İran Perspektifinden Yeni Döneme Yönelik “İşbirliği Modelleri”

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

        Arap Baharı sürecinde, özellikle de Suriye ve Irak krizleri ile birlikte dip yapan Türkiye-İran ilişkileri yeni bir arayışın içerisine girmiş bulunuyor. Bu bağlamda Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önümüzdeki günlerde İran'a yapacağı ziyaret, akabinde ise İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin Türkiye'ye gerçekleştirmesi beklenen karşı ziyareti, ikili ilişkilerdeki yol haritasını önemli ölçüde belirleyeceğe benziyor.

         

        Bu kapsamda İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'in 4 Ocak'ta gerçekleştirdiği günübirlik ziyaret zamanlaması ve verilen mesajlar itibarıyla üzerinde durulması gereken bir husus olarak karşımıza çıkıyor. Zarifi'nin yeni dönem Türk-İran ilişkileriyle ilgili olarak verdiği bu mesajlar, hiç kuşkusuz hem planlanan bu ziyaretlerin temel gündemi hem de İran'ın sürece yaklaşımını ortaya koyması açısından fazlasıyla dikkate alınmayı gerektiriyor. Nitekim, ziyaretin zamanlaması olarak karşımıza şu gelişmelerin çıktığına şahit oluyoruz:

  1. Cenevre-2'ye doğru Suriye'de yaşanan gelişmeler ve özellikle "Kuzey Suriye" boyutunun ve bu bağlamda "Kürt Sorunu"nun almaya başladığı yeni boyut (ve bunun İran tarafında yol açtığı kaygılar) ve çözüm noktasında Suriye'de seçim süreci (burada Türkiye'nin Esad noktasındaki duruşu kırılmaya çalışılıyor);
  2. Bu sorunu da içinde ihtiva eden Irak'taki olaylar (özellikle de "Kuzey Irak" ve El Kaide türü radikal yapılanmalar) ve Irak'ın geleceğini çok yakından ilgilendiren seçimler (süreçte Sünni-Şii rekabeti-çatışma boyutu halen güncelliğini korurken, Türkiye'nin burada ortaya koyacağı tavır İran'ı da çok yakından ilgilendiriyor);
  3. İran'ın nükleer programı hakkındaki P5+1 müzakereleri;
  4. "17 Aralık operasyonu" ve burada İran'ı da çok yakından ilgilendiren Halkbank ve Reza Zarrab olayı (bu gelişmelerde adı geçen İranlı işadamı Babek Zencani'nin gözaltına alınması sonrası ziyaretin gerçekleşmiş olması oldukça dikkat çekici).

         

        Zarif'in söz konusu ziyaret kapsamında verdiği mesajları ise şu şekilde özetleyebiliriz:

  1. Başbakan Erdoğan'ın Tahran ziyareti ve iki ülke arasında "Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi", tercihli ticaret ve diğer bazı alanlarda işbirliğini öngören anlaşmaların imzalanması hususu;
  2. İki ülke arasında enerji, ulaştırma, ekonomi, ticaret, bilim, teknik, kültür ve diğer alanlardaki ilişkileri geliştirme ve derinleştirme arzusu;
  3. Karşılıklı bağımlılığı arttırma ve daha güçlü siyasi ilişkilerin tesisi noktasında 30 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefine ulaşılması zorunluluğu ve iki ülke vatandaşlarının karşılıklı ziyaretlerini, ikametlerini kolaylaştıracak konsolosluk işlemlerinin geliştirilmesi;
  4. Cumhurbaşkanı Ruhani'nin Türkiye'ye yapacağı ziyaret;
  5. Üçüncü ülkelerin bu süreci sabote etme olasılıkları.

         

        Nitekim, iki ülke halkının daha da yakınlaşmasını sağlayacak ortamın ve şartların mevcut olduğunu kaydeden Zarif'in süreci sabote etmeye çalışabilecek üçüncü taraflara yönelik şu uyarısı da oldukça önemliydi: "Umarım üçüncü ülkeler, İran ve Türkiye halklarının faydasına ve bölgenin istikrarına, barışına katkısı olan iki ülkenin ilişkilerine karışmaktan kaçınırlar ve daha da gelişmesi gereken bu ilişki devam eder."

         

        Türkiye-İran İlişkilerinde "Üç Seçenek"...

        Yukarıda da kısmen değinildiği üzere, İran'ın bu yeni süreçle ilgili olarak yoğun bir çalışma içerisinde olduğu biliniyor, her ne kadar Türkiye'de gündemin adı çok farklı olsa da... Bu kapsamda İran Dışişleri Bakanlığı'nın SAM'ı olarak da adlandırabileceğimiz ve İran Devleti’nin önemli stratejik aklını oluşturan merkezlerden biri olarak da kabul edilen IPIS'da gerçekleştirilen "Türkiye-İran ilişkilerindeki temel sorunlar, gelecek arayışları ve seçenekler" bağlamındaki çalışmayı, burada dikkatlerinize sunmak istiyorum.

         

        Geçmişten günümüze ikili ilişkilerde yaşanan sorunları ve çözüm yollarını tek taraflı da olsa ortaya koyması açısından oldukça mühim olan ve ikili ilişkilerin adını koymaya çalışan, çıkış noktasını "tarih", "konjonktür" ve "pragmatizm"in oluşturduğu bu seçenekler: 1. "Çaldıranizm"; 2. "Davutoğlu yaklaşımı"; 3. "Büyük Selçuklu Modeli" olarak sıralanmakta.

         

        "Selçuklu Modeli"...

        Kuşkusuz burada en fazla dikkati çeken seçenek, Türkiye-İran ilişkilerinde bir arada yaşamayı temsil eden ve ortak bir imparatorluğa da vurgu yapan "Selçuklu Modeli". Model, İran perspektifinden en arzu edilen model olmanın dışında, aynı coğrafyada ortak kültür ve siyasi uygulamanın tecrübe edildiği bir dönem olarak da ön plana çıkıyor. Bu pratiğin, aradaki "ayrıştırıcı-çatıştırıcı" bazı faktörlere rağmen tekrar uygulanabilmesinin halen mümkün olduğunun altı çiziliyor.

         

        Burada da "ortak tarihi miras", "isimler" ve "tehdit algıları" ile "fırsat alanları"na dikkatler çekiliyor. Örneğin, ortak isim olarak karşımıza tüm coğrafyayı birleştiren Mevlana çıkıyor. Bu da bizi doğrudan doğruya Mevlana'nın felsefesinin temel ilhamı olan "o tek nokta"ya götürüyor. Bir diğer ifadeyle meselelerin çıkış noktasına. Dolayısıyla, bu yaklaşım 1514'den bu yana aşılamayan mezhepsel temelli çatışmalara son verilmesi ile eş değer görülüyor. "Selçuklu Modeli", burada "Çaldıranizm"in panzehiri olarak kabul ediliyor.

         

        Kasr-ı Şirin'i Aşabilmek...

        Modelin bir diğer anlamı ise, İslam dünyasının kendi içindeki bölünmüşlüğüne son vermek. Bu da "ulus-devlet" anlayışından daha farklı bir anlayışa geçiş demek. Zaten, IPIS tarafından ortaya konulan modelin temel hedeflerinden birini de, "Yeni Dünya" inşası sürecinde İslam dünyasının birlikteliğini iki motor güç ülkenin gerçekleştirmesi oluşturuyor. Bu ise, öncelikle "Çaldıran Sendromu"ndan ve "Kasr-ı Şirin Düzeni"nin dayatmalarından kurtulmak demek.

         

        Nitekim, İran'ın süreçte inisiyatif almaya yönelik duruşunu-perspektifini yansıtan bu çalışmada, ikili ilişkilerde "statüko" ve "pasifizm" anlamına gelen Kasr-ı Şirin'in aşılma önerisi bir tesadüf değil. İki ülkenin Kasr-ı Şirin sendromundan kurtulabilmesi için "makina ayarları"na dönülmesi gerekliliğine yapılan vurgu bu bağlamda oldukça dikkat çekici ki, bu da Çaldıran demek!

         

        İlişkilerde bir dönüm noktası olan 1514 ve sonrasında 1639'a kadar devam eden gelişmelerin altında hiç kuşkusuz "Çaldıran Savaşı" yatıyor (Aslında, Çaldıran'da savaşanlara bakıldığında karşımıza bizi kahreden bir başka durum çıkıyor.).

         

        Süreçte, Kasr-ı Şirin her ne kadar sonraki dönemde iki ülke arasında büyük bir savaşı engellemiş olsa da sonuçları itibarıyla büyük bir birlikteliği de beraberinde getirebilmiş değil. Burada, 1937 tarihli Sadabat Paktı kısmi bir istisna olarak kabul edilebilir. Fakat o da daha çok zorunlu, alt yapısı oluşturulamamış, tarihi-coğrafi-kültürel referanslarından uzak, güvenlik eksenli konjonktürel bir anlayışın sonucu olarak karşımıza çıktığı için devam ettirilemiyor. Sonrası ise malum...

        Burada, özellikle iki ülke arasındaki ilişkilere damgasını vuran "rekabet-işbirliği" anlayışı, bu tür oluşumların da önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Nitekim, İran tarafı iki ülke arasında hem rekabete hem de işbirliğine dayalı bir anlayışı öngören bu yaklaşımın, aslında iki ülkeye de kaybettirdiği sonucuna varmış durumda. En azından, bu anlayış çerçevesinde ortak gelecek inşası için gerekli olan güven ortamının oluşturulamayacağını savunuyorlar. İran tarafında, bunun son uygulayıcısı olarak kabul edilen Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun yaklaşımı da bu çerçevede değerlendiriliyor ve açıkçası çok da sağlıklı bulunmuyor.

        Sonuç Yerine...

        Kuşkusuz tüm bu hususlar, İran'ın iki ülke arasındaki yeni işbirliği arayışlarına ve bu çerçevede oluşturmaya çalıştığı yol haritasına yönelik bir beyin fırtınasında ortaya çıkan yüksek sesli düşünceyi ifade ediyor. Dolayısıyla, tek taraflı bir yaklaşım söz konusu ve Türkiye'nin buna karşı nasıl bir tez geliştirdiği ya da geliştireceği de merak konusu.

         

        Bu hususta, Ali Bulaç'ın şu ifadelerini de atlamamakta fayda var: "Türkiye, Irak, Suriye ve İran bu felakete maruz kalmamalı. Bu dört ülke Mısır'ı ve Suudi Arabistan'ı da yanlarına alarak kendi sorunlarını kendileri analiz etmeli, çözmelidir. Çözüm bulurken de ne monarşiler çözümdür ne cumhuriyetler ne ABD federasyon sistemi çözümdür. (...) Tarihimizde böyle bir anlayış yok. Tekrar Osmanlı, Selçuklu, Abbasi, Emevi tarihi tecrübesi üzerinden düşünmek lazım. Ben Selçuklu-Abbasi modelinin uygun olduğunu düşünüyorum."

         

        Mevcut gelişmeler, önerilen bu modelde Abbasi ayağını şimdilik çökertmiş görünüyor. Dolayısıyla, ortada şu an için sadece "Selçuklu" ayağı duruyor. Ama açıkçası ortada da bir Selçuklu yok. Zaten sorun da buradan başlıyor!


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele