Babam Mehmet Cemâl Sofuoğlu

Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

        Kalbim acıyla titrerken seni yazmak çok zor. Bir yanım acırken diğer yanımda merhametsiz bir ümitle bekliyorum: Bir yere gittin yine, belki de bir bilginin peşinden atladın arabana gittin; döneceksin. Zile basmayacak kapıyı tıklatacaksın ya da “kapıdayım” diye mesaj yazacaksın, her zamanki inceliğinle. Rahatsızlanıp hastaneye gittiğinde bile, bir işimiz aksamasın diye, bize haber vermek için benim işten eve dönmemi bekledin.

         

        Geceleri kızım ağladıkça kaç kere uyansam, karanlığın içinde küçük bir lamba, lambanın ışığında kitap okuyan gölgeni görürdüm. Arada biraz kıvrılır, üzerinde eğreti duran bir örtüye sarınıp uyurdun. Sabahleyin “rüyamda filan konuyla uğraştım” derdin; uykunda bile dinlenmezdin. Bilime, okumaya, kitaplara, doğaya, sanata, müziğe âşıktın. Sen onlara âşıktın, ben de sana; senin azmine, enerjine, her daim gülümseyen yüzüne, güzel kalbine, iyilikle bezeli yüreğine. Sen benim sadece babam değildin; arkadaşımdın, dostumdun, hocamdın, hatta belki çocuğumdun, üstüne titrediğim.

         

        Çocukluğumdan kalma şu hatırayı ne zaman hatırlasam ağlarım: Ankara’da, belediye otobüsünde ayaktasın ve ben kucağındayım. Hastalanmışım, beni hastaneye götürüyorsun. Üzerine kusuyorum, ama sen hiçbir şey olmamış gibi gülümsemeye, bana şefkatle bakmaya devam ediyorsun…

         

        Eşine, çocuklarına ve torunlarına bakarken her zaman sevgiyle gözlerinin içi parlardı. Bizimle gurur duyar, başarılı olmamız için elinden ne geliyorsa esirgemezdin. Keşke bu gururunu hak ettiğimi söyleyebilseydim.

         

        Ülke meselelerini çok düşünür, üzülürdün. Müslüman ülkelerin geri kalmışlığından, ilimin, bilimin buralarda gelişmemişliğinden, Kur’an’ın anlaşılamamış olmasından, Batı ülkelerine pek çok konuda muhtaç olmamızdan dert yanardın. Hiç yorulmadan, bıkmadan her konuşmanda çalışmanın, üretmenin, kendi zenginliklerimizden istifade etmenin gereğinden bahsederdin. Son zamanlarda “çok üzüldüğünü, yorulduğunu” söyleyerek gazete okuyamadığını, haberleri takip etmediğini söylerdin. “Ülkenin hali seni kahrederdi”. Sen zamanının sorunlarıyla zihni sürekli meşgul, dertli, gerçek bir aydındın. Beni “Allah’ın lütfu” diye severdin ama aslında “Allah’ın lütfu” olan sendin, hem ailemize hem ülkemize. “Bir âlim ölünce, âlem ölür” buyuruyor ya o güzel insan, sen gidince, senin henüz söylemediklerini, henüz daha öğretmediklerini, henüz anlatmadıklarını, bize ve ülkemize kazandıracağın her değeri de kaybettik. Meal için hâlâ çalışmaya, tam anlaşılamadığını düşündüğün ayetleri açıklığa kavuşturabilmek için gece gündüz tefekkür etmeye devam ediyordun. Bulduğun cevapların çoğu, okumalarınla yaptığın tespitler de seninle birlikte gitti.

         

        Ömrünün son on beş yılını yoğunlukla verdiğin Kur’an meali çalışmaları için duyduğun heyecana, azme, bir ayetin sahip olduğu gerçek anlamı her keşifte yaşadığın sevince ortak olmak biraz bana da nasip oldu. Zaman zaman ayetlerin uğradığı anlam değişikliklerinden söz eder, Kur’an’ın çok girift bir kitap olduğundan dert yanardın. Onu aydınlığa kavuşturma konusunda büyük aşama kaydettiğiniz Yüce Kur’an ve Açıklamalı-Yorumlu Meali adıyla yayımlanan eserin hak ettiği ilgiyi görmediğine, kendi meslektaşlarının bile “bu nasıl bir meal acaba” diye merak edip okumadıklarına üzülürdün. Zaten bu kitabı da diğer iki saygıdeğer hocamızla birlikte masraflarını üstlenerek kendiniz yayımlatmıştınız.

         

        Paranın senin için bir değeri hiçbir zaman olmadı. Kazandığın azıcık parayı sevdiklerinle paylaşır, öğrencilere burs verir, başarılı olanlara hediyeler alır, çalışmayı teşvik etmek için hiçbir şey esirgemezdin. Bazen derslerde bütün sınıfa çay ısmarlardın. Kur’an’ın anlaşılmasında önceki kültürlerin de bilinmesine büyük önem verdiğin için fakültedeki istekli öğrencilere Manisa’da İbranice dersi ayarlamış, onları her hafta kendi arabanla kursa götürüp getirmiştin. Sen yorulmak nedir bilmedin ki! Ne çalışmaktan, ne anlatmaktan, ne çabalamaktan. Aklındaki sorunun cevabı her nerede ise asla üşenmedin. Çin’de olduğunu bilsen eminim oraya da giderdin, sevgilinin hadisince.

         

        Doğaya duyduğun sevgi ve şefkat bazen beni ve etrafındakileri şaşırtacak derecedeydi. Bir kış günü Seferihisar Doğankent Sitesi’ndeki yazlık evinizin bahçesine gelen kedilere evde verecek yemek olmadığı için kıymalı pide yaptırmış, pideleri minik minik kestirmiş, pideyi kedilere hazırladığını öğrenen pidecinin şaşkın bakışlarına hedef olmuştun. Yine aynı evin güzel deniz manzarasını iyice büyüyerek kapatmakta olan, annemle birlikte diktiğiniz çam ve mavi ladin ağaçlarının üst kısımlarından biraz budamayı teklif ettiğimde kabul etmemiş, budamaya dahi kıyamadığını söylemiştin. Yine orada akşamüstleri havaya doğru su püskürtür, kırlangıçların toplanıp havadaki suyu içmelerinden keyiflenirdin. Bir başka gün Aydın’daki evimizdeki muhabbet kuşu gece “rahatsız olmasın” diye salonda televizyonu ya da bilgisayarı açmak yerine, gidip küçük bir odada oturduğunu sonradan öğrenmiştim. Birkaç gün önce, çalışma notlarının arasında seyrettiğin belgesellerde gördüğün güzel şelaleleri, gölleri, dağları yazıp, “buraya gidilmeli” diye düştüğün notlara rastladım. Senin şefkat ve sevgi dolu bir insan olduğunu anlatan, bu satırlara sığması mümkün olmayan yığınla hatıramız var.

         

        Çok şakacı ve espriliydin. Bulunduğun ortamlardaki insanları düşündürdüğün kadar güldürürdün de. Anlatacak ne çok fıkran, ne çok hikâyen, ne çok hatıran vardı. Hepsi şimdi kulaklarımda, gülen ve güldüren yüzün hep gözümün önünde. Aynı zamanda doğru bildiğini söylemekten asla çekinmeyen, bunu kendine görev bilen, Allah’tan başka hiç ama hiç kimseden korkmayan, bu yönüyle herkesi şaşırtan bazen de hayranlık uyandıran dobralığın ve cesaretinle bana da örnek oldun.

         

        Seni anlatmakla bitiremem babacığım. Bize ve ülkemize kazandırdıkların, yetiştirdiğin öğrenciler, kazandırdığın yeni bakış açıları, dürüstlük ve doğruluk, iyilik ve güzellik, şefkat ve merhamet, çalışkanlık ve azim, yaşama sevinci ve başkalarının derdiyle dertlenme, eşe dosta vefa; hepsi adın anıldığında akla ilk gelecek özelliklerin. 

         

        Yazılacak, anlatılacak çok ama çok şey var, fakat mecalsiz zihnim ancak bu kadarını karalayabildi.

         

        Biz “helal olsun” dedik o gün, ama asıl sen bize hakkını helal ettin mi?

         

         

         

        gitti cemâli gözlerimin

        eşyanın, sabahın, kitabın cemâli gitti

        son gülüşüymüş meğer o gece kalbimin.

         

        can yanar

        kalp acır

        yürek sızlar

        dolanır durur içimde hatıralar

        dolanır durur canımda gül yüzün, gülen yüzün

        dolanır aklımda sevdiğim, özlediğim her sözün.

         

        cemâli gitti âlemin, ayın, yıldızın

        denizin, çiçeğin, ağacın

        serçenin, kırlangıcın.

         

        her cümle yarım

        her sevinç buruk

        bükük artık bu boyun

        eksik bundan böyle hayat.

         

        adımı çağıran sesin canımda titrer

        çarpar duvarlarına beynimin

        “üzülme”.

        can yanar, kalp acır, yürek sızlar

        kalp gülmez bundan böyle.

         

        kalanın tesellisi yok

        yazgıda tecelli

        gitti giden

        gitti temelli.

        toprak kokar bundan böyle hayat.

         

        gitti cemâli gözlerimin

        bırakıp sevdiği her şeyi

        öksüz ve yetim

        bırakıp gitti.

         

         

        Cemâli gitti hayatın, sevincin, neşenin

        babacığım

        o gece, son gülüşüymüş meğer kalbimin.

                                                                      

                                       Nil’in

                                       4.9.2013

         

         

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Kasım 2013
Türk Yurdu Kasım 2013
Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele