Atatürk ve Musikimiz

Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

Bugün kullanılan Batı müziği, sekizli kalıbın içinde on iki eşit yarım aralıktan oluşan bir düzene dayalıdır. Bu düzenin elde edilebilmesi için, sesler arasındaki tabiî titreşime dayalı bütün aralıklar yerlerinde oynatılarak tabiî durumları bozulmuş ve böylece suni bir düzen elde edilmiştir. Bunun amacı, mühendislerin eskiden kullandıkları kaydırmalı hesap cetvellerindeki kolaylık gibi, aralıklarının mesafeleri hep eşit olan dizi kalıplarını birbirleri üzerinde kaydırarak, her seferinde üst üste çakışan ve bir arada duyulmalarında müzikte adına armoni denilen bir derinlik ahenginin kazanıldığı varsayılan bir düzen elde etmektir. Aralık ayarlaması denen bu sadeleştirme işleminin sonunda, Batı dizisinin içinde, büyük ve küçük (majör ve minör) diyebileceğimiz, sadece iki aralık kalmış, bunlar da aynı adlarla anılan sadece iki türlü ana dizi kalıbın elde edilmesine imkân vermiştir.

 

Türk musikisinde ise, aralıklar tabiî tel titreşimine dayalı frekans oranlarıyla korunmuş, bu aralıklar Batı müziğindeki sadece iki dizi kalıbına karşılık, yirmi değişik dizi türü elde edilmesine imkân vermiş, bu dizilerin ayrıca birbirleri arasında karıştırılmasında beş yüzün üstünde makam meydana getirilmiştir. Bu alan zenginliği de Batı müziğindeki gibi yatay gelişmeli ve duygunun bütün inceliklerini sonsuz zenginlikte bir oya işlemeciliği gibi ifade imkânını verdiğinden, Türk bestecileri birden fazla sesin aynı anda duyulması gibi suni bir tezada ihtiyaç duymamışlardır.

 

Batı müziğinde ritim anlayışı sadece iki ve üç zamanlı ölçülerle sınırlandırılmış ve bunların birleşik veya genişletilmiş şekilleri kullanılmıştır (Meselâ, iki artı iki; iki çarpı üç; üç çarpı üç; gibi). Toplamı tek sayı olan ölçü kalıpları Batı ritim kavramının içine girmemiştir.

 

Türk musikisinde ise, Batı müziğindeki iki ve üç zamanlı ana kalıplardan başka beş, yedi, sekiz, dokuz, on, on üç, on beş, vs. zamanlı tek sayıda birimlerle biten ikiye bölünemedikleri için de aksak adını alan çok çeşitli ölçü kalıpları vardır. Belirli kurallara bağlı ezgi dolaşım kalıpları demek olan “makam” kavramı nasıl Batı müzik kültüründe mevcut değil ise, ölçülerin kalıplar içinde dondurulmuş şekli demek olan “usul” kavramı da Batı müzik kültürüne girmemiştir.

 

Özetle denebilir ki, Batı müziğindeki majör ve minör gibi iki temel dizi kalıbına karşılık Türk musikisinde beş yüzün üstünde makam, Batı müziğindeki sadece iki temel ölçü kalıbına karşılık Türk musikisinde yetmişin üstünde “usul” vardır. Bu, iki düzen arasındaki hammadde kıyaslaması olup, iki düzenin birbirinden üstün veya eksik olduğunu göstermez. Musiki bir hammadde sanatı değil, öbür güzel sanat dallarında olduğu gibi, bir ifade sanatıdır.

 

Batı müziğinde, yukarıda kısaca anlatılan ve Türk musikisine göre çok basit olan hammadde ile dünya durdukça yaşayacak muhteşem bir müzik abidesi yaratılmıştır. Bunun sebebi, bestecisi, icracısı, dinleyicisi, çalgı yapımcısı, müzik yazarı, eleştirmeni ve plâk yapımcısı ile topyekûn eğitilmiş bir kültür topluluğu tarafında icra edilişidir. Batı müziğine kıyasla çok zengin bir hammaddeye sahip olan ve din, askerlik ve halk musikisi gibi türlerde altmış bin civarında birikimi olan Türk musikisi, bütün bu zenginliğe rağmen, son yüz elli yıldır eğitim imkânından ve kurumlarından mahrum bırakıldığı için, bugün musiki dahi sayılamayacak kadar seviyesiz bir icraya mahkûm edilmiştir.

 

Cumhuriyet’in kurulmasından kısa bir müddet sonra, Türk’ün sanat alanında da yetenekli olduğunu göstermek için, A. Saygun, U. C. Erkin, C. R. Rey, H. Ferit Alnar ve N. K. Akses, Avrupa’ya gönderilmişlerdir. Atatürk, bunlardan Batı’nın musiki düzenini, özellikle armoni yapısını öğrenip Türk musikisinde uygulanabilirliği yönünde çalışma yapmalarını istemiştir. Bu beşliden biri olan A. Saygun, “Atatürk ve Musiki” adlı kitabının 14. sayfasında Atatürk için “O ne bir müzisyendi, ne de o tarihlerde musiki konusu üzerinde uzun uzun durup düşünmeyi aklına getirmiş olabilirdi” diyor. Ne yazık ki, bu kitapta, Saygun, yıkılan Osmanlı düzeninin bir parçası kabul ederek, musikimizi olumsuz sıfatlarla nitelemekte ve Türk halkından koparmak istemektedir.

 

Türk musikisinin Bizans kalıntısı olduğu fikrini ortaya atan Ziya Gökalp’in musiki bilgisi yoktur. Bu iddia gerçek dışıdır. Öte yandan, eski Yunan musikisi ile bugünkü Yunan musikisi arasında hiçbir benzerlik yoktur. Üstelik Yunan musiki düzeni ile Türk musiki düzeni arasında da hiçbir alâka yoktur. Yunanlılar, sekizliği yirmi dört eşit kısma bölmüşlerdir. Türk musikisinde ise, yirmi dört eşit olmayan ses taksimatı vardır. Türk musikisinde, Yunan’da olduğu biçiminde çeyrek ses de yoktur. “Yunan Tetkikleri Mecmuası”nın başyazarlığını yapan ve “Yunan Musikisi” (1926) adlı eserinde samimî bir itirafta bulunan Tedos Reinak: “Kırk senelik Yunan aruz vezni ile Yunan müziğini tetkik ettim. “Doristi”den başkasına hakkıyla vakıf olamadım. Üstelik Yunan musikisinin kaynağı da çok kıttır” demektedir.

 

Saygun’un “Atatürk, Türk musikisini elinin tersiyle itmiştir” tarzındaki yorumuna katılamıyoruz. Bu hususta ünlü tiyatro sanatkârı Vasfi Rıza Zobu’nun çok önemli bir hâtırasını kısaltarak nakletmek istiyorum. Özetle şöyle anlatır, Zobu:

 

“Atamızın bir akşam, Sarayburnu’nda bizim musikimizin aleyhinde ve batı müziğinin lehinde konuştuğunu ertesi gün gazetelerden okuduk. Okur, okumaz da ortalıkta bir kıyamettir koptu. Mekteplerde, konservatuarda, radyoda Türk musikisine ait tek nağme kalmayıncaya kadar her şey silindi, süpürüldü. Bileni bilmeyeni lâfa karıştı. Asırlardan beri, nesilden nesle gelip İstanbul’da en üstün şeklini bulan Türk musikisini kökünden inkâr etme yarışına girişildi. Böylece, alışık olduğum dâvetlerin arkası kesildi. Yakınları dediler ki: “O gürültünün patladığı günden beri safralarından da Türk musikisi kalktı. Ne kendi söylüyor, ne de bir başkasına okuması için teklif ediyor. Aradan ne kadar zaman geçti şimdi hatırlamıyorum, bir gün Vali Muhittin Üstündağ’dan Atatürk’ün beni çağırdığı hususunda bir haber geldi. Trenle Ankara’ya gittim ve bir sabah indim. Akşam oldu. Yemek zamanı yaklaştı. Ben tutulmuş olduğum meraktan hâlâ kurtulamamıştım. Bu kadar zaman aramadılar; şimdi böyle birden bire çağırmalarının sebebi ne ola diye düşünüyordum. Sofra başında saatler bir hayli ilerledi. Beklenmedik bir anda onun sesinden ismimi işittim. “Emir buyurunuz efendim” dedim.

 

-Hatırlar mısınız, bir piyesin başında daha perde açılmadan bir şarkı söylerdiniz. Neydi o piyesin ismi diye, Atatürk sordu.

 

-Hatırladım efendim, Molyer’den Küçük Kemal’in adapte ettiği “Merakî” komedisi dedim.

 

-Güzel bir eserdi o dediler.

 

-Evet efendim, başarılı bir çeviriydi.

 

-Hayır, hayır. Piyes için söylemiyorum, vakıa o da güzeldi, ama ben o bestenin güzelliğini söylemek istiyorum” deyince, ne yalan söyleyeyim ürktüm. İlk defa bir sualine cevap vermekte mütereddit kaldım. Türk musikisinin aleyhinde olmasıyla zihnim o kadar tıklım tıklım dolmuştu ki… O, benim duraklamamın farkına varmaz olur mu hiç? Vardı ve derhâl ilâve etti.

 

-Hatırlayamadınız mı?

 

-Hatırladım efendim. Dellâlzade İsmail Efendi’nin İsfahan’ı… diyecek oldum. Cümleyi tamamlayamadım.

 

-Hayır hayır, bestesini soruyorum. Hatırınızda değil mi, okuyamaz mısınız?

 

-Hatırımda, okurum efendim.

 

Yalnız bana değil, şaşkınlık, sofrada bulunanların hepsine birden gelmişti. Belli ki, hiç kimse böyle bir teklifte bulunacağını düşünmemişti. Ne olacaksa olacaktı artık. Yaradan’a sığınıp, yerimden şöyle bir derlenip toparlandım. Olanca aktörlüğümü takınıp, edâsıyla, âhengiyle “Aaaah, o güzel gözlerine hayran olayım” mısrasıyla başlayan yürük semaiyi okumaya koyuldum ve kan ter içinde bitirdim, sustum. Benimle beraber ortalığı bir sükûttur kapladı. Atatürk’te hiçbir hareket görülmüyor, herkes sanki bir suç işlemiş gibi önüne bakıyor, onun ne diyeceğini bekliyordu. Bir müddet sonra:

 

-Ne yazık ki benim sözlerimi yanlış anladılar. Şu okunan ne güzel bir eserdir. Ben zevkle dinledim. Sizler de öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri böyle okuyup da bir zevk vermeye imkân var mı? Ben demek istedim ki, bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun. Biz de Türk musikisini milletler arası bir sanat hâline getirelim. Türk’ün nağmelerini kaldırıp atalım da batı milletlerinin hazırdan musikisini alıp kendimize mal edelim. Yalnız onları dinleyelim, demedim. Yanlış anladılar sözlerimi, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lâfını edemez oldum.” diye buyurdular. Buradan da anlıyoruz ki, Atatürk Batı’nın ilmini, fennini, tekniğini istemiştir.

 

Cemil Meriç’in dediği gibi, “Emperyalistler tuzağa düşürmek istedikleri ülkelere kültürleriyle fethetmez, kültürsüzleştirerek kültürsüzlüklerine inandırarak yok ederler.”

 

Faruk Yener, Aydın Oran’ın yönettiği “Atatürk Devrimleri İdeolojisinin Türk Müzik Kültüründen Doğrudan ve Dolaylı Etkileri” adlı açık oturumda konuşmasının bir yerinde:

 

“Atatürk ne istemişti? Atatürk elbette ki Türk musikisinin kaynaklarından yararlanılarak, dünyaya iftiharla sunabildiğimiz, dünyanın anlayabileceği bir musikinin getirilmesini istemişti. Bunun öğelerini, kurallarını, kurumlarını koymaya, kurmaya çalışmıştı. Bunda yaşı, başı, hayatı elvermedi. Belki, eğer daha uzun yaşasaydı, ben eminim, daha olumlu adımlar atılması imkânı hâsıl olacaktı, fakat elvermedi, kader” diye ifade etmişlerdir.

 

Lâyıka Karabey Akıncı’nın dediği gibi, Türk musikisinin altmış asırlık muazzam bir tarihi, heybetli bir mazisi olduğu hâlde, bugün elimizde bir musiki tarihi yoktur. Diğer milletlerin ciltler dolusu yazılarla tasvir ettikleri tarihî olaylar, bizde bazen tek satıra sığdırılmış, hatta ona bile lâyık görülmemiştir. Musikimizin, eğitilmiş kadroya ihtiyacı vardır. Atatürk’ün arzu ettikleri gibi, alaturka zihniyetten kurtulup metotlu çalışmaya ihtiyacımız vardır. Bizim arzumuz sadece halk türküsü armonize edip orda kalmak olmamalıdır. Çünkü armonize edilen halk türkülerimiz, elli yıllık mazisine rağmen, halkın hayatına girememiştir.

 

Türk musikisinin düzeni, duygunun bütün inceliklerini sonsuz zenginlikte ifade imkânını veren bir deryadır. Ancak, yöntemli çalışmaya ve bestecisinden icracısına, yayımcısından plâk yapımcısına, çalgı yapımcısından eleştirmenine kadar uzanan eğitilmiş bir kadroya ihtiyacı vardır.


Türk Yurdu Ekim 2013
Türk Yurdu Ekim 2013
Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele