Âleme Hürmet

Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

        Eskilerin ‘nizâm-ı âlem’ olarak formüle ettikleri bir kavram vardır. Bunun tersi, âlemin fesada verilmesidir. Bizim kadim yazınımızda bu sözün ciddi bir ağırlığı vardır. Bu kavram şimdilerde çok daha farklı, dar bir çerçevede kullanılıyor. Hâlbuki kavramın kullanılış yeri, âlemdeki en küçük zerrelerden, seyyarelere kadar çok geniş bir kapsama sahiptir.

         

        Şimdilerde ‘çevrecilik’ anlamına da gelebilecek şekilde kullanılan bazı teşebbüslerin tamamı, pekâlâ nizam-ı âlem şeklinde anlaşılabilir. İçinde bulunduğumuz modern zamanlar, üretim miktarını arttırmak için her yolu deniyor. İnsan refahının arttırılması ve dünyanın imarı yönündeki faaliyetlerden kimsenin rahatsız olması düşünülemez.

         

        Fakat hemen belirtmek gerekir ki; bu yöndeki faaliyetler küresel iklim değişiklikleri de dâhil olmak üzere, hem insan varlığımızı hem de diğer canlı türlerinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Nasıl bir şey haddini aşınca zıddına inkılâp ederse, bu konuda da haddi aşmak anlamına gelebilecek bir yola girilmiş gibi bir vaziyet var ortada.

         

        Geçen yaz, bir teşehhüt miktarı memlekete, Ardalan yaylasına uğradım. Yüksekliğin iki binli rakımlara ulaştığı o zirvede, kendimi âdeta Yüce Yaratıcıyla diz dize gelmiş gibi hissettim. O ne güzellik, o ne ihtişam, o ne bekâretti Ya Rabbi!

         

        Oradan tekrar şehre, büyük kalabalıkların üst üste yığıldığı caddelerle kapitalizmin mabedi olan alışveriş merkezlerine döndüm. Egzoz dumanları ve fabrika bacalarının neşrettiği ağır metalik havanın gri rengine mahkûm olan insanların dünyasına indim. Güya medeniyete geri döndüm.

         

        Tabiatın kucağını yitirmekle dünya cennetinden kovulduğunun farkına varmayan insanlık, göklerle yarışa yeltenen yapıların içinde kayboluyor. Toprakla temasımız kesiliyor. İnsan yanımızı yitirdiğimizin farkında bile değiliz.

         

        Aslında bu sonuç makineyi yukarıdan kavrayan patronla, onun altında ezilen işçi de dâhil olmak üzere, her ikisini de esir alan makinenin hükümranlığından başka bir şey değildir. Mekanik bir hayata mahkûm olan insanlık nefes darlığı çekiyor.

         

        Daha insani bir ekonomik düzen kuramayan sistem, bitevi olarak köyleri boşaltıyor. Kırsal kültür denilen şey, neredeyse yok olmak üzere.

         

        Şehirlerin uzak noktalarında küçük yeşil bir adacık arayan insanlar, fıtrat-ı asliyelerine dönmenin özlemini yaşıyorlar.

         

        Şehirde yaşamanın maliyeti giderek ağırlaşıyor. Atıkların temizliği bile ciddi bir sıkıntı hâline gelmiştir.

         

        Toprak kirletiliyor. Şehirlerimiz kirletiliyor. Sınırlı miktardaki sularımız kirletiliyor. Küre can çekişiyor. Histeri hâlini almış bir çılgınlık içindeki insanlık, kendi sonunu hazırladığını akletmiyor.

         

        Eşyaya hürmet kayboldu. Büyük Gelenek’te bir taşın bile hakkı vardır. O hak ise, söz konusu taşın hak yolunda, en faydalı ve en verimli şekilde kullanılmasıdır. O taşı kötü bir yolda kullanan, o taşa da, kendisine de zulmetmiş olur. Ve yarın o taş, huzur-u mahşerde kendisinden davacı olacaktır. İnanç budur.

         

        Gereksiz yere kesilen bir ağaç, mahiyeti değiştirilen uranyum, genetik yapısıyla oynanan tohumlar, eziyet edilerek çalıştırılan hayvan; bunların tamamı, yarın bizden davacı olacak ve bu yüzden hesaba çekileceğiz.

         

        Mülkiyet hakkı tamam da bunları dilediğimiz gibi kullanma ve çevreyi kirletme hakkını nereden alıyoruz! Bir yığın baldırı çıplak, ellerine geçirdikleri imkânlara sonsuza kadar sahip oldukları yanılgısı, gurur ve kibriyle âlemi fesada veriyor.

         

        Eşyaya hürmet, onun asli sahibine hürmetle başlar.

         

         

         

          


Türk Yurdu Aralık 2013
Türk Yurdu Aralık 2013
Aralık 2013 - Yıl 102 - Sayı 316

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele