Bir Ülkücü Uçmağa Vardı

Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

               Muhtelif vesilelerle Merhum Galip Erdem ağabeyin “ülkücü” sınıflandırmasını yazmıştım. Ona göre kişi, ülkücü aday adayı olarak yola koyulur, uzun ve çileli bir yolculuktan sonra ülkücü adayı olur, eğer bütün bir ömrü bu hâl üzere yaşarsa ebediyete intikâli ile ülkücü sıfatına hak kazanır. Remzi Oğuz Arık da, Ankara’daki tarihi Türk Ocağı binasının duvarında asılı gördüğüm ve eşine imzalanmış bir fotoğrafında, gelecek hayatlarını “Bütün bir ömrü bir cephedeymiş gibi yaşayacağız Aziz Eşim” şeklinde ifade etmişti. İşte, bir cephedeymiş gibi yaşanan bir ömrün sonunda kazanılan rütbe “ülkücülük”tür.

         

               Kısa zaman önce ebediyete intikal eden Nevzat ağabeyim, hiç tereddütsüz bu rütbeyi hak etmiştir. Elbette, ona birçok sıfatlar verilebilir: Mütefekkir, mürşit, yazar, yayıncı, gazeteci, siyasetçi, eğitimci, ansiklopedist vs. Bunların hepsi, onun bir cephesini veya meşguliyetlerinin bir yanını ifade edebilir. Hepsidir ve hepsinde de sıradanlığın ötesinde, başarılıdır. Ancak, bütün bu vasıflar ve bu vasıfların uygun görülmesine mesnet teşkil eden gayretlerinin tamamı, temel bir hususiyetinin çeşitli tezahürleridir. Bu temel hususiyeti, bütün bir ömrün gayesi, sebebi olarak addedilecek hususiyeti; “dava adamlığı”dır.

         

               Belki, biraz da davanın ağırlığını hafifletmek maksadıyla, bu gayretlere daha anlaşılır bir ad da konulmuştur: Vatan Kurtarma

         

              Vatan kurtarma, istilâ altında bir coğrafyanın kurtarılması değildir. Büyük bir taarruzla karşı karşıya kalmış ve neticede yaratıcılığını yitirmiş bir kültürün canlanması, böylece dün insanlığın saadetinde büyük rol oynamış medeniyetin ihyası ve bu medeniyetin taşıyıcısı Türk milletinin mazisine, sahip olduğu mirasına ve insanlık için taşıdığı mesuliyetin icabını gerçekleştirecek bir diriliğe kavuşmasıdır. Milletimizde bu cevher vardır. Mesele, bunun hayatiyet bulmasını sağlamaktır. Nevzat ağabey, bunun yüksek gerilimli ilim ve fikir adamlarınca gerçekleşeceği inancındadır. Gökalp’ın büyük mürşitler olarak ifade ettiği bu insanlar, aynı zamanda, sarsılmaz bir iman sahibi de olmalıdırlar. Burada söz konusu iman, hem Allah’a imandır hem de söz konusu davaya imandır. Bu şirk değildir. Çünkü davaya iman; esas iman ettiğimiz, Yaradan’ımız Allah’ın rızasını kazanmaktan başka bir manada değildir. Belki bu rızayı kazanmanın çok güçlü olarak, her türlü dünya nimet ve rütbesinin üstünde tutularak arzu edilmesinin ifadesidir.

         

             Daha üniversite yıllarında başlayan bu vatan kurtarma gayreti, elbette önce çok iyi yetişmeyi gerektirmekteydi. Allah’a teslim bir kul, Peygamber’e lâyık bir ümmetin örnek ferdi, geçmişte bu iki vasfa sahip olarak büyük hizmetler ifa etmiş ecdata, lâyık bir halef olmak lâzımdır. Mehmed Âkif’in ifadesiyle “Âsım’ın nesli” veya Atsız’ın tabiriyle “Kürşad’ın kırk çerisi”nden biri olmak gerekir.

         

              Nevzat ağabeyin nesli ve sonradan dâhil olanlar, bu ikisi arasında fark görmemişler, ikisini de devirlerinin büyük ruhları olarak telâkki etmişledir. Biri olunca, diğerinin de olunacağına inanmışlardır. Daha doğru bir ifadeyle; Âsım’ın neslini, Kürşâd’ın çerilerinin XX. yüzyıldaki tezahürü olarak addetmişlerdir. Dolayısıyla, Türk tarihinin her dönemiyle barışık olmuşlar, fakat tabiatıyla bütün bir tarihî tecrübenin zirvesi Osmanlı Dönemi’nin büyüklüğünü teslim etmişlerdir.

         

        Bu yola koyulunca, önlerinde hocaları yoktur. Hocaları da kendileridir. Yani hem hocadırlar hem talebedirler. Hem öğrenmişler hem öğretmişlerdir. Elbette, devirlerinin önemli ilim ve fikir adamlarının tamamından istifade etmişlerdir. Atsız’ı, Necip Fazıl’ı, Peyami Safa’yı, Ali Fuat Başgil’i, Mümtaz Turhan’ı, Osman Turan’ı, Mehmet Kaplan’ı, Remzi Oğuz Arık’ı, birini diğerine tercih etmeksizin, hepsinin renginden; kokusundan, imal etmeye çalıştıkları balın teşekkülünde istifade etmişler, ama neyi alacaklarına kendileri karar vermişlerdir. Sohbetlerde bulunmuşlar, yazılanları okumuşlardır, fakat tercihlerinde daima hür olmuşlardır. Bu, Cevdet Paşa’yı, Sait Halim Paşa’yı, Ziya Gökalp’ı, Mehmet Âkif’i, Yahya Kemal’i okurken de böyledir. Batı medeniyetinin eserlerini okurken de böyledir.

         

                Dolayısıyla, bu istiklâli tercih, aynı zamanda bir mesuliyeti ve mükellefiyeti de beraberinde getirmekteydi: Yanlış yapmamak. Bunun çaresi de birbirleriyle çok beraber olmak, düşünceleri paylaşmak, gerekirse en sert şekliyle tartışmaktı. Ancak, tartışmalar ne kadar sert olursa olsun, nihayetinde beraber yürüme kararından hiçbir şekilde vazgeçmemek esastı.

         

                 Bu nesil, hiç genç olmadılar. Bir ihtişamlı tarihin ve büyük geleceğin mesuliyetini omuzlarında hissettiler. Bu his, onları erken olgunlaştırdı denebilir. Esasında erken yaşlandırdı. “Niye yalnız biz” demediler. Kimse olmasa da tek başına bu mesuliyetin gereğini ifaya kendilerini memur ve mecbur hissettiler. Bu yüzden hep yaşlarının ilerisinde kabul edildiler. Onlar bundan rahatsız olmadılar, bu kabulün gereğine riayet ettiler. Bu mesuliyet duygusu, belki de ömürlerinin yegâne yönlendiricisi oldu.

         

               Nevzat ağabeyin İstanbul’dan gelerek dâhil olduğu Üniversiteliler Kültür Derneği mensupları birbirlerini böyle yetiştirdiler, geliştirdiler. Burada doğrudan müdahale etmeden, fakat dikkatli yönlendirmeleriyle Galip Erdem ağabeyin “ağabey”liğini de hatırda tutmak lâzımdır. Şunu da ifade etmek gerekir ki, bu nesil bir taraftan yazdılar, konuştular. Bilgilerini aktardılar. Fakat hiçbir zaman öğrenme isteklerini de kaybetmediler. “Biz artık olduk” duygusunu asla taşımadılar.

         

              Doğrudur: İlk yazdıklarına da sonuna kadar sahip çıktılar ve onların da takipçisi oldular ve onları da hiçbir zaman nakzeden ifadeleri olmadı. Ama bu onların gelişmelerine son vermelerinin değil, ana istikâmette ve ana ölçülerde sabitkadem olmalarındandır. Burada dikkat çeken husus, bu kadar doğru ölçünün ve tavrın erken yaşlarda nasıl kazanıldığıdır. Bunun izahı belki, Kur’an-ı Kerim’in, Peygamberimizin hayatının ve Türk tarihinin ana rehberliğinden sapılmaması şeklinde yapılabilir. Nevzat ağabeyin bütün fikir hayatını; ilk yazılarından olan “Kitap Şuuru” ve “Milliyetçi Hareket ve Metod Meselesi” makalelerinin değişen şartlarda farklı ifade edilmesi şeklinde özetlemek mümkündür.

         

              Bu, istikrarlı fikir ve mücadele hayatında üç umdenin asla dikkatten uzak tutulmadığını söyleyebiliriz: Türk milletinin cevherine ve büyük geleceğine inanma, adalet duygusu ve demokrasi fikri.

         

              Gerçekten, böyle sıkıntılı bir hayata, ancak milletimizin büyük geleceğine inanmakla katlanılabilirdi. Zulümler ve darbelere demokrasi inancı, güçlü bir tavır koymayı sağlar. Ama en önemlisi adalet duygusu, daima haktan yana olmayı gerektirir. Hakkı teslim, Allah’ın isimlerinden biri demektir. Bu aynı zamanda Allah’ın rızasını kazanmanın vazgeçilmez şartıdır.

         

                Haktan yana olmak, toptancı bir tavra engeldir. Sizi bir grubun kör mensubu yapmaz. Ancak, bunun da bu günkü Türkiye şartlarında, hayatı zorlaştırdığı açıktır. Başkalarının hakkını teslim ederken, siz haksızlığa uğrayabilirsiniz. Bunu göze almak, ancak büyük ruhların işidir. Nevzat ağabey bunu göze alanlardandır. Günlük hayatın muhtelif safhalarındaki, değerlendirmelerinde aslında hep aynı hedefe uygun yönelen ifadeler kullandığı halde, anlaşılamamıştır. Hem Said-i Nursî’yi hem de Enver Paşa’yı yine aynı adalet duygusuyla kaleme almıştır.

         

             Nevzat ağabey de nesildaşları da kurucusu olduğu Ötüken Neşriyat’ın ilk kitaplarından olan Müftüoğlu Ahmet Hikmet’in Çağlayanlar” kitabının uzun ve önemli hikâyesi “Turhan Nasıl Çıldırdı”nın kahramanı Turhan gibi, Türk milletinin büyük geleceğini ihya ve inşa yoluna koyulmuşlardır. Ancak, bu yolda akıllarının erdiği, güçlerinin yettiği her şeyi yapmışlar, fakat mağlubiyeti hiç akıllarına getirmemişlerdir. Sadece, bu yolda üzerlerine aldıkları her vazifeyi en iyi şekilde, imkân ve güçleri nispetinde, yapmaya gayret etmişlerdir. Neticeden çok, hac yolundaki topal karınca olmayı kabullenmişlerdir. Ne var ki, bu bulundukları her görevi en üstün şekilde yapmalarına engel olmamış, fakat hiçbir şekilde başarısızlık hissine kapılmalarına da sebep teşkil etmemiştir.

         

            Vazifelerinin sadece yola koyulmak ve çalışmak olduğuna; nusretin, zaferin, neticenin tayininin sadece Allah’ın takdirinde bulunduğuna inanmışlar, bu manada tam bir tevekkül içinde hareket etmişlerdir.

         

                Millete hizmetin en etkili yolu, devleti idareye talip olmuşlar, hazırlıklarını buna göre yapmışlardır. Ama buna fırsat bulamamışlar, fakat bu hal yeni hizmet yolları aramaktan onları geri bırakmamıştır.

         

                Nevzat ağabey de devleti idare için siyasette bulunmuştur. Gerek partide gerek mecliste en etkili şahsiyetlerden biri olmuştur. Darbe, onları zindana göndermiş, idam talebiyle yargılamış, orada da üzerine, mahkeme salonundaki gençlerin moralini yükseltme görevinin düştüğünü idrak ederek, hem heyet karşısındaki oturuş ve duruşuyla hem de sözleriyle büyük etki uyandırmıştır. Diğer arkadaşları arasında derhal farklı olduğu anlaşılmıştır. Bu kör bir cesaret gösterisi değildir. Nevzat ağabeyin yüksek imanının ve dışarıda dostlarının varlığına inanmasının neticesidir.

         

              Büyük haksızlığa uğramasına rağmen, hayata küsmemiş, bu kere büyüklüğüne inandığı milletine yayın hayatında hizmet etmeyi seçerek, hemen hiç kimsenin cesaret edemeyeceği “Büyük Türk Klasikleri”nin hazırlanmasını ve yayınını, arkadan ortaya çıkan Türk Dünyası’nın edebiyatının, yine büyük bir sabır ve gayrette neşredilmesini gerçekleştirmiştir.

         

             Gençlerin yetişmesi için örnek sayılabilecek Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Galip Erdem, Dündar Taşer gibi bir çok şahsiyetin biyografisini yazmanın yanında, bir rüyanın gerçekleşmesi addedilecek “Türk Yurdu Lisesi”nin hayat bulması; bu gayretlerin çeşitli safhalarıdır. Milletine güveni hiç kaybetmeden ve son nefesine kadar medeniyet hamlemizin gerçekleşmesi çarelerini düşünerek yoluna devam eden Turhan, çıldırmadı, ama insanı kahreden bazı olaylar sebebiyle menfur hastalığa yakalandı ve sonunda ruhunu teslim etti.

         

             Ruhu Şad olsun.


Türk Yurdu Kasım 2013
Türk Yurdu Kasım 2013
Kasım 2013 - Yıl 102 - Sayı 315

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele