Malazgirt’ten Şeyh Sait’e Bakarken

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

        Malazgirt Zaferi 1071’de yaşandı. Süleyman Şah liderliğinde Anadolu Selçuklu Devleti, İznik’i başkent kabul ederek, 1077’de kuruldu. Yaşanan hadise oldukça mühimdir. Tarihin farklı dönemlerinde gözü pek orduların büyük medeniyetleri talan ettikleri, devletlere onulmaz sarsıntılar yaşattıkları olaylarla benzer bir yanı yoktur. Gelenler, coğrafyanın etnik, dini, hukuki, siyasi vasfını değiştirmişlerdir. Altı yıl gibi kısa bir sürede Bizans imparatorluğu mülkiyetindeki topraklara Türk – İslam mührünü vurmuşlardır. Siyasi coğrafyaya Türkiye adının verilmesi de Bizans’la aynı medeniyet dairesine mensup müelliflere nasip olmuştur.

         

        Modern dönemlerde politik duruşunu tarihen meşrulaştırmak isteyen kimi münevverler, XI. asırda izine rastlanmayan bazı etnilerin Türklüğüne hükmederek büyük dönüşümü perdelemek istemişlerdir. Vesayet altında tuttukları milletin kıymet sistemiyle aralarındaki mesafe, onları böylesi hurafelere itmiş olsa gerektir. Zira İslam öncesi dönemlere atfedilen parlaklığın hatırı sayılır bir kitle tarafından kabul edildiği muhayyel güne kadar iktidarda kalmak zaruretini “aydınlanma”nın gereği gibi takdim eden bu zevatın, demokratik süreçlerle iktidara geldiği görülmemiştir.[1] Hâlbuki mesele Köprülü’nün dokunduğu, Yinanç’ın derinlemesine tahlil ettiği ve nihayet Turan’ın vesikaya bağladığı gibi Türk muhacereti idi ve kökleri X. asrın son çeyreğine kadar uzanmakta idi.[2] Tekraren, gelenler, medreseleri, tekkeleri, zaviyeleri, kervansarayları ile geliyorlar; bu toprakların tanımadığı pek çok tarım ürünlerini ekiyorlar, kendilerine has hukuk ve mülkiyet düzenini yerleştiriyorlardı. Olan biteni Hacı Bayram’ın şu dizeleri özetler:

         

        “Nagehan (ansızın) bir şara (şehir) vardım

        Ol şarı yapılır buldum

        Ben dahi yapılır oldum

        Taş ü toprağ arasında”

         

        Güngör, bu dizelerin, büyük muhaceretin ardından Anadolu’ya gelen dağınık Türkmen kitlelerinin nasıl milletleştiğinin veciz bir ifadesi olduğunu söyler.[3] Peki, Kürtler, bu tarihi oluşun dışında mıdırlar? XIX. asrın son çeyreğinde, ayrılıkçı münevverlerin öncüsü konumundaki bazı isimler, bu soruya evet yanıtını vermişlerdir. Ali Bedirhan’a göre, Kürtler İrani bir soydan gelirler. Dersimi nazarında ise “Ermeniler ile Kürtler aynı ırkın evladıdırlar…” Gene ona göre iki unsurun bir zamanlar Zerdüşt olmaları da aralarındaki yakınlığa bir karinedir.[4]

         

        Bedirhan – Dersimi çizgisinin bugün bir hayli takipçisi vardır; fakat Malazgirt’ten Şeyh Sait’e uzanan tarih, böyle şekillenmemiştir. Büyük zaferde verilen destek bir yana İran ile Osmanlı arasında kalan Kürtler, neden Devlet-i Aliyye’den yana tavır koymuşlardır ve Şubat 1925’e kadar bölgede bir kıpırdanma neden olmamıştır?

         

        1517’de Şark’taki “mir”lerin İdris-i Bitlisi (1452 – 1520) kanalıyla Osmanlı Devleti’ne bağlandığı bilinen bir husustur. Aslında bu durum bile yaşanan içtimai bütünleşmenin ilanından başka bir şey değildir. Malum, klasik dönem Osmanlı ulemasının yetiştiği medreseler, Nasreddin Tusi (1393 – 1449), Seyyid Şerif Cürcani (1340 – 1413) gibi âlimler vasıtasıyla Fahreddin Razi (1149 – 1209) ve İmam Gazali’ye (1058 – 1111) bağlanan bir geleneğin temsilcisi olmuştur.[5] Molla Gürâni’nin (1410 – 1488), Ebussuud Efendi’nin(14901574) Kürt kökenli olması dönemin büyük hükümdarlarına bir şey anlatmıyordu. Onlar, tıpkı devlete tabi olan mirler gibi, Hacı Bayram’ın tasvir ettiği oluşun içinde idiler. Bitlis’teki “Kürt emiri”nin çocuğunu yetiştirmek istediği değerler dünyası ile Topkapı’daki padişahın şehzadesinde görmek istediği şahsiyet bütünlüğü arasında bir fark yoktu. Aynı silsilenin devamından icazet almış ulemanın eğitiminden geçiliyordu. Nefis terbiyesinde bir yol olan tekkeler de böyle idi. Yavuz Sultan Selim Han (1512 – 1520)’ın boş fermana mührünü basıp Bitlisi’ye vermesinde bir sakınca yoktu. Osmanlı’nın Şark vilayetleriyle kurduğu ilişki, İngiltere’nin İskoçya, İspanya’nın Bask – Galiçya – Katalan, Fransa’nın Korsika ile ilişkisine benzemiyordu. Ayrı bir kilise, ayrı bir krallık, ayrı bir hukuk, ayrı bir eğitim ve ayrı bir insan unsuru burada gözükmüyordu.

         

        Malazgirt sonrası Şark ticaret yolları üzerinde kurulan huzur iklimi de bölgedeki hayatı olumlu yönde etkilemiştir. XVIII. yüzyıla kadar, azalarak da olsa etkileri devam eden bu süreçte yalnızca İstanbul, Bursa, İzmir değil Sivas’tan Amasya ve Trabzon’a; Diyarbakır – Halep’ten Erzurum’a uzanan bir hatta refahın yaşandığı şehirler yükselmiştir. Coğrafi keşifler sonrası ticaret yollarının değişmesi, şarkta İran, kuzeyde Çarlık Rusya’sı, batıda Avrupa ile yıpratıcı harplere giren devletin iktisadi nizamını sarsmıştır. 1870’lerden itibaren başlayan Ermeni terörü de bölgedeki huzur iklimini ortadan kaldırmıştır.

         

        Şark vilayetleri derin bir iktisadi vakumun içinde iken II. Mahmut’la birlikte şiddetlenen modernleşme arayışlarının neden olduğu yol kazaları, oldukça düşündürücüdür. Merkezden atanan memurlar, ayana, eşrafa, aşiret reisine galebe çalarsa Karlofça (1699) sonrası yaşanan geri çekilme duracak zannedilmiştir. Otoritenin memurlaşmasından ziyade, modernleşmeyi finanse edecek girişimci orta sınıfların temayüz edeceği bir vasatı kurmak çabası, hiçbir zaman görülmemiştir. Turhan’ın “mecburi kültür değişmeleri” ile tavsif ettiği bu sürecin nihai çıktısı Batı’da ve büyük şehirlerde okuma yazma bilen geri kalmış bir kitle, Şark’ta mirlerin çekildiği, aşiret reislerinin sarsıldığı bir boşlukta memurların değil, şeyhlerin otoritesine terk edilmiş bir kalabalık olmuştur. Bu süreç Şeyh Sait’i isyan liderliğine taşıyan çerçeveyi de resmeder.[6]

         

        Şeyh Sait Efendi, Zaza’dır. Zazalar, Kürtlerde görülen güçlü aşiret bağlarını yansıtan mirlere değil, İslami ilimlerde öne çıkan medrese ulemasına sahiptir. Babası Şeyh Mahmut, dedesi Şeyh Ali Septi’den miras kalan bir geleneği temsil eden Sait’i atalarından farklı kılan hususiyet, bölgedeki otorite boşluğudur.[7] Modernleşmenin bürokratları, aşiret yapılarını sarsarken, sosyal hayatı da derin bir boşluğun içerisinde bırakmışlardır. İşte Şeyh Efendi karizmasını buradan devşirmiştir. O, yüz yıl önceki muadillerinden farklı olarak yalnızca manevi yolculuğunu tamamlamak isteyenlerin mürşidi değildir. Evlilik, boşanma, miras, kan davası, aşiretler arası anlaşmazlıklar, ticaret davaları Şeyh’in tekkesinde çözümlenir olmuştur. Hınıs’tan Halep’e uzanan bir hatta hatırı sayılır bir etkisi vardır. Emrindeki 120 çoban, binlerce koyunun ticaretini bu güzergâhta Şeyh Efendi adına yapmaktadır ve Şeyh Efendi, Mütareke sonrası, bölgede taban bulmak isteyen Kürt hayali cemaatçilerinin kancasını attıkları bir tiptir.

         

        Mustafa Kemal Paşa liderliğinde verilen Milli Mücadele başarıyla neticelenmiştir. Şark vilayetlerine bir kâbus gibi çöken Ermeni terörü de halledilmiştir. 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırılmış, dini hayatın işleyişine ilişkin yeni düzenlemelere gidilmiştir. Şark’taki yapıyı çok iyi bilen Kazım Karabekir Paşa gibi isimler bölgeden çekilmiştir.[8] Bunlar, nokta nokta kurtarılmış bölgeler kurarak, büyük devletlerin müdahalesine davetiye çıkartmak isteyen Kürt hayali cemaatçilerinin iştahını kabartan gelişmelerdir. Öyle ya, yüz binlerce Müslüman’ın Ermeni terörüne kurban verildiği bir dönemde Dersimigillerin “Durun! Siz kardeşsiniz. Türkler düşmanınız.” nidalarını kim duyacaktı?[9] Nitekim Karabekir Paşa’nın emrinde cihat eden Yüzbaşı İhsan Nuri, Miralay Cibranlı Halit, Şeyh Şerif, Şeyh Abdullah gibi isimler, tam da bu süreçte ayrılıkçı bir yapılanma olan AZADİ’ye ve daha sonra Hoybun’a devşirileceklerdir. Pozitivizmin ve Darwinizm’in tesirindeki münevverlerin kontrolünde olan ayrılıkçı yapılar şeyhleri peşine takabilecektir.[10]

         

        AZADİ’nin ilk teşebbüsü, 4 Eylül 1924’te, Nesturi isyanını bastırmak üzere Beytüşşebap’a sevk edilen 18. Alay’daki subayların emrindeki askerlerle birlikte dağa çıkartılması talimatıyla olacaktır. Alaydaki subay ve askerlerin büyük bir bölümü Kürt kökenliydi. İhsan Nuri, örgüt adına hareket ediyordu. Onun emriyle asker dağa çıkacak, bölgedeki aşiretler de destek verecek, öyle ya onlar da Kürt, kurtarılmış bir bölge ilan edilecek, hemen yanı başlarında bulunan İngilizler devreye sokulacak ve “Kürt sorunu” uluslararası bir mesele olarak halledilecekti. İsyancılar böyle düşünüyordu. Ne alaydaki Kürt askerler ne de bölgenin Kürt aşiretleri umulan desteği vermedi. Subaylar soluğu Irak’ta İngilizlerin yanında aldılar.[11]

         

        Bölge, zorlu bir süreçten geçerken Şeyh Sait Efendi, ayrılıkçı örgütün önde gelenleriyle temas halindeydi. Mevlana Halidi Bağdadi (1776 – 1827)’nin tecdidini yaptığı Nakşibendîlik yolunun Bingöl ve çevresindeki temsilcisi olarak İstanbul’daki Kürdistan Teali Cemiyeti artıklarıyla teması vardı; ama tarikatın mühim ismi Mustafa Fevzi Efendi (1851 – 1926) ile bir tanışıklığı yoktu. Elmalılı Hamdi Yazır (1878 – 1942), Konyalı Mehmet Vehbi Efendi (1862 – 1949), Süleyman Hilmi Tunahan (1888 – 1959) bir yana Bediüzzaman Said Nursi (1878 – 1960) ile bile bir ilişkisi yoktu.[12]

         

        Şeyh Efendi, Beytüşşebap hadisesi ardından tutuklamalar başlayınca telaşa kapıldı. Örgütün önde gelen ismi Cibranlı Halit, akrabasıydı. Cezaevinden haber gönderdi. Şeyh Efendi, Ankara’da olup bitenlere zaten öfke duyuyordu. 1924’ün son aylarını Hınıs’tan Halep’e uzanan bir hatta kendisini seven insanlarla temas kurarak geçiren Şeyh Efendi, 4 Ocak 1925’te Kırıkhan’da, isyan fetvasını kaleme aldı. Arapça yazılan metin şöyledir:

         

        “Kurulduğu günden beri Din-i mübin-i Ahmedi’nin temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kur’an’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslam’ı sürdükleri için gayr-ı meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerine farz olduğunu, Cumhuriyetin başında bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının Şeriat-ı Gara-yı Ahmediyyeye göre helal olduğu…”[13]

         

        Şeyh Sait, ciltler dolusu eserler vermiş âlimlerin göremediğini görmüş ve kendisine inanan binlerce insanı cepheye sürmüştür. Bingöl ve çevresi zaten Şeyhi seviyordu. Buradaki bürokratlar bile kendisine hürmet ediyordu. Ya Diyarbakır, Elazığ, Muş, Dersim?... 1925’in Şubat’ında başlayan ve Mart’ın sonuna kadar devam eden olaylar esnasında örgüt, bir Kürt isyanını kotarabildi mi? Şeyh Sait’in adamları Elazığ’a girdiğinde, ilk gün, bölgenin Türkmen ahalisi, İslami hassasiyetlerle olsa gerek, ses çıkarmadı. İkinci gün, olaylar yağmaya dönüşünce halk, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yerel seçimlerde adaylığını da yapmış olan, yörenin önemli isimlerinden Nuri Efendi’nin liderliğinde isyancıları püskürtmüştür. [14] Dersim havalisine yönelenleri de ne hikmettir ki yıllardır devletle problemli olan aşiret önderleri bölgeye sokmamıştır. Şeyh Efendi Diyarbakır’a açtığı cephenin komutanlığını üstlenmesine rağmen, şehre girememiştir. Bölgenin Kürt ahalisi umduğu desteği vermemiştir. Hal böyle olunca isyan, uzunluğu 200 km, genişliği 150 km olan dar bir alana sıkışıp kalmıştır.[15] Bu ifadelerden 15–20 bine yakın insanın hayatını kaybettiği hadiselerin küçümsendiği anlaşılmamalıdır.[16] Türkiye’deki hürriyetperver siyasetin ucu açık bir tek parti otoriterliğine havale edilmesi bile isyanın tahribatını ortaya koyar. Burada dikkat çekilmek istenen husus, 1990’lı yıllardan itibaren akademik literatüre dahi bulaşan, “Kürt isyanları” söyleminin mezkûr olayı izah edemediğidir. Malazgirt sonrası yaşanan süreçte bir Kürt krallığı, Kürt prensliği, özerk bir Kürt bölgesi var idi de Cumhuriyet ortadan mı kaldırdı? Osmanlı’nın Şark vilayetlerini oluşturan coğrafyada Bask bölgesini, İrlanda’yı, İskoçya’yı, Korsika’yı andıran ayrı bir hukuk, ayrı bir dini teşkilat mı vardı? Bütün bunlar bir yana Şeyh Sait, Kürtçü dergilere makaleler gönderen bir ayrılıkçı mıydı? Sahi, Şeyh Sait Kürt müydü? Bütün bu sorulara evet diyemeyen bir kalemin, olan biteni “Kürt İsyanı” olarak nitelemesi için siyasi Kürtçülüğün müridi olmasının yetmeyeceği düşünülmektedir. Bu iddiayı dile getirenlerin sığındıkları en temel gerekçe isyan sonrasında bölgede elim hadiselerin yaşanmaya devam etmesi olmuştur. Öyle ya bölgede bir “Kürt sorunu” yoksa isyanlar neden bitmedi? Gerek tedibin bu kadar sancılı olması, gerekse Ağrı’dan Dersim’e uzanan olayların nasıl tetiklendiği hususunu anlayabilmek için, Kürt hayali cemaatçilerinin örgütlü mücadelelerinin yanı sıra Fethi Bey’den sonra gelen İsmet Paşa kabinesinin kimi uygulamalarına bakmak gerekir. Bunlar ayrı bir çalışmanın konusunu oluştursa da dönemin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Bey’in 1926 Kasımı’nda İngiltere’nin Ankara’daki elçisine söylediği sözler sürecin genel çerçevesini sunar gibidir:

         

        “Kürtlerin durumu söz konusu olduğunda kültürel düzeyleri ve anlayışları o kadar kıttır ki, bu yüzden bunların genel Türk siyasi yapısına asimile edilmeleri mümkün değildir. Amerikan Hintliler gibi (Clerk bununla bakanın Amerikan Kızılderililerini kastettiğini söylüyor) yok olacaklardır. Zira yaşam için gerekli ekonomik mücadelede Kürt bölgelerinde yerleştirilecek çok daha ileri ve kültürlü Türklerle rekabet edemezler.”[17]  

         

        Evet, Malazgirt sonrası yaşanan süreç ve bu sürece münevver bakışı çok önemlidir.

         


        


        

        [1] Mısır’dan Mezopotamya’ya, Anadolu’dan Roma’ya uzanan medeniyet akışının tohum yükleyicisi olarak “Türk” öznesine yapılan gönderimler, kulağa ne kadar hoş gelirse gelsin, tarihi, içtimai, siyasi olarak Türk olgusunun reddinden başka bir anlama gelmemektedir. Biyolojik materyalizmle malul münevverlerin iktidar aparatı olarak işlev gören bu yaklaşımların değerlendirilmesi için bkz., Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap Yay., İstanbul 2012, s.363 – 379. Gene bu yaklaşımların milliyetçi bir bakışla tenkidi için bkz., Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Ötüken Yay., İstanbul 2003, s.300. 


        

        [2] M. Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ötüken Yay., İstanbul 1981, Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi, Selçuklular Devleti, İÜY, İstanbul 1944, Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Boğaziçi Yay., İstanbul 1993.


        

        [3] Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yay., İstanbul 1993, s.197.


        

        [4] Celadet Alî Bedirhan., Kürt Sorunu Üzerine, Avesta Yay., İstanbul 1997, s.10, Nuri Dêrsimi, Hatıratım, Doz Yay., İstanbul 1999, s.37.


        

        [5] Kenan Yakuboğlu, Osmanlı Medrese Eğitimi ve Felsefesi, Gökkubbe Yay., İstanbul 2006, s.53.


        

        [6] Turhan’ın değerlendirmeleri için bkz., Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik, MÜİFY, İstanbul 1987, Garplılaşmanın Nesrindeyiz?, Bütün Eserleri I, Yağmur Yay., İstanbul 1980. Martin Van,Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, Çev.: Banu Yalkut, İletişim Yay., İstanbul 2003. s.333.


        

        [7] Şeyh Sait’in dini müktesebatını anlatan bir çalışma için bkz., Adem Karataş, Şeyh Said ve Alim ve Mücahid ve Şehid, Sena Yay., Kayna 1993, s.89 – 90.


        

        [8] Kalafat, bu noktada iki komutanın ismini zikreder: Karabekir Paşa ve Halit Paşa, Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar,Boğaziçi Yay., İstanbul 1992. s.211.


        

        [9] Öke, 1915 – 1918 arasında Ermeni terörünün 600.000’e yakın Kürt’ü öldürdüğünü söyler. Mim Kemal Öke, Musul – Kürdistan Sorunu (1918 – 1926), Bilge Karınca Yay., İstanbul 2002, s.15.


        

        [10] Hamit Bozarslan, “Türkiye’de (1919 – 1980) Yazılı Kürt Tarihi Söylemi Üzerine Bazı Hususlar”, Abbas Vali, Kürt Milliyetçiliğinin Kökleri, Çev.: Fahriye Adsoy, Ü. Aydoğmuş, S. Kılıç, Avesta Yay., İstanbul 2005, s.45.


        

        [11] Robert, Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı, Çev.: Bülent Paker, Nevzat Kıraç, Öz – Ge Yay., Ankara 1992, s.76 – 77. Ahmet Mesut,, İngiliz Belgelerinde Kürdistan (1918 – 1958), Doz Yay., İstanbul 1992, s.153. Bu isyanın değerlendirmesi için bkz.,Cemil Gündoğan, 1924 Beytüşşebap İsyanı ve Şeyh Sait Ayaklanmasına Etkileri, Komal Yay., İstanbul 1994.


        

        [12] Dava Dergisi, Şeyh’in isyanına Said Nursi’nin destek verdiği iddiasında bulunur. Nursi’nin “Şeyh Said ve rüfekası hakiki şehiddirler. Ben onların intikamını almışım.” dediğini rivayet etmektedirler. Melik Fırat gibi, ailenin yakınları da isyandan bir yıl önce buluştukları, Said Nursi’nin de isyan edilmesi görüşünde olduğu türünden nakillerle bu tarz iddiaları desteklemişlerdir. Bkz., Dava, Sayı: 28, Temmuz 1992, s.10 – 15; Dava, Temmuz 1991, Sayı:16. Nursi, 3 Mart 1925’ten sonra Van’daki Erek dağında, mağarada, talebelerine ders verirken yakalanmıştır. İsyan 13 Şubat’ta çıkmıştır. Bu kadar tasvip ettiği bir harekete neden katılmamıştır? Bunlar hanenin, İslami meşruiyet arayışları olarak görülebilir. Bkz., Mustafa İslamoğlu, Şeyh Said Ayaklanması, Denge Yay., İstanbul 1991, s.219. Saidi Nursi ve onun takipçileri, bu tarz iddiaları hep reddetmişlerdir. Bkz., Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Sözler Yay., İstanbul 1991, s.136 – 137; Halit Ertuğrul, Said Nursî’nin Destanlaşan Hizmeti, Nesil Yay., İstanbul 2006, s.123 – 130.


        

        [13] İslamoğlu, a.g.e., s.88.


        

        [14] Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi Kökenleri ve Gelişimi, Çev.: İ. Çeken, A. Duman, İletişim Yay., İstanbul 2009.s.415.


        

        [15] Selim Gökçegöz, Şeyh Sait İsyanı ve PKK Terör Örgütü Eylemlerinin Uluslararası Ortam Açısından Değerlendirilmesi, GKBHAKSAEM Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2008, s.4 – 26. İsyanın gelişimi ve tedibi süreci için bkz., Metin Toker, Şeyh Sait ve İsyanı, Bilgi Yay., İstanbul 1994.


        

        [16] Ergun Aybars, İstiklâl Mahkemeleri C.I-II, DEÜY, İzmir 1988, s.291. Jwaideh de çeşitli Kürtçü kaynaklara atıfla yakın rakamlar verir. Bkz., Jwaideh, a.g.e., s.408.


        

        [17] Chris Kutschena, Kürt Ulusal Hareketi, Çev.: Fikret Başkaya, Avesta Yay., İstanbul 2001, s.112. Bu yaklaşımların Kürt milliyetçiliğini beslediği hususunda bkz., Arnold J. Toynbee, Kenneth P. Kirkwood,Türkiye, İmparatorluktan Cumhuriyete Geçiş Serüveni, Çev.: Hülya Karaca, Birey Yay., İstanbul 2003, s.231.


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele