farklı olabilir ve her inanca saygı duyulması da gereklidir. Burada parantez açarak şu hususu da belirtelim ki, birlik olayına dogmatik duygularla yaklaşmak, bizce bir başarı getirmez. Bir ilahiyatçı olarak, dini duyguların fazla ön plana çıkarıp, bu konuya yaklaşılmasının taraftarı değiliz. Bizim amacımız gerçekten bir birlik oluşturmak mı yoksa diğerlerini kendimize “yontmak” mı? Hele ki Türkiye içinde bile dini birlikten bahsedilemezken, örneğin Alevilik, Sünnilik meselesi gibi, İslami kültürden etkilenmişlik seviyesi farklı olan Kırgızistan ve Kazakistan gibi ülkelerde bu duygularla hareket etmek, pek başarı getirmez.

         

        Ancak kültürel emperyalizme karşı, kültürel yozlaşmaya karşı zaten kökünde bir olan kültürel altyapımızı yeniden güçlendirmeli, ortak davranış ve ortak vizyon açısından Altaylardan beri var olan köklü kültürümüzü bir ahenk mekanizması olmasını sağlamalıyız. Gagavuz Türkleriyle farklı inançlarımıza rağmen, ortak davranış sergileyebiliyorsak bunu yine ortak kültürel altyapımıza borçluyuz. Ancak küreselleşen dünyada, kültürümüz üzerine düşen bazı pasları kaldırıp, bağışıklık kazandırmamız gerektiğini de düşünmekteyiz.

         

         

        İşte Birlik Üzerine

         

        Bizce işte birlik, eğitim alanından başlanmalıdır. Bugüne kadar eğitim ve öğretimde işbirliğimiz olmadı mı? Oldu, ancak planlama ve ihtiyaca dayalı işbirliğinden yoksun bir şekilde ilerledi demek mümkün.

         

        Örneğin, Kırgızistan’da bağımsızlığın kazanılması ve milli kimlik inşası sürecinde, üretim, sanayi, haberleşme, ulaştırma, kısaca teknik alanların tümünde yetişmiş eleman sıkıntısı çekildi. 1989 yılına kadar resmi statüsü olmayan Kırgız dili, ülkede tek geçerli dil yapıldı. Ancak bu süreçte, yukarıda saydığımız alanların çoğunda Rus kökenli vatandaşlar görev yaptığı için ve ülke bağımsızlığından sonra bu vatandaşlarımızın ana vatanlarına göçlerinin başlamasıyla birlikte birçok alanda uzman eleman sıkıntısı çekildi. Yeri geldiğinde, devlet televizyonunda kameramanlık yapacak eleman sıkıntısı bile yaşandı. Dolaysıyla bu eleman sıkıntısının önüne geçmek için, “ana dili Kırgızca olmayanların beyin göçünün önüne geçmek için” 2001 yılında anayasamızda yapılan değişiklikle Rus diline “resmi dil” statüsü verdik. Tabii ki bu dilin resmi dil yapılmasında diğer sosyo-politik nedenler de mutlaka mevcuttu, ancak bahsettiğimiz neden en öne çıkanıydı.

         

        Bu tabloya göre, eğitim-öğretimin de bir planlaması, hele ki Türkiye gibi bir ülkeye öğrenci gönderilecekse, kontenjanların bu ihtiyaca göre belirlenmesi, öncelikli alanların mühendislik gibi fen bilimlerine yönlendirilmesi, öğrenci değişimini daha da verimli kılacağına inanıyorum. Bu arada sosyal bilimlerde eğitim görecek öğrenciler gönderilmesin gibi bir tavrın tabii ki içinde değiliz. Mutlaka o alanlarda da öğrenci değişimi olmalı. Ancak yüksek ihtisas yapmayacaksa, sadece lisans okuyacaksa, örneğin beden eğitimi öğretmenliği gibi alanlarda yurt dışında öğrenci göndermenin pek mantıklı olacağını düşünmüyoruz. Tabii ki böyle düşünmemiz, bunun gibi meslekleri küçümsediğimiz için değil, bu mesleklerin yurt dışında kazanılmasının ülke içinde kazanılmasında bir farkı olmayacağı içindir.

         

        Türk Dünyasının kalkınması açısından stratejik ve ekonomik işbirliği “İşte birliğin” en önemli noktasını oluşturmaktadır. Örneğin Kırgızistan gibi ülkeler karasal anlamda çok içeride kalmaktadır. Bu yüzden Kırgızistan’daki sosyal çalkantıların tek nedeni kötü yönetimler değildir her zaman. Bu yüzden de mal ve hizmet üretiminde ihracat ve ithalat sorunu yaşamaktadır. Bu sorunu aşmak için, diğer Türk cumhuriyetleriyle karşılıklı güven ve iyi niyete dayalı bir işbirliğine ihtiyaç olduğu kesindir. Asıl “dilde, fikirde ve işte birlik” bu noktada çok anlam kazanmaktadır. Örneğin Kırgızistan karasal anlamda aşırı içeride olmasının dezavantajını Kazakistan ve Özbekistan gibi ülkelerle karşılıklı işbirliğiyle aşabilir. Kazakistan gibi ülkelerin demiryolu ve diğer ulaşım ağını kullanarak Rusya gibi geniş pazarlara açılabilir. Hatta Kazakistan üzerinden Batı ve Türkiye pazarına da açılabilir. Yine Özbekistan ve Türkmenistan gibi ülkelerin ulaşım ağlarını kullanarak İran gibi, Orta Doğu gibi geniş pazarlara açılabilir. Benzer şekilde bahsettiğimiz bu ülkeler de Kırgızistan koridorunu kullanarak Çin gibi büyük bir ekonomiye açılabilir. Yeter ki aralarındaki işbirliği anlaşmalarıyla gümrük sorunu, vize sorunu ve mal güvenliği gibi konulardaki sorunlar çözülsün.

         

        Bunun gibi sorunlar çözülmediği için Türk Dünyasında işbirliği, yüzeysel kaldığını üzülerek söylemek durumundayız. Örneğin Kırgız Cumhuriyeti Milli İstatistik Komitesinin verilerine göre, Türkiye Kırgızistan’ın ithalatında sahip olduğu 2,3’lük payla Rusya, Kazakistan, Çin Halk Cumhuriyeti, ABD ve Ukrayna gibi ülkelerden sonra 7. Sırada gelmektedir. Türkiye’nin Kırgızistan’dan ithalatı ise,13 milyon doları fazla geçememektedir.

         

        İşte birliğin diğer bir önemli ayağı, askeri alanda işbirliğidir. Bizce bu konu yeterince ele alınıp ortak işbirlikleri yeteri kadar geliştirilememiştir. Türk Cumhuriyetlerinin birbirlerinden bazı konularda ortak hareket etme beklentileri vardır. Örneğin, Türkiye Kırgızistan’dan Çin karşısında ortak hareket etmesini beklerse, bazı aşamalar kaydedilmeden bunun mantıksal karşılığı olmaz. Çünkü 5 milyonluk Kırgızistan’ın karşısında 1 milyar 340 milyonluk bir Çin var ve yine gayrisafi yurtiçi hâsılası toplam olarak 12 milyar olan Kırgızistan ve bunun karşısında gayrisafi yurtiçi hâsılası 10 trilyon Amerikan doları olan Çin vardır. Yani aradan her bakımdan bir uçurum var.

         

        Peki, ne zaman ortak hareket eder, ortak ekonomik altyapı ve ortak güvenlik sistemi kurulduğunda ortak hareket edilebilir? Bu aşamalar kaydedilmeden, Kırgızistan’ın en uzun kara sınırının bulunduğu Çin, Kırgızistan’ı işgal etse, diğerlerinin Çin büyükelçiliği önüne siyah çelenk bırakmaktan başka bir şey elinden gelmez.

         

        Bu yüzden, askeri alanlarda da uzun vadede işbirliğine mutlaka daha çok ihtiyaç duyulacaktır. Kaldı ki, Türk boyları eskiden beri askerliği sanat derecesinde yapabilen ender milletlerdendir.

         

        Kısaca, eğitim-öğretim, ekonomi ve askeri alanlarda işbirliği yapılması, işte birlikle ifade edilmek istenen düşüncenin temel noktalarıdır diyebiliriz.

         


        


        

        [i] Geniş bilgi için bkz. Dr. Mehmet GÖRMEZ, Klasik Oryantalizmi Hadis Araştırmalarına Sevk Eden Temel Faktörler Üzerine, İslâmiyât III (2000), Sayı 1, s. 11–31


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele