Servet’in Son Göçü

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

        Servet’in gidişiyle ağustos buz kesti.

         

        Bayrama yüzü olmayanlardık ve bayramsız kaldık.

         

        Hâsılı, Servet’siz kaldık.

         

        6 Ağustos, sabahıydı. Bir mesaj sesiyle telefonum titredi. Yaman bir andı.

         

        Geceden sabaha kadar çalan her telefon, gelen her mesaj, çalınan kapı öncelikle iyi bir haberin habercisi değildir. Kulakta top patlamasından beter bir hisle kanım hareketlenir, birden hızlanan bir koşucu aceleciliğiyle kalbim çarpmaya başlar. Nefesim zorlanır.

         

        Yine öyle oldu. Baktım, yanılmamışım. Gelen haber o yaman gerçeği söylüyordu: Servet’i kaybetmiştik. Saat 04.43’ü gösteriyordu ve ezanlar okunmak üzereydi.

         

        Zihnimden, bildiğim bir hayat hikâyesinin ana hatları bir bir geçerken, neye yanacağımı şaşırmış haldeydim.

         

        Vaziyet ağırdı. Telâfisiz bir kayıptı. Görünen buydu.

         

        Gepegenç yaşında giden, kendini Türklüğe adamıştı. Öyle söyleyip geçiverdiğime bakmayınız: Öyle böyle bir adanmışlık değil; Türklük onda bir onulmaz sevdâ idi, sarsılmaz bir imandı. Öyle inanan kaç adam gördüğümü say deseniz, sayarım; o kadar istisnâî bir inanışın ruhlaştırdığı bir adamdan söz ediyorum. Merhum Atsız doğru söylüyor: Ruh Adam’lar vardır ve enderdirler. Servet onlardandı.

         

        Evet, kendini Türklüğe adamıştı. Duramazdı. Allahın seçtiği bu güzel milleti tarihin seyri içinde bilecekti. Her bulduğunda, bildiğinde ve anladığında bir kere daha hayran olacak, göğsü başka türlü kabaracaktı. Bu uçsuz bucaksız Türklük dünyasının keşfi, onu doyuran tek ideal halinde her yerde küfül küfül esecek, buram buram kokacaktı. Servet, bu iksîre yakalananlardandı. Nereye gitse onunla, ne yapsa onunlaydı.

         

        Sorulsa yeridir: Servet’in yaptığı, karanlıkta bir iz aramaya benzemiyor muydu? Çünkü, ne dünya Türk’ü tam bilecek kadar bir gayrete girmiş ne de Türk kendini bilmek ve bildirmek için bir heves göstermişti. Türk, yapan edendi; anlatmaya, bildirmeye ne eli varırdı ne de gönlü. Yahya Kemal’in ifadesiyle “Gördüğü yüce dağlar gibi işleri” ne şiirine, ne nesrine, ne heykeline, ne resmine, aksettirmişti. Türk’ün işi yapmaktı, anlatmaya tenezzülü yoktu. Türk’ü kendi büyüklüğünde tanımak isteyenlerin önünde böyle devâsâ boyutlarda, tarih içinde ince ince işlenen, fakat kaydedilemeyen bir yaratıcılık vardı.

         

        Meftun olunacak bu yaratıcılık, hayatın her yönünde kendini hissettiriyordu; Türk’ün dünyayı yönetmekte gösterdiği mahareti başka türlü anlamak doğru da, mümkün de değildi. Tarih bunu hayal-meyal söylüyordu. Arşivler, belgeler bulanık bir görünüş sunuyordu. Yapılan çalışmalar da el yordamıylaydı. Aranmış ve bulunmuş bazı şeyler, o büyük gerçeği tam yansıtmaktan uzaktı. Dünyaya hâkimiyetin sırlarını vermek bir kenara, Türk’ün tarihte yaptıklarının envanteri, sıralama ve sergilemesi bile yoktu.

         

        Servet, işte bu bilinmezliğe dalmıştı. İşe en uzaktan, hiç bilinmeyenden başladı. Tarih devirlerinden bin yıllarca önceye gitmeyi seçti. Türk’ün tarihinin birkaç bin yıldan ibaret olamayacağı fikrini ilk duyduğunda çarpılmıştı. Böyle büyük bir milletin en eski milletlerden olduğu açıktı. O eskilik içinde de çok zaman hâkim ve idare edici-yönlendiriciydi. Buna dair işaretler içine ateş düşürmüştü. 

         

        Hikâyenin başlangıcında yazılı metinler vardır. Taşa kazınmış, bir çeşit resim yazı sayılabilecek runik harfli metinlerle ilgili çalışmalar ilgisini çekmişti. Servet, önce bu harflerle yazılmış Türkçe metinler üzerindeki kırık-dökük okumalardan heyecanlandı. İlim âleminin yeni keşfi gibi görünen bu metinlere, dünyanın her tarafında rastlanıyordu. Türk’ün büyük evlâdı Turan Yazgan’ı da çok sevindiren bir gelişmeydi. Herkesin bir türlü okuması, başka başka manalar yüklemesi, bu metinlere ihtiyatla yaklaşanlara haklılık kazandırsa da Turan Hoca ve Servet gibi az sayıda isim, özellikle Kâzım Mirşan’ın çalışmalarını hayranlıkla karşılıyor ve yayıyorlardı.

         

        Hikâyenin ikinci devresi de bu runik harfli metinlerle ilgilenirken geldi: Servet, çok geçmeden kaya resimleri ve damgalarla tanışmıştı. Kazakistan ve Kırgızistan sahasında bulunan kaya resimlerini biz de görmüş ve pek çok kimse gibi yayınlarımızda duyurmuştuk. O bölgede Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu marifetiyle devam ettirilen Türk Arkeolojisi çalışmaları yavaş da olsa ilerliyordu. Ancak, henüz elde edilmiş ve paylaşılmış önemli bir sonuç yoktu.

         

        Servet’in Türk Arkeolojisinin bu erken devrine girişi şimşek hızıyladır ve alana kısa zamanda olağanüstü mesafeler kazandırmıştır. 15 yılı bulmayan bir zaman devresinde, sadece bildiğimiz kaya resimleri değil, neredeyse bir kaya resimleri atlasının ana malzemesine ulaşmıştır. Buradan taşarak, işaretlerin dilini, taşa kazınmış damgaların çarpıcı şifrelerini biriktirmiştir. Çok geniş bir coğrafyada, öbek öbek damgalı taşlar bulmuş, bunlar üzerinden tarihi bin yıllarca öteye götürecek delillere ulaşmış ve çok değerli yorumlar çıkarmıştır.

         

        Moğolistanbozkırlarında, Tanrı Dağlarında ve Türkiye içlerinde aynı damgaları bulmak Servet’in muazzam keşfidir. Servet, buna Damgaların Göçü demiş ve Türklüğün Anadolu sahasına gelişinin tarihini de bin yıllarca geriye taşıyacak taştan belgeler üzerinden konuşmuştur. Ankara Güdül’den Denizli’ye, Karadeniz’in sarp kayalarından bütün bir Batı Anadolu havzasına yayılan bu damgaların işaret ettiği mânâ, Servet’i peşine düşüren çarpıcı gerçektir: Evet, biz Türkler, Anadolu’ya bin yıl önce gelmedik; artık, belki de on bin yıl önce geldiğimizden bahsedecek durumdayız. Servet, bu hükmü koydu ve ilim âleminden de henüz bir itiraz gelmedi. Pek çok ilim adamı, bu fikre katılarak Servet’in açtığı yoldan yürümeye başladı.

         

        Bu büyük bir çığırdır ve işte Servet, tek başına bu dağ gibi işin üstesinden gelen adamdır. “Nasıl oldu da bir televizyon prodüktörü bu muazzam işi başarabildi?” denilirse, verilecek cevap bellidir: Servet’İ Servet yapan aşktı. Başka bir tarifi yoktur. Evet, bu bir aşk ve şevk işiydi. Sırasında evi barkı unutturan, bütün hayatını dolduran bir aşk. Ona yolları açan bu aşktı.

         

        Servet, böyle bir aşkın verdiği güçle, adeta entegre projeler bütünü halinde çalışırdı. Birbirine bağlı onlarca işi birden planlayan bir kafası vardı. Her bir projenin de kendi içinde yazılı, görüntülü, sözlü pek çok ayağı vardı. Muazzam bir enerji isteyen bu işleri tek başına götürürdü. Bir ekip kurmaya çalışmak bile zaman kaybı olabilirdi. Çünkü, bu memlekette mevcut şartlarda beraber çalışmanın zorluğunu bilirdi. Elbette bir çekirdek kadrosu vardı. Birkaç yardımcı elemandan oluşan dar bir kadroydu. Zaman zaman devreye giren geniş bir ilim adamı heyetini başka türlü değerlendirmek lazımdır. Onlar, Servet’in bilgilendirdiği ve heyecanına ortak etmeye çalıştığı kimselerdi. İçlerinden, bazı isimlerin gelecekte, Servet’in devamcısı olmaları elbette beklenir. Şu durumda söyleyebileceğimiz gerçek, Servet’in, tek başına bir ordu gibi çalıştığıdır.

         

        Türk Yurdu’nun 2012 yılı Aralık sayısında bir yazım çıkmıştı. Orada bu hususu ısrarla vurgulamış, yer yer bazı hükümler de vermiştim. Servet’in pek beğendiği bir yazı olduğu için bazı kısımlarını burada vermek ihtiyacındayım.

         

        Yazı Damgaların Göçü adını verdiği son eseriyle ilgiliydi. Ancak sanırım Servet’in ne yaptığını ve ne yapmak istediğini veren bir metindi ve şöyle başlıyordu:

         

        “Servet Somuncuoğlu, sanki başka bir mayadan yaratılmıştır. Tek kişilik bir ordudur. Rüzgârı bile, peşine insanlar devşiren yüksek voltajlı bir inanış azminin adamıdır. 

         

        Yapmaya kalkıştığı büyük iş, bugün için de yarınlar için de seçmece bir deliliktir: Üzerine ölü toprağı serpilmiş Türklerin, en eski ve belki de en diri damarını yakalamak için insanüstü bir gayretle yollardadır. Türk’ün hâkimiyet haklarını pay etmek isteyenlere, ağız dolusu etnik yâveler kusanlara ve bizim gibi susanlara, buradan taşarak bugüne ve yarına, kuvvetli bir meydan okuyuşun destanını yazmaktadır.

         

        Evet, o bir destan yazıcıdır ve bir tarafıyla da masal kahramanlarına benzer. Hikâyesinin ana fikri üzerinde dururken, bu ışıklı duyuşun zorlu gücünü düşünmemek olmaz.

         

        Servet, Moğolistan’dan daha güneye ve batıya doğru bütün Asya’ya yayılmış taşa yazılmış tarihin izini sürerken işe en doğru yerden başladı. 150.000 km tutan zor yolculuklarda zihin ve beden teri akıttı. Kaya resimleri ve damgaların şifrelerini çözmeye çalıştı.

         

        İnsanlığın, özellikle doğulu millet, toplum ve toplulukların hayat prensipleri bu resim ve damgalardaydı. Batıdan çok önce, bin yıllar içinde târif edilmiş bir hayâtı yaşıyorlardı. Bambaşka bir ruhtaydılar. Düzenli ve disiplinliydiler. Bu düzen mistik karakterdeydi ve bütüne sinmiş din duygusunu andırırdı.

         

        Özellikle Türkler böyleydi. Ezelî rakipleri Çinlilerden farklı olarak, çok yazmamışlardı; ancak, hayat görüşlerini aksettiren temel unsurları, kânun ve prensipleri, bâzen de söylemek istedikleri pek çok şeyi sert yaşama şartlarına ve tabiatlarına uygun sert kayalara kazımışlardı.

         

        Bana öyle gelir ki, Servet, bu çok bilinmeyenli işe girme cesâretini göstermekle baştan masal kahramanlarına benzemişti. Masalların sonu mutlaka iyi biter. Masal demem bu yüzden boşuna değil: Bizim kahramanımız da o sert tabîat şartlarında granitleşen kayaları oyan ataları gibi, iyi biteceği çoktan belli bir uzun hikâyeye girdi.

         

        150.000 km’lik ilk turun sonunda ortaya çıkan eserler muazzamdı: Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler ve Saymalıtaş. Servet, o granitlerin ne kadar têsîrinde kalmış olmalı ki, bu kitaplar da onlara benzedi. Hacmi ve ağırlığı bakımından bâzı kitaplara “tuğla gibi” denir ya, Servet’in kitaplarına “kaya gibi” demek ve yeni bir deyim kullanmak da yetmez. Önce, “Fizik gücünüz varsa bu kitaplara yaklaşın, çünkü zihninizin bu ağırlığa hazırlanması lâzım ki anlama gayretiniz de en üst derecede olabilsin!” demek ister gibidir.

         

        Bu tarz yorum ve tahminler bir tarafa, Servet, erbâbına o kayalar kadar sağlam bir yol açıyor. “Taş gibi bir eser” verdiği meydandadır.

         

        Üstelik, bu girilen yolun biteceği de yoktur. Kaya resimleri ve damgaların aşkı, Servet’i bırakmamış ve bırakmayacaktır. Yeni yeni seferler, yeni yeni bulgular demekti. Nitekim, Moğolistan ve çevresinden kısa bir zaman sonra, Türkiye içinde de onlara benzer resimlerin bulunması gecikmedi. Az da değildi, bir yere toplanmış da değildi. Anadolu’da muhtelif yerlerde de çok miktardaydı.

         

        Servet, bunların peşine düştü. Taştaki Türkler ve Saymalıtaş’da olduğu gibi, peş peşe televizyon programları hâlinde halka sunarken, ilim âlemine çok yönlü faydalanılacak kitaplara kazımaya da devâm etti. Bu plânlı programlı çalışmanın son safhası, Ankara’nın Güdül ilçesinde bulunan damga ve kaya resimleriydi. Televizyon yayınından kısa bir zaman sonra o da kitaplaştı.

         

        Taştaki Türkler ve Saymalıtaş eb’âdında, fakat nisbeten daha hafif bir kitap bu. Adı, çok dikkat çekici: Damgaların Göçü. Servet, Ötüken yaylalarından batıya doğru akan Türk göçlerini hatırlatan bir isim koymuş. Demek istiyor ki, bu resimlerin ve damgaların hepsi, daha doğudakilerin aynısı. Bu topraklara gelişimizin târihi de bin yılla sınırlanamaz.

         

        Servet’in, çok heyecan verici ve zihinleri alt üst edici bir tesbitte bulunduğu açıktır. Bir bakıma, ilim âleminin bildiklerini gözden geçirmesini taleb ediyor. Bulunanlar, runik alfabelerin menşei ve okunuşu gibi çok yönlü tartışmalara yol açsa da mutlaka değerlendirilmeyi bekliyor. Hem Türk Târihinin bilinen yüzyıllarını değiştirecek belgeler ve bilgiler olarak değer kazanıyor hem de târihçilere, halkıyatçılara, sosyolog –etnolog ve antropologlara nesiller boyu sürecek bir iş çıkıyor.

         

        Belki de, Albert Sorel’in Yahya Kemal’e dediği “Tarihte Türkün bilinmezliği” meselesinin bir yönünü aydınlatacak alanlar açılıyor.

         

        Kitaba yazıları alınan danışmanların bir kısmının ifadeleri de bu sözleri çağrıştırıyor. Özellikle Prof. Dursun Yıldırım’ın ‘önsöz’ünde bu husûsa işaret eden ilmî heyecan çok bârizdir. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Yücel Şenyurt, Doç Dr. İsmail Doğan, Dr. Mustafa Aksoy, Dr. Cengiz Saltaoğlu ve Dr. Atakan Akçay, Servet’le alanda çalışan danışmanlardır ve kitaba yazdıkları kısa-uzun görüşler de en azından başlangıç için önemlidir.

         

        Yeri gelmişken belirtmeliyim: Servet, keşif mâcerâsını ve bütün değerlendirme metinlerini kendisi yazmıştır. Bol resimli, ona göre daha az metinli görünüş işin gereğidir. İnceleme kolaylığına dikkat eden titiz bir düzenleme ve ona uygun bir baskısı vardır. Hâsılı, araştırmadan çekime, televizyon yayınından kitaba kadar her kademesiyle zor ve büyük bir iştir.

         

        Servet, böyle büyük bir işin rehberidir.

         

        Akademik çevrelerin ilgisi konusunda henüz tam bir heves-istek ve hareketlilik görünmemesi belki de normaldir. Böyle büyük işler, biraz geç kavranabilir. Bu iş tahminlerin ötesinde zordur. İlim aşkı gerektirir. Bilgiye ihtiraslı, Servet gibi aşklı şevkli insanlar ister. Gün gelir, onlar da çıkar, çıkacaktır. Çünkü, malzeme artık ortadadır. En azından bir kısmı hazırdır ve inceleme-araştırma için uygun halde sunulmuştur.

         

        Damgaların Göçü’nü inceleyenler, motiflerin tek tek büyültülerek ayrıca verildiğini göreceklerdir. Hazırdır derken, bu derece hazır bir malzemeden bahsettiğimiz bilinmelidir.

         

        (…)Sevgili Servet, yollarda milyon km’yi zorluyor artık. Bu rekoru, yaptığı azîm işin küçük bir yansıması gibi saysak da işin olağanüstülüğünü gösterecek bir büyüklüktür. “

         

        Servet, maalesef milyon kilometrelere ulaşamadan gitti. Milyon kilometreyi zorlarken, kalbi onu zorladı. Ve bayrama iki gün kala, ecel, seyahat dışında en çok bulunduğu vaziyette ona geldi: Yoğun gece çalışmalarından birindeydi. Anlayın ki yine yoldaydı. Yeni yol hikâyeleri için yeni projeler peşindeydi. Evine nadir uğradığı günlerden bir gündü. Son gündü. Son göçünü evinde damgaladı.

         

        O çalışma gecesi, Servet için başka bir plana nakledilmiştir: Bu kesin. Başlattığı işler bu dünya planında da yarım kalmayacaktır, ektiği tohumlar yeşermiştir: Bu da kesin. Bütün Türkiye’de, hatta dünyada takipçileri, sevenleri vardı. Onlar içinden Türk’ün uzak asırlarına merakı uyanan binlerce genç biliyorum. Bir kısmının, bu çalışmalara katılmak için Servet’le temasta olduklarını da biliyorum. Öncelikle ümidim yardımcılarında ve onlara koşulacak bu gençler arasından çıkacak kişilerdedir. İlim âleminden adı belli pek çok kimsenin de Servet’in açtığı yoldan gideceklerine eminim.

         

        Arşivi mutlaka değerlendirilecektir. Öyle tahmin ediyorum ki, özellikle fotoğraf arşivi dünyada bu işlerle uğraşan her müessesenin ilgileneceği kadar zengin ve güzeldir. İlim adamları ve üniversiteler için de bulunmaz bir doküman arşivinin en önemli kısmı yine bu fotoğraflardan çıkacaktır. İçimden gelen, gönlümden geçen, onun îmanından serpintilerin bile bize büyük mesafeler aldıracağıdır.

         

        Ne çâre Servet gitti.

         

        Evet, Sevgili Servet, büyük bir ruhtu. Türklüğün bin yıllar ötesinden gelen izlerini aradığı sarp kayalar, yüce dağlar kadar büyük bir ruhtu. Taştaki Türkleri, yazıdan, resimden, damgadan keşfe çıkmıştı. Peşpeşe belgeseller çekti, kitaplar yayımladı. Henüz montajı bitmemiş filmleri, yazılması tamamlanmamış kitapları vardı. Neredeyse, bütün bir ilim âlemini inandırarak yürür hale gelmişti. Nefes almadan çalışırdı. Acelesi vardı. Gitti. Türklüğün başı sağolsun!

         

         

        


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele