Siyasal Anlamıyla İslami Küresel Toplum Tasavvuru Üzerinde Bir Kere Daha Teemmül Etmek

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

        Ümmetin tek parça siyasal bir topluluk olarak tasavvuruna “ümmetçilik” denir. Bu nedenle modern İslami düşünce bakımından İslami Küresel bir siyasi toplum özlemi olan ümmetçilik, Müslümanların zihnini hep meşgul etmiştir. Bu ülkenin tüm Müslümanları siyasi meşrebi ne olursa olsun derece itibariyle de olsa ümmetçi bir dünya görüşüyle büyüdüler. Bu hedef hepimizi heyecanlandırmıştır. Ve romantik dava adamları için bu hedef, heyecan vermeye hâlâ devam ediyor; vermelidir de. Ancak reel şartlar karşısında bizlerin tarihi bir kere daha ve olabilecek tüm açılarıyla okumak ve yorumlamak mecburiyeti bulunmaktadır. Çünkü İslam tarihinin bu meseleyle ilgili sahneleri ve sırf bu meseleden neşet eden diğer müsellemâtı bu günümüzü de etkilemeye devam ediyor.

         

        Konuya şuradan bir giriş yapabiliriz: Ümmet, kadim ve sahih bir kavram olmakla beraber ümmetçilik kavramı bu vasıfları taşımaz. Ümmet kavramı kadim ve sahih olma niteliğini Kur’an’dan ve Hz. Peygamberden alır. Ümmetçilik ise tıpkı İslamcılık gibi modern zamanlara ait bir kavramdır; ona kadim/klasik dönemde rastlayamazsınız. Ve hatta İslamcılığı ümmetçilik olarak okumaz isek, ümmetçilik kavramı geçen yüzyılın ortalarında karşılaştığımız bir kavramdır.1 Kur’an-ı Kerim’de birçok kereler ümmet kavramı geçer: Genel olarak bir dindaşlar/müminler topluluğu olarak Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ümmete bir siyasal topluluk anlamı yüklenmediği gibi farklı anlamlarda da kullanılmıştır. Buradan hareketle tek bir siyasi toplum anlamıyla “ümmetçilik” kavramına Kitap’ta hiç rastlayamayız. Aynı şekilde hadiste de.

         

        Esasen şu tespiti yapmak zorunda kalıyoruz: Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Müslümanların akademik ve siyasal tartışma ortamına dâhil olan kavramın tazammun ettiği siyasal hedef ve form, tarihin hiç bir döneminde tahakkuk etmemiştir. Hakikaten insaflı ve dikkatli baktığımızda dünyadaki tüm Müslümanları tek bir siyasal yapı ve otorite altında toplayan/birleştiren bir dönemi Asr-ı Saadet ve onu takip eden birkaç yıl hariç görmek mümkün değildir. Asr-ı Saadet’de de görülmesi işin tabiatı icabıdır; zira doğduğu topraklardan genişleyerek büyüyen; Mekke ve Medine çekirdeğinden dışarıya doğru halkalar biçiminde genişleyen bu süreçte ulaşılan her coğrafya, merkezin etrafına bir kopma olmadan eklenmiş coğrafyadır ve doğal olarak böyle bir coğrafya siyasal olarak bir bütünlük arz eder. Dolayısıyla bu dönemde merkezden kopuk, uzak coğrafyalarda İslamlaşma olmadığı için bu dönem coğrafyası monoblok olarak görünür. Buna rağmen meselenin din ve siyaset boyutuna girildiğinde yine pürüzsüz bir yekpareliğe rastlanmaz. Hz. Peygamber zamanında var olan muteriz kabile ve sahte peygamberlerin çıkardıkları problemleri ihmal etsek dahi, Hz. Peygamberin irtihalinin hemen ardından yaşananlar, siyaseten de bize bir yekpareliğin olmadığını gösterir. Nitekim Hz. Ebubekir’in halife seçilmesindeki ihtilafları önemsiz addedersek, Hz. Ömer’in -halife sıfatıyla değil- mü’minlerin emiri sıfatıyla ve bir tür tayinle devlet başkanı olduğunu görmezden gelirsek ancak bu dönemi tek parça olarak kabul etmek mümkün hale gelir. Bununla birlikte, Hz. Osman’la başlayan, Hz. Ali ile devam eden ve İslam geleneğinin en büyük kırılmasını yaratan Kerbela olayını (ve onun hâlâ devam eden sonuçlarını) dikkate aldığımızda, ne devlet başkanı ne bir topluluk ne de siyasal coğrafya olarak, bu günkü siyasal anlamıyla ümmetçilik düşüncesinin tahakkuk ettiği tarihsel bir olaya ve döneme tesadüf edemeyiz.

         

        Tüm bunlara rağmen böyle bir dönemin; yani tek parça bir İslam coğrafyası ve ümmet birliğinin varlığının 750 yılına kadar var olduğunda ısrar eden görüşler de bulunmaktadır. Bu görüş sahiplerinin görüşlerini kabul etsek bile, bu dönemde yaşananlar, imam/halife/devlet başkanının, nasıl göreve gelmesi gerektiği konusunda bize nas olabilecek bir ölçü ortaya koyamamaktadır. Çünkü bu konuda ne Kur’an-ı Kerim’den ne de sünnetten bağlayıcı bir hüküm söz konusu olmamıştır. Bir nas olmadığı için Hz. Peygamberin vefatının ardından, kim ve nasıl başkan (halife/imam) olması lâzımdır, sorusuyla karşı karşıya kalınmıştır. Böyle bir nas olmadığı için Ensar, Muhâcire “bir sizden bir de bizden olsun” önerisini getirebilmiştir.2

         

        O gün sorun, kaynakların Hz. Ebubekir ya da Hz. Ömer tarafından söylendiğini belirttiği “Halife Kureyşten’dir” formülü (hadîsi) ile aşılabilmiş ve Hz. Ebubekir’e Peygamberden sonraki siyasi önder olması münasebetiyle halife denilmiştir.3 Nitekim müteakip devlet başkanı Hz. Ömer’in sıfatı halife değil Emir’ül Mü’minîn olacaktır. Bu sıfat daha sonra Hz. Osman ve Hz. Ali tarafından da kullanılmıştır. Halife sıfatının Müslüman dünyada kullanımı daha sonraki dönemdedir ve bu bazen hem dinî hem siyasî otoriteyi, bazen de sadece dinî otoriteyi temsil anlamında4 kullanılmıştır. Ancak belirtmek gerekir ki özellikle 750’den sonra ne tek parça bir İslam coğrafyası ne de onların dinî veya siyasî tek bir otoritesi olmamıştır. Nitekim tam bu yıllarda Endülüs’te bir başka siyasal topluluk ve onun başkanı, kadim coğrafyada ise bir başka siyasal topluluk ve onun başkanı vardır. Türkistan coğrafyası ise yeni yeni İslamlaşmaktadır. Bunların kendilerine halife demelerinin dinî bakımdan bir bağlayıcılığı olmadığı gibi, zaten kavram da siyasi bir sıfat olarak anlam ve fonksiyon kazanmıştır. Bu nedenle mesele sonraki dönemlerde fıkhın önemli meselelerinden biri haline gelmiştir. 5

         

        Buraya kadarki izahat ve tespitlerden sonra şöyle bir sonuca gelmemiz gerekiyor: Devlet, siyasal bir topluluk anlamında ümmet ve yine siyasal bir kişilik anlamında imam/halife/başkan meselelerinde; bunların ne, nasıl, kim olacaklarına/olması gerektiğine dair bizleri bağlayan bir nas bulunmamaktadır. Çünkü, eğer var olsaydı; yani tüm bu hususlara dair Kur’an-ı Kerîm’de ya da Hz. Peygamberin hadislerinde (sünnetinde) bizleri bağlayıcı bir nas/hüküm ya da hükümler söz konusu olsaydı; Emevî, Abbasî, Endülüs, Fatımî, Büveyhî, Selçuklu, Osmanlı hanedanları ve siyasal topluluk olarak farklı ümmet öbekleri, devlet biçimi ve siyaseti mümkün olamazdı. Olduysa bile biz şimdi bunların gayr-i İslami olduklarını tartışıyor olurduk. Keza bu hususlara dair Kur’an’dan ya da Hz. Peygamberden taayyün ve talimat edilen bir model bulunmuş olsaydı, Hz. Peygamberin irtihalinin ardından onun arkadaşları “şimdi ne yapacağız?” sorusunu sormazlardı. Buradan hareketle Sakif Meclisindeki uygulama bağlayıcı olamayacağı için, sonraki dönem yönetici seçimleri ya da yönetime gelme biçimleri kendi döneminin özgün şartları içerisinde olmuş; ancak bu uygulamalar dahi kendisini tartışma ve ihtilaflardan kurtaramamış; Emevilerle birlikte ise sistem tamamen saltanat modeline dönüşmüş ve öyle gelmiştir. “Şûra”, “biat”, “ehl-i hâl ve akd” gibi kavramlar siyasetin ve fıkhın konusu haline gelmişlerdir ama tartışma asla bitmemiştir.6 Dolayısıyla tarih boyunca siyasal olarak tek parça ne bir ümmet ne bir iktidar ve dolayısıyla ne de bir devlet söz konusu olmuştur. Bu halde ümmetçilik kadim bir kavram değil yeni/modern bir kavramdır. Öyle ki İslamcılıktan da daha yenidir. Heyecan verici, hayali bile güzel bir idealdir ama tarihte gerçekleşmemiştir.

         

        Ümmetçilik kavramı İslami teolojinin; yani imanın bir meselesi de değildir. Turancılık gibi bir siyasal ülküdür. Çünkü tarihte İslam ümmetinin tek parça göründüğü anlarda dahi ortaya çıkan ihtilaflar, sadece ümmet birliğinin siyasal coğrafyasını parçalamakla kalmamış, ümmet birliğinin zihnini parçalayan fıkhî/mezhebî ayrılıklara da uğramıştır. Nitekim henüz erken dönemde; Hz. Ali’nin hilafetinde ortaya çıkan Sıffîn ve Cemel vakaları, Haricilik ve Şia ayrışmaları ümmeti zaten çok parçalı hale getirmişlerdi. Bu ihtilafların bu günkü izdüşümlerine baktığımızda durumun o günden daha iyi olduğunu söylemek için yeterli nedenimiz bulunmamaktadır. Örneğin Kuzey Afrika’dan Asya’ya kadar ülke içi ve bölgesel ölçekte yaşanan mezhep ya da siyasal görüş ayrılığına dayalı ihtilaflar; İslamcı hareket ve gurupların siyasete ağırlıklarını koydukları bu tarih kesitinde yaşanan bunca olaylar ve kıtaller, dünden farklı değildir. Meselâ “Şii Hilali oluşuyor” Suriye ve İran’a yönelik hasmane tutumlar, siyasal tek bir topluluk anlamındaki ümmetçiliğin evrensel iddiasını ortadan kaldırmaktadır. İran, Bahreyn, Katar, Yemen Müslümanlığının İslam anlayışları ümmetçiliğin çizmek istediği tabloyu eksik kılmaktadır. Durum dün de böyleydi.   

         

        Tarağın Dişleri Gibi Olması Gereken Müslümanlar

        Hiç kuşku yok ki Müslümanlar -tıpkı bir tarağın dişleri gibi- tek bir ümmettir ve birliğin adı da Ümmet-i Muhammed’dir. Bu anlamda dünyanın neresinde olursa olsun bir Müslüman’ın derdi diğer Müslümanların derdi olmak zorundadır. Bu ümmet hesap günü birlikte haşr olacak ve inşallah birlikte kurtulacaktır. Ancak bu aynı şey olmaklık, yukarıdan beri ortaya koymaya çalıştığımız gerekçelerden dolayı tüm Müslümanların tek bir siyasal yapı ve otorite altında toplanması mecburiyetini getirmekte midir? Belirtmek gerekir ki esasen böyle bir mecburiyet söz konusu değildir. Ancak bir mecburiyet olmamakla birlikte, böyle bir tasavvurun meşru ve câiz olmadığı da hiç şüphesiz ileri sürülemeyecektir. Ancak reel şartlara baktığımızda bu mümkün olabilir mi? Şimdiye kadar olmadı. Dünyanın bilgi teknolojileri adı verilen aygıtlarla bir köye dönüştüğü ve hemen herkesin her şeyden haberdar olduğu ve yakınlaştığı küresel bir gelecekte, küresel sürecin hiç öngörmediği ve arzu etmeyeceği şekilde küresel ölçekte bir İslam ümmeti oluşur mu? Bunu bilemeyiz. Bunu ancak Allah bilir. Biz verili durumda neler yapabileceğimize bakmak durumundayız. Mevcut parametreler ve tarih böyle bir dünyanın gerçekleşebileceğine; tüm ihtilafların ortadan kalktığı, teknik sorunların üstesinden gelindiği tek parça ve tek bir siyasal ve dini otoritenin emri altında bir küresel İslam milleti olabileceğine dair işaretler vermiyor. Vermediği gibi böyle bir şeyin olabilmesinin önünde fıtri/sosyolojik engellerin olduğunu da bize gösteriyor. Mesela kültürel farklılıklar: Tüm Müslümanları kuşatan tek bir İslami kültürden bahsetmek, tarihte mümkün olmamıştır, bu gün de olamamaktadır. Çünkü her ülke, her coğrafya bir başka kültüre yaslanır. Bu nedenle dinin esasları hiçbir coğrafyada değişmez ama dinin geri kalan kısmı temas ettikleri kültürü bir yandan etkilerken kendisi de etkilenerek farklılaşır. Tüm Müslümanlar namaz kılar ama namazları arasında şekli farklar bulunur. Tüm Müslümanlar giyinir ama farklı giyinir. Kur’an’ı bir başka türlü kıraat ederler, ilahiler başka başka terennüm edilir. Bayramlar başka kutlanır. Namaza çağıran ezan aynı şeyleri söyler ama musikisi farklıdır. Camiler aynı fonksiyonla mücehhezdir ama farklı inşa edilirler. Muhtemeldir ki bizim ülkemizin köylerinde okunan Hz. Ali’nin cenk hikâyeleri bir başka toplumda bu derece iştiyakla okunmamış ve dinlenmemiştir. Kültür ve yaşama biçimi farklılığı, dinin toplumsallaşmış; görünür olan kısmına en azından bir dereceye kadar rengini verir ve onu farklılaştırır. Dün de bu farklar böyle yaşanmış olduğu için bu gün biz farklı kültür iklimlerinden söz edebiliyoruz. Mesela Osmanlı egemenliğine rağmen Arabistan Anadolulaşmadığı gibi, Anadolu da Arabistanlaşmamıştır; Afrika Afrika olarak kalmıştır. İşte bu nedenlerle bu gün de Afganistan’daki Müslüman insanla Bosna’daki Müslüman, aynı dinin mensubudurlar ama aynı kültürün değil. Afrika kültürü Anadolu kültürü değildir. Arabistan ne Anadolu’dur ne de İran.

         

        İstesek de istemesek de din millîleşir; intikal ettiği kültürün özünü teşkil eder ama kabının biçimine dönüşür. Kaldı ki aslında müşterek kültürü üreten bileşenlerden birisini oluşturan kitlelerin heterodoks duruş ve kararlılıklarını da dikkate aldığımızda ve özellikle Türkiye bağlamında konuya yaklaştığımızda, bu sosyolojik vakıa daha da fazla bu şekilde tecelli etmektedir. Çünkü bir ülkenin verili kültürü, yüzyıllar ve belki de bin yıllar içerisinden birçok badireler atlatarak gelmiştir ve bir senteze ulaşmıştır. Herkes tüm farklılıklarına rağmen milli kültürün bir şekilde içindedir ve ona hem bir şeyler katar hem de ondan etkilenir. Milli kültüre nüfuz etmiş din de insanları sessiz ve sakin oluşturmaya devam eder. Aksine, din bir ideoloji ve/veya bir siyasal proje olarak ortaya çıktığında bir dirençle karşılaşmakta, köprüler de yıkılmaktadır. Çünkü insanlar vaazdan daha çok anlaşılmayı istemektedir.

         

        Doğru olan kültürün dinîleşmesi ve/veya dinin kültürleşmesidir. Bu halde dinin insanla ilişkisi ve onu biçimlendirmesi kendiliğinden olur. Her doğan birey böyle bir kültürel iklime doğar ve şahsiyetini böyle bir kültürel ortamda inşa eder.

         

        Hal böyle olmakla beraber tüm Müslümanların “bir tarağın dişleri gibi” olabileceği bir gelecek tasavvurunu hayal etmeleri, mevcut ihtilaflara bu ölçü ile bakmaları mümkün ve gerekli olmakla birlikte; bu tasavvurun mutlaka tek bir siyasi otoritenin altında küresel tek bir siyasi topluluk olarak vücut bulması icap etmemektedir. Çünkü farklı siyasal topluluk olarak da “tarağın dişleri gibi olmak” mümkündür. Farklı siyasal topluluk/devlet olmak mutlaka ümmet birliğini parçalayan bir tabloya tekabül etmez; tersine bu tablonun ümmet birliğini sağlayan bir çerçeve olması mümkündür. Çünkü geleceğin dünyasına dair verili işaretler, bu dünyanın ittifaklar ve bloklar etrafında oluşacağını göstermektedir. Bu bağlamda, İslam’ın temin ettiği kültürel coğrafya, tüm Müslümanların iştirak edebileceği siyasal ve ekonomik bir blokun zeminini de teşkil edecektir. Mevcut meseleler, bu ideali tahakkuk ettirecek imkânlardan daha büyük değildir. Çünkü istesek de istemesek de “Batı Batı’dır İslam da İslam”. Bu gerçek önümüzdeki zaman diliminde çok daha yakıcı bir biçimde kendisini hissettirecektir.


         

        1 Bununla birlikte II. Abdülhamit döneminde ve geçtiğimiz yüzyılın başında irfan ve siyaset dünyamıza intikal eden bu kavramı ümmetçilik olarak okusak dahi, yine modern dönemlere ait bir kavramdan söz ediyoruz demektir. Ancak şu iddia edilebilir: Osmanlı telaffuz etmiyordu ama bunun gereğini yapıyordu. Bu da doğru değildir. Örneğin Osmanlı ne Turanla ne de İran’la bu anlamda ilgilenmemiştir. Yine de Osmanlı gereğini yapıyor desek dahi böyle bir kavrama ve bu kavram üzerinde yazılmış çizilmiş bir siyasete ve fıkha Osmanlı’da rastlayamadığımızı kabul etmek zorundayız. En fazla Ertuğrul Gazi’nin oğlu Osman’a; “Evlat bizim davamız kuru bir cihangirlik davası değil, Allah’ın Dini’nin davası” sözünü İslamcılık ve/veya ümmetçilik olarak kabul edebiliriz. Osmanlı’nın bugünkü Endonezya veya Myanmar’a o günkü Portekiz’in kolonyalist saldırıları karşısında zor durumda kalan Müslümanları kurtarmak için donanmasını göndermesi ve/ veya Katolik İspanyolların zulmünden Endülüs Müslümanlarını kurtarma çabaları da siyasal anlamda bir ümmetçiliğin emareleri olarak okunamaz. Yapılıp edilenler “din kardeşliği”nin bir gereği olarak yapılmıştır. Kaldı ki Osmanlı İspanya’dan sadece Müslümanları değil Yahudileri de kurtarmaya çalışmıştır. Ayrıca belirtmek gerekir ki 1990’lı yılların başında yaşanan Bosna’daki Müslüman katliamına bu gün tasfiye etmiş olmakla övündüğümüz statüko dahi bigane kalmamış; Bosna en büyük insan ve mali desteği “Kemalist Türkiye Cumhuriyeti”nden görmüştür. Benzeri ilgi ve yardımlar aslında devam eden süreçte, tüm Balkanlar ve Afganistan için Türkiye Cumhuriyeti tarafından sürdürülmüştür. Çünkü ne kadar laik ve seküler olursa olsun tarihsel ve kültürel olarak Müslüman olmaklık, Türkiye Cumhuriyeti devletini millî/İslami bir reflekse sahip kılıyordu. Çünkü tarihsel ve kültürel kod böyle bir şeydir; sizi belirlemeye devam eder.

         

        2 Nitekim bu mesele dünyevi olarak addedildiği için “bir sizden bir de bizden olsun” denilebilmiştir. Çünkü seçilecek kişi, dinî önder olmaktan daha çok siyasî bir önderdir.

         

        3 Nübüvvetle ilişkilendirilebilecek bir halef olma durumu söz konusu olamayacağı için, buradaki halife sıfatını siyasî olarak almak zorundayız.

         

        4 Ancak İslam Fıkıh tarihinde halifeler hiçbir zaman içtihad makamı ya da mercii olmamışlardır. Dört halife de istişare ile içtihad etmişlerdir. Hukuk, İslâm geleneğinde bağımsız ulemanın işi olmuştur.

         

        5 Her ne kadar ihtilafın başlangıcı ilk halife seçimine kadar götürülebilirse de ümmetçiliğin olmazsa olmazı olan halife seçimi ve “kim olmalıdır, birden fazla halife olabilir mi” tartışması da İslâm fıkhı bakımından sonraki dönemlerin bir tartışmasıdır. Ve konu fiili durumun mevcudiyetinden; yani birden fazla devletin ve otoritenin ortaya çıkmasından dolayı felsefeye ve fıkha taşınmıştır. Konu ilk baştan beri fıkhın bir konusu değildir. Meseleye böyle yaklaşılması Sünni ve Şii gelenek arasında en temel ihtilaf noktası olan Gadir-i Hum meselesinin de önemini azaltacaktır. Çünkü mesele böylece itikadî değil içtihadî/dünyevî bir ihtilaf mahiyetine bürünecektir ki tarihsel olarak da olay bundan ibarettir.

         

        6 Bunlardan şûra kavramı Kur’anidir; iş görürken danışarak iş görmeyi emreden ayetlere dayanır ve ayrıca Hz. Peygamber de ashabıyla devamlı istişare etmiştir. Mamafih bu örneklere bakıldığında dahi konu sadece siyasi hususlara ilişkin değil genel bir davranış modeline ilişkindir. Buradan hareketle parlamentoların Kur’anî/İslâmi olabileceğine dair yorumlar zorlamadır kanaatindeyiz. Biat’tan ise bu günkü seçim sistemlerinin Kur’an’a uygunluğunu istihsal etmek ise mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygambere yapılan biatlara bakıldığında görülür ki, bu söz vermeler dinîdir. Nitekim Birinci Akabe Biatı’nda biat eden müminler; “Allah’a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina yapmayacaklarına, (kız) çocuklarını öldürmeyeceklerine, kimseye iftira etmeyeceklerine, Allah ve Peygamberine itaatten ayrılmayacaklarına” dair söz vermişlerdir. İkinci Akabe Biatı’nda ise biat için gelenlere Hz. Peygamber: “Sevinçli hâlinizde de kederli hâlinizde de din işinde kusur etmeyeceğinize, hakkın yerine getirilmesi için hiç bir şeyden çekinmeyeceğinize, yurdunuza hicret ettiğimde beni aileleriniz ve çocuklarınız gibi koruyacağınıza, sizden söz istiyorum» demiştir ve bunun üzerine biat edilmiştir. Biatın devlet başkanının meşruiyetinin kaynağı ya da yöntemi olması daha sonra uygulanmış ve fıkhın konusu olmuştur. Ancak belirtmek gerekir ki, tüm bu uygulamalar siyasal sistemin aracı ve yöntemi yapılabilirler ve zaten öyle de öyle olmuştur. Burada denilmek istenen; tüm bu araç ve yöntemler içtihatla siyasal sisteme taşınmışlardır. Doğrudan siyasal sisteme kaynaklık eden naslar değillerdir. Dolayısıyla bu günkü/çağdaş model ya da uygulamalara dünden meşruiyet aramanın gereği yoktur. Tüm model ya da uygulamaların Kur’an’la meşruiyet ilişkisi, ancak adalet ve ahlâk üzerinden kurulabilir. Yapmamız ve olmamız gereken şey âdil ve ahlâklı olmaktır. Adil ve ahlaki olmak kaydıyla tüm modeller kendi döneminde ve bağlamında meşrudur.


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele