Bilginin Amacı Açısından Din ve Bilim

Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

“Allah’ım! Faydasız ilimden sana sığınırım.”

(Hz. Muhammed)

 

 

İlim ilim bilmektir,

İlim kendün bilmektir,

Sen kendini bilmez isen,

Bu nice okumaktır.

(Yunus Emre)

 

        On ikinci yüzyıla kadar Müslüman bilginler tarafından yaratılmış bilgilerin, modern dünyamızı yaratan bilimsel bilginin temellerini teşkil ettiği; hatta bu bilgiler olmasaydı modern bilgi oluşmayacaktı gibi önermeler, özellikle matematik, astronomi ve felsefe söz konusu olduğunda kolayca ileri sürülebilir veya savunulabilir. Ancak modern dünyamızı yaratan ve el’an da değiştirmekte olan bilim/bilgi üretme sürecinde Müslümanların bir payının olmadığını kabul etmek zorundayız. Özellikle XVIII. yüzyılda ivmelenen ve müteakip asırlarda daha da süratlenen modern bilginin oluşumunda Müslümanlar yoktur. Bu bağlamda VIII. yüzyılla XII. (hadi zorlayarak XVI. yüzyıl diyelim) arasındaki üretimlerimize dayanıp, bu günkü bilgi paradigması sanki o yüzyıllarda da aynı imiş gibi; “bu günkü bilgi üretimi biz olmasa idik olmazdı” gibi basit domestik oryantalist (müstağrib) tesellilerle avunmaya çalışmak bize bir şey kazandırmamaktadır.[1]

         

        İhsan Fazlıoğlu “Bir medeniyetin bilgi anlayışını tayin için, her türlü mülahazadan önce, dört soruya cevap verilmelidir” diyor:

         

        (1) Söz konusu medeniyetin bilgi tanımı nedir?

        (2) Bu medeniyette bilgiyi üreten kişi nasıl bir kimliğe sahiptir?

        (3) Bu bilginin üretildiği müesseseler nelerdir?

        (4) Bu medeniyette üretilen bilginin hedefi nedir?

         

        Bu soruları sorduktan sonra Fazlıoğlu; “Bu sorulara cevap veren felsefîleşmiş bir medeniyetin en önemli özelliği ‘neyi, niçin ve nasıl’ yaptığını bilmesidir. Dolayısıyla verilecek cevaplar o medeniyetin dünya görüşü (anlam dünyası) ve dünya tasavvuru (dünyaya ilişkin resim) ile doğrudan alakalıdır. Çünkü her medeniyetin bir "niyet"i vardır ve o medeniyet açılımını bu niyetin sağladığı imkânlar çerçevesinde gerçekleştirir” diyerek bizi, dahilî ve haricî oryantalist bakış açısından sakındırmaya çalışıyor.

         

        Fazlıoğlu’nun sorduğu sorular ve önerdiği anlam dünyası veya niyet üzerinden konuya yaklaştığımızda, birçok konuda olduğu gibi yine “bilgi üretimi” ve hatta “bilgi nedir?” gibi oldukça sıkıntılı bir konuda da “Doğu/Batı” ayrımına geliriz.

         

        Hemen işin başında ibadet vakitlerini güneşin ve ayın hareketleri üzerinden tayin eden, zekâtın hesaplanmasından mirasın taksimine kadar aritmetiğin bilinmesini ve kullanılmasını zorunlu hale getiren bir dinin, insanların ihtiyaçları cümlesinden olan bilimsel/pratik bilgiyi talep ve teşvik etmesinden daha tabii bir şey olamazdı. Başka hiçbir gündelik pratik için ihtiyaç duymasanız dahi, sırf iyi bir mümin ya da fakih olmak için asgari astronomi bilgisine ve matematiğe mecburiyetin bulunduğu bir kültürel iklimde, bilimin gelişmesi zaruri idi. Hele Ramazan ayının tayini, namaz vakitlerinin belirlenmesi için, zaman zaman gökyüzünün kapalı olduğu iklimlerde gözlemle bu tespitlerin yapılmasının imkânsızlığını dikkate aldığımızda, Hicaz coğrafyası dışında kalan yörelerde hesaba dayalı bilimsel çalışmaların (hesaplamaların) yapılması kaçınılmazdı. Öyle de olmuştur; dikkat edilirse görülür ki İslam medeniyetinin parlak asırlarındaki bilgi üretiminin yapıldığı coğrafyalar Hicaz dışında kalan coğrafyalardır: Semerkant, Buhara, Bağdat, Endülüs bu yerlere örnek olarak verilebilir. Ancak yanlış anlaşılmaması gerekir: Burada İslam uygarlığının bilimsel bilgi üretimindeki temel sâikin sadece ibadet vakitlerini tayin etmek ihtiyacı olduğu söylenmemektedir. Söylenmek istenen; başka ihtiyaçlar söz konusu olmasaydı bile, tek başına dini yaşamak için dahi asgari matematik ve astronomi bilgisine ihtiyaç bulunduğudur. Kaldı ki insan merak eden/mütecessis bir varlıktır. Ayrıca İslam fetihlerinin genişlemesine bağlı olarak genişleyen coğrafyada Müslüman fatihlerin, bu coğrafyalardaki bilgi stokuna bigâne kalmaları da beklenemezdi. Nitekim İslam uygarlığının eski Yunan/Graikos felsefesi, İran ve Hint irfanî bilgisi ile tanışması da böyle olmuştur.

         

         

        Bilgi Nedir?

         

        Bilgi insanın varlığa dair “nedir?”, “nasıldır?”, “niçindir?” sorularına cevap araması sonucunda elde ettiği idrak hasılalarıdır. Bu üç soru kelimesi aynı zamanda bilme eyleminin maksadı/gayesi hakkında da bize fikir verir. Bilgi idrak edebilme yol ve yöntemi olma niteliğinin yanında aynı zamanda inşa edilen bir şeydir de. Dolayısıyla ister salt idrak olsun ister inşa edilen, bilgi bizim maksadımıza göre oluşmaktadır. Dolayısıyla bilgi ve bilme bir maksada mebni ise bilgi kategorileri de buna göre teşekkül edecektir. Maksada matuf bilgi elde etme çabamıza uygun olarak elde ettiğimiz bilgi ya dünyevi anlamda bize güç ve imkân sağlayan bir hasılaya dönüşecektir ki bunun en somut ifadesi bu günkü uygarlığımızdır. Yok eğer biz arifane ve/veya hikmete ilişkin bilgi peşindeysek, ulaşacağımız sonuçlar da buna göre olacaktır. Bunların tamamı bilgidir ve bilmek isteme eyleminin hasılalarıdır.

         

        Nedir sorusunu sorduğumuzda alacağımız cevap, tam anlamıyla olmasa da olgunun kendinde şey olan mahiyetine ilişkin olacaktır. Bu soruya verebildiğimiz cevabın mutlak manada varlığın/olgunun “kendinde şey olan mahiyetine dair” bize eksiksiz bir kavrama/idrak vermesi mümkün olmayabilir. Mesela “Tanrı nedir?” sorusunun cevabını biz vahyi görmezden gelirsek akıl yürütmeyle; yani felsefenin imkânlarıyla vermeye çalışırız. Metafizik alana dair bu konuda aklımızın bize verdiği cevap; Tanrının mahiyeti ve “neliği” hakkında spekülatif olmaktan öteye geçemez. Ancak bu bir cevaptır. Nitekim eski Yunan’dan bu güne felsefenin uğraştığı temel soruların başında Tanrı ve varlık gelmektedir. Bilindiği kadarıyla herhangi bir vahye muhatap olmamış antik dönem Grek filozofları hikmeti arıyorlardı. Onun için bu soruyu cevaplamaya çalıştılar. Sokrat aslında paganist bir inanç sistemine karşı çıktığı için canını verdi. Sokrat erdem ve ahlâk filozofuydu. Olgular dünyasının ötesini anlamaya çalışmak öyle çetrefilli bir konuydu ki aşkın olan Tanrı hakkında felsefenin akıl yürütmeleri spekülatif olmaktan öteye geçemezdi, geçemedi. Olgular dünyasına dair “varlık nedir?” sorusunda dahi bir mutabakat oluşturmayı felsefe başaramadı: Platon, bizi kuşatan olguları/varlığı, hakikati ideler âleminde olan gerçek varlığın yanıltıcı gölgeleri olarak tanımladı. Yani bizler mağaradakiler olarak gölgeleri gerçek zannediyorduk. Buna mukabil Aristo, olgular dünyasının hakikat olduğunu, bu olgular dünyası üzerinden ancak gerçekliğe dair bilgiler edinebileceğimizi; hocası Eflatun’nun ideler tasavvurunun saçma olduğunu; en fazla bir Tanrı’nın olabileceğini; onun da işleri düzenleyip bir kenara çekildiğini ve her şeyin (tüm anlam ve değerin) olgular dünyasında mevcut bulunduğunu; başka bir anlam dünyasına gerek olmadığını söyledi. Platon, İslam kültüründe tasavvuf geleneği üzerinde etkide bulunurken, “pasif bir Tanrı” fikrinin sahibi Aristo ise İslam filozofları tarafından -ilginç bir şekilde- “muallim-i evvel” olarak kabul gördü. Oysa Aristo’nun tanrısının Kur’an’ın oraya koyduğu Allah inancıyla hiç ilgisi yoktu ve hatta ona aykırı idi. Gazali’nin öfkesi tam da bunaydı. Çünkü Aristo’nun tanrısı sebep/sonuç ilişkisi içerisinde deterministik bir makine kurmuş ve ona asla karışmıyordu. Yani bizi ve tüm varlık âlemini kendi haline bırakmıştı. Oysa Kur’an Allah için; “O, her an bir eylemede ve yaratmadadır” diyordu. Gazali’nin meşşai felsefeden duyduğu endişenin kaynağında bu vardır. Yoksa Gazali İbn-i Sina ve Farabi tarafından temsil edilen felsefeyi çürütmeye çalışırken dahi felsefenin aletlerini/yöntemlerini kullanmıştır. Yani Gazali felsefe yapmıştır. Yoksa bir çırpıda Gazali’nin sebep-sonuç münasebetini veya kâinattaki Allah’ın (İslam geleneğinin Sünnetullah olarak adlandırdığı); O’nun emriyle ve her an yaratmasıyla işleyen düzeni reddediyor değildi. Onun yaptığı Allah’ı adeta devreden çıkartan bir deterministik bilgi anlayışıydı. Kaldı ki bu filozoflar Allah’ın dışında yine ezeli olan bir dünya/kâinat/madde tasavvuruna da sahiptiler. Bunlara göre Allah bu malzeme üzerinde ameliyede bulunuyordu. Bu durumda ise ezeli olan Allah’ın yanında yine ezeli olan madde bulunuyordu ki, bu Tevhîd’e aykırı bir şeydi. Buradan hareket ederek İslam geleneğindeki modern anlamıyla bilgi üretiminin yapılamamış olmasının faturasını Gazali’ye çıkartmak haksızlık olmaktadır. Kaldı ki ortada bir fatura da yoktur. Çünkü o tarihlerde Selçuklulara geçen siyasi hâkimiyetin ardından yaşanan dönemde bilimsel araştırma ve gelişme süreci durmuş değildir. Moğol gailesine rağmen ne Semerkant-Buhara havzasında ne Bağdat’ta ne de Osmanlı coğrafyasında bir duraklama veya gerileme değil, bilakis parlak bir bilimsel dönem mevcuttur. Bazı görüşler İslam coğrafyasında bilimsel duraklama veya gerilemesinin nedeni olarak Moğol istilalarını gösterir. Oysa Timur’un Buhara’sı bilimde bir numaradır. Bu dönem XV. yüzyıla tekabül eder. Daha önemlisi Endülüs 1250’lerdeki Moğol istilasına hiç uğramadığı gibi bu devirler hâlâ parlak devirlerdir Endülüs açısından. Her ne kadar Avrupa tehdidi karşısında ise de ortada henüz İbn-Rüşd’ün, İbn-i Tufeyl’in Endülüs’ü[2] durmaktadır ve yaratılmış olan uygarlık hayranlık uyandırmaktadır. İstanbul’u ve Osmanlı’yı konuşmaya bile hacet yoktur. Bilimsel gelişmenin durduğu veya ortadan kalktığı söylenilen bir zamanda Osmanlı çağının bilgiye dayalı en güçlü ülkesidir. Saydığımız tüm bu coğrafyalarda üretilmiş bilimsel bilgi olmasaydı; yani aritmetik ve geometri bilgisi olmasaydı bu kadar muhteşem mâbed yapılamazdı, teknoloji olmasaydı Viyana kapılarına dayanılamazdı vs. Kökeni Moğollara dayandırılan Babür Devleti’nin Hindistan’da ortaya koyduğu medeniyetten hiç bahsetmedik dahi. Ancak tüm bu parlaklıklara rağmen modern bilgi üretiminin coğrafyası Müslüman coğrafya, iklimi Müslüman iklimi olmamıştır. Bu üzerinde durmayı ve bu gün için ne yapmalıyız sorusunun cevabının verilmesi için elzemdir.

         

        İslam geleneğinin farklı bir bilgi anlayışı ve arayışı olmuştur. Peki bu fark nedir? Spekülatif olma pahasına bazı önermelerde bulunarak meselenin tartışılmasını arzu ediyoruz:

         

        Modern bilim kendisini “nedir?” sorusundan daha çok “nasıl?” ve “nasıl çalışır?”sorusu üzerinden var kılmıştır. Nasıl sorusunun metafizik alandaki karşılığı felsefenin, olgular dünyasındaki karşılığı ise bilimin üretilmesini sonuç vermiştir. Çünkü bu sorulara aldığımız cevaplar, bizi kuşatan olgular dünyasındaki işleyişi gösteren birtakım yasa ve kabullere bizi götürmüştür. Bu merhalenin bir adım sonrası ise tabiatıyla “nasıl yapılır?” olacaktı. “Nasıl yapılır”ın cevabı ise teknoloji ve güç iktisabı olacaktı. Böyle bir tecessüs sonucu farkına varılan güç ve imkânın, bir daha terk edilmesi mümkün değildi. Nitekim öyle de olmuştur. Olgular dünyasına ilişkin “nasıl?”, “nasıl çalışır?”, “nasıl yapılır?” sorularına karşılık alınan cevaplarla elde edilen ilk başarılar, sonraki başarıları tetiklemiş; bu gücün farkına varan insanlık tüm ilgisini “niçin” sorusunu bir kenara koyarak bilimsel bilgi alanına yoğunlaştırmıştır.

         

        Modern bilimin “niçin?” sorusuyla hiç işi olmadı. Çünkü niçin sorusunu sormak anlam, değer ve gaye aramayı icap ettiriyordu. Anlam, değer ve gaye söz konusu olduğunda işin içerisine hem ahlâk hem de din giriyordu. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, “niçin” sorusu bizi hikmete götürüyordu. Hikmeti ister felsefe yoluyla ister din yoluyla arayalım; böyle bir bilgi biçimi, bilimi ve üretimlerini sorgulanır yapmaktaydı.

         

        Tam bu noktada spekülatif kabul edilebilecek olan bazı tartışmalara şöyle bir temas etmek istiyoruz: Özellikle İlk ve Ortaçağ Avrupa düşüncesinin teşekkül dönemlerinde olup bitenlere baktığımızda, ortada, vahyin ana çerçevesini ve sabitelerini tayin ettiği bir dinle karşılaşmamaktayız. Batı düşüncesinin zeminini oluşturan ve genel kabulle Hristiyan İlahiyatının teşekkül ettiği kabul edilen bu bin yıllık dönemde esasen oluşan düşünce, bir takım akıl yürütmelerden öteye geçememiştir. Oluşan bu teolojide baskın olan bir Tanrı/Allah iradesi değil; onun tecessüm etmiş hali olarak kabul edilen İsa Mesih figürüdür. Ortada şirke bulanmış bir din vardır. Bu önermemizi şöyle destekleyebiliriz: Biraz okuma yaptığımızda karşımıza şu çıkmaktadır: Avrupa İlk ve Ortaçağ düşüncesi tüm gücünü ve mesaisini Hz. İsa’nın mahiyetinin ne olduğuna teksif etmiştir.[3] Öteden beri devam eden İsa Mesih üzerindeki mahiyet tartışmaları, Hristiyanlık vahyinin bu konuya dair bir şey söylememesi ve Hz. İsa’nın mucizevi doğumu sebebiyle konu, Dördüncü yüzyılın ortalarında İznik Konsülünde ele alınmış; İslam’ın tevhîd inancına yakın duran ve Hz İsa’yı bir insan olarak kabul ederek Teslis inancına karşı çıkan Arius’çuluk ve benzeri diğer inançların sapkın olarak nitelenip tasfiye edilmiş, ama İsa’nın mahiyeti ve “neliği” müteakip asırlarda da adeta felsefi bir problem olarak tartışılmak zorunda kalınmıştır. Çünkü “Hristiyan Vahyi” bu tartışmaları nihayete erdirici bir şey söylemiyordu.[4] Kaldı ki bu dönemde Avrupa düşüncesi, kadim Yunan felsefe geleneğinden de bîhaberdi. Avrupa düşüncesi kadim Yunan felsefe geleneğinin müktesebatı ile ancak XII., XIII. yüzyıldan sonra Müslümanlar üzerinden tanışabilmiştir. Buna bağlı olarak Avrupa düşüncesinin hikmeti arama çabası olarak da okunabilecek olan bir gelenekle tanışması, ancak geride bırakılan neredeyse bin yıllık bir Hristiyanlık tortusunun varlığı üzerinden olmuştur. Bu tortu ise oldukça müşkül bir meselenin halline dayanan akıl yürütmelerden başka bir şey değildi. Nitekim bu süreç XVI. yüzyılın başlarında Reformasyon hareketiyle sarsılacak; hem vahyî hem de felsefî açıdan mutabık bir Tanrı inancına dayanmayan ve dolayısıyla hikmetle tanışamamış Avrupa düşüncesi sekülerleşerek, tüm diğer alanlarda olduğu gibi bilgi üretme alanında da bir başka kulvarda yürümeye başlayacaktır. Bu verilerden hareketle Avrupa düşüncesini, “kurtuluşun ancak seçilmiş olmakla mümkün olabileceği, bunun dışında ne kilise ne vaftizle ne de çalışmayla” mümkün olamayacağı inancı nedeniyle-bilinçli ya da bilinçsiz- cenneti bu dünyada inşa etmek çabası olarak görmek mümkündür. Yine spekülatif olmak pahasına, Avrupa biliminin (modern bilimin) serüveninin, cenneti yeryüzünde yaşama çabası olarak okunabileceği kanaatindeyiz.

         

        Buna mukabil İslam geleneği hep bir denge/itidal geleneği olmuştur. Her konuda olduğu gibi bilginin ne olduğu, bilginin mahiyeti, bilginin amacı ve hikmet konusunda; çerçevesini ve ölçülerini Allah’ın kelamı olduğunda şüphe bulunmayan bir vahiy tayin etmiştir.[5] Ancak modern bilimin amacı bu olmadığı için, paradigması, üretimleri ve sonuçları tamamen bir başka şeye tekabül etmektedir. Bu anlamda Müslümanların bu bilimi üretemedikleri için zayıf kaldıklarını inkâr etmek mümkün değildir. Burada, verili bir durumdan hareketle bizim yukarıda yapmaya çalıştığımız tespitlerin hilafına, “modern bilimde geri kalmışlık” tespiti yapılıp, bunun da dini yanlış anlamadan kaynaklandığı pekâla ileri sürülebilir. Bu durumda yapmamız gereken eğer gerçekten modern bilimi anlamada ve üretmede dini yanlış anlamadan kaynaklanan zihniyet engellerimiz varsa bunları tasfiye etmek olacaktır. Esasen bu tasfiyeyi yapamasak dahi zaruret babında modern bilgiyi anlama, üretme ve bunu hayatımıza sokma ve nihayetinde gücü elde etmek gibi bir mecburiyetimiz bulunmaktadır. Ancak böyle bir tercih asla ve kat’a hikmeti kaybetme karşılığında olmamalıdır.

         


        


        

        [1] Çünkü eğer bu günkü paradigmadan hareketle o günü yargılarsak şu sorunun cevabını verebilmemiz icap eder: Öyleyse niçin hâlâ dünya ölçeğinde -geçelim mûcid bir bilim adamını- niçin teorik fizikçimiz veya astronomumuz yoktur? Mesela Batlamyus modeli vardır da niçin Batlamyus modelinin eleştirisini yapan, onun fiziki gerçekliğe uymadığını gösteren İbn-i Rüşd’ün, İbn-i Tufeyl’in, ibn-i Heysem’in ya da Sabit bin Kurra’nın bir modeli yoktur. Kur’anın konuya dair ayetlerine rağmen niçin güneş merkezli açıklama/model bir Müslüman gökbilimci tarafından yapılmamış da Kopernik’i beklemiştir? Bu günün bilim paradigmasının parametreleri ile meseleye bakarsak bu soruları sorma hakkımız olur.


        

        [2] Gazali 1111’de vefat etmiştir. Buna mukabil İbn-Rüşd’ün doğum tarihi 1126’dır. Yani İbn-i Rüşt düşüncelerini Bağdat’tan oldukça uzak bir coğrafyada, ne Eş’ari ne de Moğol baskısının olmadığı bir iklimde üretiyor ve açıklıyordu.


        

        [3] Bu anlama çabası açıktır ki “nasıldır?” sorusuyla ilgili bir anlama çabasıdır.


        

        [4] Nitekim bu çağın iki önemli azizinden birisi; “saçma olduğu için inanıyorum” derken bir diğeri; “anlamak için inanıyorum” diyordu.


        

        [5] Dolayısıyla Allah’ın Kitap’ta vahyettiği “Güneşi ve ayı vakit ölçüsü kılan Allah’tır (En’am, 96), ayeti Müslüman bilgini muvakkit yapıyordu. Ancak, “Güneş de kendi yörüngesinde yürür. Bu, Gâlip, Kaadir ve âlim olan Allah’ın takdiridir. Aya da menziller takdir ettik. Nihayet o bunlardan geçerek kuru hurma dalı gibi olur. Güneş aya yetişemez. Gece de gündüzü geçemez. Hepsi birer felekte yüzerler(Yasin, 38-40)”, ayetlerinin doğru olup olmadığını tahkik anlamındaki bir astronomi çalışması, muhtemeldir ki Müslüman bilgin için Allah’ın doğru söyleyip söylemediğini tahkik anlamında bir çaba olurdu. Bu ise mümkün değildi. Kaldı ki çıplak gözle yapılan bir gözlem ve vakitlerin oluşması, zaten bu bilgiyi teyit ediyordu. Ve yine Allah Kitabı’nda “Kâfirler görmezler mi ki gökler ve yer birbirine bitişik idiler, onları biz ayırdık. Ve her şeyi sudan yarattık. Niçin iman etmezler (El-Enbiya, 30), dediğinde de Müslüman bilgin açısından bunu vahiy söylediği için bu böyle idi. Bir de bunun böyle olup olmadığını tahkik etmek, “Allah doğruyu söyler” kabulü ile çelişecekti. Kaldı ki biz bu günkü bilim ve bilim insanlarının bulgusuyla, her şeyin sudan yaratılmış olduğunda mutabıkız, ama ne hikmetse bunu kabul eden bilim adamları dönüp de “Kur’an doğruyu söylüyormuş” dememektedirler. Aslında bu durum bizi bir başka noktaya daha taşımaktadır: Batılı bilim adamı için konuşacak olursak; bilimsel bilginin artması insanları daha mümin yapmamaktadır. Bu da bizi “Allah’tan en çok bilgi/ilim sahibi olanlar/âlimler korkar” ayetiyle kastedilen bilgi ile bilimsel bilginin farklı olduğu düşüncesine sevk etmektedir. Ve ayrıca belirtmek gerekir ki modern anlamıyla bilimsel bilgi bu günkü verileri ve istikametiyle insanlığı korkunç bir geleceğe götürmektedir.


Türk Yurdu Ekim 2013
Türk Yurdu Ekim 2013
Ekim 2013 - Yıl 102 - Sayı 314

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele