Bir Tıbbiye Öğrencisinin Avrupa Gezi Notları

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

        Polonya’da düzenlenen uluslararası halk oyunları festivaline ülkemiz adına katılan Gaziantep Fen Lisesi halk oyunları ekibiyle beraber, eski bir mezun olarak birçok Avrupa ülkesini görme fırsatı buldum. Bu yazıda gezi esnasında gördüklerim hakkında mümkün olduğunca mukayeseli gözlemlerimi ve izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım. 17 gün kadar süren gezi için 12 Temmuz 2011 günü Gaziantep’ten hareket ettik. Yolculuk yaptığımız kırk kişilik kafilede 10 halk oyunları oyuncusu, 2 müzisyen, 1 görevli ve sorumlu folklor hocası, 2 şoför dışında 25 de gezi amaçlı katılımcı vardı. Heyetin yaş grubu 16-50 arasındaydı.

         

        Otobüsle yaptığımız gezide gece yarısı Ankara’ya vardık.

         

                    Sabaha karşı Düzce yakınlarında trafik yoğunluğuna birkaç saatimizi kaptırdıktan sonra kahvaltıyı boğaza hâkim Çamlıca Tepeleri’nde yaptık.

         

         

        Evlad-ı Fatihan Topraklarına Merhaba

         

        İpsala Sınır Kapısı’nda işlemlerimizi hallettikten sonra, Meriç nehrini geçtiğimizde saat gün yarısını biraz geçmişti. Son nöbeti tutan askerimizi gururla selamladık ve Yunanistan’a girdik. İşlemler bittikten sonra sahile yakın otoyoldan batıya doğru ilerlemeye başladık. 40-50 km. ileride, Ege’nin karşı yakasının ilk şehri olan Dedeağaç’a girdik. Otobüs için yakıt, kendimiz için yiyecek aldık. Markette Türkçe konuştuğumuzu duyan yaşlı bir Yunan bize Türkçe mukabele etti. Baraklı şoförümüz ile Egeli Yunan’ın Türkçe anlaşması görülmeye değerdi:

         

        Şehir ülkemizdeki yazlık sitelerin biraz daha düzenli yerleşim gösteren hali gibi.

         

        Ege’yi karşı kıyıdan ilk defa burada gördüm. Aynı denizin, aynı iklimin, aynı coğrafyanın insanlarıyız fakat psikolojik olarak çok farklı diyarlardayız. Şehirden çıktıktan sonra çok fazla yol gitmeden dinlenme tesisi niyetine bir kulübe ile bir gölgeliğin yanında durduk. Bu esnada yanımıza Yunan karayolları görevlisi bir adam geldi. Aslen Türk’müş. Ekonomik krizden yakındı. Zaten krizden çok kötü etkilendikleri meydanda. İlerlediğimiz otoyol merkezi bir yol olmasına rağmen bizim ilçe yollarımızdan kalabalık değil.

         

        Daha sonra Kavala Şehri’ni geçtik. Daha bir asır önce Ankara kadar, İzmir kadar, Erzurum kadar, İnebolu kadar Türk yurdu olan Batı Rumeli’ye bu kadar yabancı gözle bakmak bazen acı veriyor. İstanbul’a Gaziantep’ten çok daha yakın olan bu şehirlerin insanlarıyla duygu ve düşünce olarak bu kadar uzak olmak garip. Tabelaları, plakaları, yazıları görmesek İzmir’in bir mahallesi ile Dedeağaçı, Antalya ile denize yakın Yunan topraklarını ayırt etmek zor. Sanırım hocamızın iddia ettiği gibi, geçtikçe fark edeceğiz ki sınırların pek bir anlamı yok. Gazi’nin şehri Selanik’e varmadan önce kıyıda yerleşik Stavros şehrini gördük. Selanik’te de birkaç tur attıktan sonra dönüşte daha fazla gezmek düşüncesiyle Selanik’ten ayrıldık.

         

        Gece Makedonya’ya girdik. Sınırın hemen dibinde birçok kumarhane var. Vasatın bir seviye altında otoyollardan giderek, Üsküp’ün yanından geçtik. Sırbistan sınırında uyudum.

         

         

        Buda-Peşte ve Tuna Nehrinin Görkemi

         

        Sırbistan’ın başşehri Belgrad’da uyandım. Caddeleri geniş, binaların arası açık, ferah, güzel bir şehir. Birkaç kilometre dolaştıktan sonra şehirden çıktık. Bir dinlenme tesisinde yemek molası verdik. Çalışanlardan biriyle biraz muhabbet ettim. Rusları çok soğuk insanlar olarak niteliyor, sevmiyor.

         

        Moladan sonra yola devam ettik. Yüzlerce kilometre dümdüz ve yemyeşil ova. Yaz mevsiminde bile her taraf yeşil. Sahiplerini kıskandım. Uçsuz bucaksız düzlükler, bitmek bilmez yeşillikler arasında Macar sınırına vardık. Sırp sınırında gümrükte iki buçuk saat bekletilmişiz.

         

                    Macar polisine rüşvet olarak iki paket sigara verdikten sonra evraklarımızı onaylattık. İki yüz kilometre sonra Tuna’nın içinden geçtiği Budapeşte’ye gireceğiz. Yeşili Sırbistan'dan farksız olan Macar topraklarında ilerliyoruz.

         

        Gayet sıcak bir öğle sonrası Macar başkenti Budapeşte’ye girdik. ‘Eski şehir’ olarak adlandırılan tarihi bölgeler Tuna’nın birbirinden ayırdığı iki kısımdan oluşuyor. Batı yakası Buda, doğu yakası Peşte. İki yakayı birbirine bağlayan ona yakın köprü var. En ünlüsü Elizabeth Köprüsü. Yapıldığında tamamı taş yapı olan köprünün ayak haricindeki kısımları askeri saldırılarda yıkılmış. Sonradan yapılan tadilatta ise taş yerine beton ve metal kullanılmış. Şu anda ayakları taş, yol kısmı ise beton ve metal.

         

        Birbiri ardına sıralanmış tarihi yapıların hepsi birbirinden güzel, ihtişamlı. Özellikle parlamento binası çok güzel. Kısa bir şehir turundan sonra Tuna’ya ve şehre hâkim Estella Tepesi’ne çıktık.

         

                    Tuna’nın en güzel manzarasını seyrettikten sonra şehri gezmeye başladık. Bir arkadaşımla beraber bizim İstiklal Caddesi’ni andıran ‘Vaci Utca’ caddesini boyladık, meydandan köprüye yöneldik. Elizabeth Köprüsü’nden yürüyerek Buda yakasına geçerken manzaranın ve mutluluğun tadını çıkardık. Estella Tepesi’nin arka tarafına düşen Gellert Tepesi’ne yöneldik.

         

        Budapeşte güzellik açısından mükemmel. Birçok açıdan da İstanbul’a benziyor. Eski-yeni şehir bölgeleri, tarihi yarımada-İstanbul’un diğer semtleri; su ile birbirinden ayrılan iki yaka, Buda-Peşte, Anadolu-Avrupa yakaları; şehir merkezinde trafiğe kapalı ve oldukça kozmopolit caddeler, Vaci Utca-İstiklal Caddesi…

         

        Şehrin nüfusu Gaziantep kadar fakat yerleşke bulunan alan Gaziantep’in belki de üç katı kadar. Düzlükten dolayı olsa gerek bisiklet kullanımı çok yaygın. Ferah, güzel bir şehir. Velhasıl, Avrupa’daki ilk göz ağrımız olan Budapeşte görülesi bir şehir. Akşam vaktinde Slovakya’nın başkenti Bratislava’ya doğru yola çıktık. 13 askerin şehadet haberini aldık, tokat yemişe döndük.

         

         

        Mozart’ın Memleketi Viyana’ya Dair

         

        Gece Bratislava’ya girdik. Geç vakit olduğu için sadece eğlence merkezleri açıktı. Şehrin içinde bir tur attıktan sonra Viyana’ya doğru yola koyulduk. Bratislava ve Viyana Avrupa’nın birbirine en yakın iki başkenti. Aralarındaki mesafe sadece 60 kilometre.

         

                    Viyana’ya ulaşmadan evvel güzel bir dinlenme tesisinde durakladık. Muntazam duşlarını kullandık, sabah da kahvaltı yaptık. Sınırı tesisten önce geçmiştik. Otoban gişesi sandığım, çevresinde herhangi bir görevlinin görünmediği gişelerden geçtikten sonra oranın Avusturya sınırı olduğunu öğrendim. Sınırı korumak için tek lira harcamayan bu ülkeye imrendik. Sınırından bu kadar emin olan ve sınır koruması için ayıracağı bütçeyi başka bir alana aktaran ülke tabi ki daha rahat eder.

         

         Öğleden önce Viyana’yı dolaşmaya başladık. Şehir 25 civarında bölgeye ayrılmış. Bölümler (mahalleler) sayılarla ifade ediliyor. Binalar az katlı, araları açık, ferah, yer şekilleri genelde düzlük. Ulaşım sorunu olmadığı için olsa gerek şehir çok büyük bir alana yayılmış.

         

        Trafikteki araçlar genelde yeni modeller ve lüks araç sayısı çok fazla. Sanayi şehri Gaziantep’te son yıllarda görülmeye başlanan lüks araçlardan burada her yaşta ve çokça görmek mümkün. Demek ki ülkemiz zenginlerinin son birkaç yılda ulaştığı seviyeye buranın zenginleri onlarca yıl önce ulaşmış. Tabi ki bu karşılaştırma ülkelerin elit tabakaları arasında.

         

                    Alt gelire sahip insanların yaşadığı bölgeleri görmemekle beraber Viyana’da gördüğümüz refah bizi şaşırttı.

         

                    Şehrin tarihi eserlerine gelirsek, eski şehir kısmı dip dibe dizilmiş ihtişamlı binalardan oluşuyor. Parlamento binası, belediye binası, opera binası, müzeler meydanı…

         

                    İlk önce epeyce yüksek kulesiyle dikkat çeken belediye binasını gördük. Bahçesinde film festivali hazırlıkları vardı. Daha sonra opera ve parlamento binalarını, müzeleri gördük. Binaların ihtişamını betimlemek çok zor. Sanki taştan, betondan bina yapar gibi ihtişamdan bina yapmışlar. Binaların cephelerinde onlarca heykel, figür yer alıyor. Kütüphanede bilim adamlarının, müzelerde sanatçıların heykel ve isimleri cepheleri süslüyor. Heykeller birbirinden güzel ve herkesin anlayabileceği kadar basit anlatımlı. Ellerinde parşömen tutan, kitap taşıyan, soru soran, şaşıran, müzik yapan figürler. Binaların işlevine uygun olarak yerleştirilen bu heykeller bir taş yığını olan binaların bir anlam ifade etmesini sağlıyor ve insanda saygı uyandırıyor.

         

                    Şehirde tahmin ettiğimden daha fazla sayıda Türkçe konuşan insanla karşılaştım.

         

         Viyana’nın ardından Çek başkenti Prag’a doğru yola koyulduk. Akşama yakın Prag’a ulaştık.

         

         

         

        Yemeniler Unutulunca Fatura Ağır Oldu

         

                    Sabah saatlerinde Polonya’da konaklayacağımız Slubize şehrine geldik. Çok küçük bir şehir. Nüfusu 20 bin. Nehir var. Şehri ikiye bölüyor. Doğu yakası Polonya’nın Slubize şehri, batı yakası Almanya’nın Frankfurt Older şehri. Büyük bir alana yerleşik lojman benzeri üniversite yurduna yerleştik. Sonra dolaşmaya başladık. Şehirde yiyecek satan her yer çok kötü kokuyor. Polonya, Avrupa ülkelerinden piyasası en ucuz olanı. Çarşıdaki dükkânların yarıdan fazlası sigara bayisi. Fiyatlar köprünün diğer tarafına göre çok ucuz olduğu için Almanlar toptan sigara almaya geliyorlarmış.

         

         

        Suikasta Kurban Giden Unutulan İttihatçı Liderlerin Mezarı

         

                    Öğle saatlerinde yurttan ayrılıp Almanya’ya geçtik. Öğleden sonra Berlin’e vardık. Dümdüz bir alana kurulmuş şehir. Yakın çevre dışında bir yer görmek mümkün değil. Bisiklet kullanımı çok yaygın hatta jetonla bisiklet kiralayan istasyonlar var. Kafile üyelerinden birinin Berlin’de yaşayan akrabaları bize rehberlik yaptı. İlk önce bir Türk lokantasına gittik. Doyasıya Türk yemeği yedik, kendimize geldik. Uzunca bir cadde boyunca dükkânların isimlerinin tamamına yakını Türkçe. Yemekten sonra Berlin’deki tek minareli cami olan Şehitlik Cami’ni ziyaret ettik. Tarihi olarak eski bir yapıymış. Minaresi belediye imar yönetmeliklerine uymadığı için 80.000 € ceza kesilmiş, ceza burada yaşayan Müslümanlar tarafından ödenmiş. İttihatçı devlet adamlarından Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Beylerin kabirleri caminin avlusundaki mezarlıkta. Mezar taşlarında Türkçe, Osmanlıca ve Almanca dillerinde künyeleri, Ermeni teröristlerce şehit edildikleri yazıyor. Burada, devrin ünlü İttihatçılarına Fatiha okumayı ihmal etmedik.

         

        Rehberlerimizin söylediğine göre Berlin’de Türk pasaportu taşıyan vatandaş sayısı üç yüz bin civarındaymış. Toplam nüfus ise 3 milyon civarında. Yine rehberlerimiz üzülerek anlattı ki buraya çalışmaya gelen Türk vatandaşları büyük çoğunlukla yasa ve kurallara saygılı bireyler iken ülkemizin doğusundan ve doğudaki komşularından kaçak yollarla gelen bazı kimseler olaylara bulaşıyor, suç işliyormuş. Ve bu olayları aktaran Alman haber kanalları ‘göçmen’ veya ‘azınlık’ kelimelerini değil, ‘Türkler’ kelimesini kullanıyormuş.

         

         Gördüğümüz gayet iyi görünümlü binlerce Alman vatandaşının hakkını teslim etmekle beraber o kadar fazla evsiz, -özür dileyerek söylüyorum ama doğru ifade etmem için bu kelimeleri kullanmalıyım- ayyaş, pislik içerisinde, insana söylenmesi hoş değil ama utandırıcı, iğrençlik verici durumda insan var ki içimiz acıdı. Kendinden geçmiş, sarhoş, bilinci kendine yar olmayan insanların herkesin içinde böyle rahatça dolaşabilmesi, alışveriş merkezinin kapısında insana yakışmayan şekillerde alkol alıp da içeri girebilmesi sosyal alanda özgürlükler içinde olmamalı. Yağmurlu bir pazar akşamı aklı başında kim dışarı çıkar diyerek kendimizi teselli ettik.

         

                    Gece Berlin’den ayrıldık. Sabah Münih’te olacağız. Almanya’nın tüm dünyada sanayi ve makine konusunda ön sıralarda olmasına rağmen sokaktaki insan seviyesinin aynı düzeyde olmamasına çok şaşırdım. Öğrendiğime göre endüstri alanında kurulu mükemmel düzeni idare etmek için çok az sayıda kalifiye eleman yeterliymiş. O mühendis ve yöneticiler ise zaten mevcutmuş.

         

        Münih yakınlarında bulunan bir toplama kampı ziyaretiyle güne başladık. Günlerden pazartesi olması sebebiyle kapalıydı. Sadece giriş kısımlarını gördük. Kampta çalışma sürelerini doldurunca eve döneceğini düşünen Yahudilerin kameraya gülümserken çekilmiş fotoğrafları süslemekte birkaç tabelayı.

         

        Devamında Münih’e girdik

         

                    Kalabalık bir caddenin ortasında bulunan bir kafeye oturduk. Arap turistler kola, Alman vatandaşları ise bira içiyorlar. Karşılıklı saygı gözden kaçmadı.

         

                    Öğleden sonra Stuttgart’a geldik. Stuttgart’ta bir Türk dönercisinde yemek yedik. Ardından Stuttgart Sarayı ve çevresini dolaştık. Münih ve Stuttgart’ta bizi Berlin’de hayal kırıklığına uğratan tiplere hiç rastlamadık. Yarınki programımız İsviçre, ilk durak Zürih. Yavaş yavaş Alplere tırmanıyoruz.

         

         

                    Kavgalardan, Savaşlardan Uzak Ülke: İsviçre

         

                    Güne Zürih’te başladık. Birlik ülkeleri arasında birlik dışı bir ülke. Para birimi ‘Frank’. Euro sade kâğıt banknot olarak kabul ediliyor, para üstü frank olarak veriliyor. Kahvaltının ardından sabah kahvesine 7 avro verince aydım.

         

                    Bir caddeyi boydan boya geçerek Zürih Gölü’ne ulaştık. Tekne turu yaptık. Zürih Gölü ve çevresinin güzelliği anlatmaya kelimeler yetmez. Güzellikten daha ön planda olan tek şey temizlik ve doğaya saygı. Kilometrelerce kare alanda zannetmiyorum ki bir avuç dolduracak kadar çöp olsun. Gölün çevresinde onlarca ev var ama tek bir tuğla yok ki doğal güzelliği bozacak şekilde yerleştirilmiş olsun. Yeşil ve mavinin bin bir tonunu bir arada bulunduran bu manzara ile göz ziyafeti çektik. Teknede yaşlı bir adam ile sohbet ettik. 20 yaşındayken gelmiş ilk defa ülkemize. Mısır da dâhil olmak üzere Ortadoğu’da çok yer gezmiş. Dört kitabı okumuş. Bize de hayatın tadını çıkarmamızı, mümkün olduğunca kültürleri yerinde görmemizi tavsiye etti. Biz de kendisine saygı ve ilgiyle güzel cevaplar verdik, çok memnun oldu. Gururla söylemem gerek ki gezi boyunca ekip üyeleri olarak tüm gözler üzerimizdeymiş gibi davranarak, bir ülkeyi temsil ettiğimiz düşüncesiyle dikkatli ve özenli davrandık. Konuşma veya karşılaşma fırsatımız olan hiç kimsede kötü intiba bırakmadık.

         

        Zürih’ten sonra Davos’a doğru yola koyulduk. Alplere komşu kasabaların yanından geçtik. Su ve yeşil adeta yerden gökten fışkırıyor. Herkes kendince bir yorum yapıyor yeşilin bolluğuna. Tabi bölgenin hâkim rengine yeşil dememin sebebi bildiğim renkler arasında en fazla yeşile benzetiyor olmam. Yoksa herhangi bir yerde görebileceğiniz türden yeşil değil buradaki. Güzelliği tarif mümkün değil, göz görmeli. Davos’a yaklaştıkça çevrede Yahudilerle karşılaşmaya başladık. Tahminimce dünyanın en zengin insanları burada yaşıyordur. Davos Kasabası’na ulaştık. Üç bin nüfuslu kasabada milyarlık saat satan mağazalar, lüks araba galerileri var. Davos Gölü’nün yanında da halay çektikten sonra yola çıktık. Rotamız Basel.

         

        İsviçre’nin Basel şehrindeyiz. Zürih’ten büyüklük haricinde pek bir fark yok. Biraz dolaştık. Kilise olarak yapılan, bir vakit hapishane olarak kullanılan ve şimdi müze vazifesi gören bir binayı gezdik. Aşk çeşmesi benzeri bir çeşmeye bozukluk attık, reklam olarak dağıtılan dondurmadan nasiplendik.

         

                    İsviçre diğer Avrupa ülkelerinden ayrı değerlendirilmeli. Dünyanın her yerinde lüks yaşayan insanlar vardır ama bütün hayatın lüksten ibaret olduğu böyle bir yer nadir bulunur. Yarınki durağımız Paris. Yol kısa, vakit çok, yavaş yavaş gidiyoruz.

         

         

        Ve Paris

         

                    Ve Paris. Avrupa’nın en büyük başkenti ve İstanbul’dan sonraki en büyük şehri. Sabah saatlerinde otelimize yerleştikten sonra gezi bölgemize yani şehrin merkezine Prenses Diana’nın hayatını kaybettiği altgeçitten de geçerek gittik.

         

                    İlk durağımız tabi ki Eyfel Kulesi oldu. 300 metre yüksekliğiyle ilgi çeken Eyfel, sonradan fark ettik ki Paris’te yer alan en önemli yapı değil, sadece Paris’in geri kalanına yakışır şöhrette bir kule. Kuleden aşağı doğru devam eden park ve çevresi eski şehir, yani Paris’in tarihi kısmı. Notre Dame Kilisesi, Saint Chapelle, Louvre Müzesi, Orsay Müzesi, Concorde Meydanı, Botanik Müzesi, Opera Binası, Şanzelize Bulvarı, Zafer Takı ve geri kalan onlarca eser bu bölgede yerleşik.

         

        Müzenin içinde sergilenen Mona Lisa ve bahçesindeki cam piramit ile dünya çapında şöhrete sahip olan Louvre Müzesi şu ana kadar gördüğüm en büyük bina kompleksi. Abartısız bir mahalle büyüklüğünde. Viyana’daki cephe süslemeleri gibi Louvre’nin cephelerini de onlarca sanatçı ve bilim adamının heykelleri süslüyor. Müzeye giriş kuyruğu yüzlerce metre olduğu için kendisi bir açık hava müzesi tadında olan Paris’i gezmeye karar verdim. Zaten müzeye giren arkadaşlarım da sadece Mona Lisa’yı görüp çıkmak için saatler harcadılar. Resmi program ile müzeyi gezmek on gün sürüyormuş. Müzenin karşısındaki parktan devam edince ulaşılan Concorde Meydanı ise tam anlamıyla muhteşem. Meydanın merkezinde dünyadaki en önemli 3 Mısır dikilitaşından biri bulunuyor.(Diğerleri Roma ve Sultanahmet’te.) Bir yanında Şanzelize Bulvarı uzanan meydanın diğer yanında Sen Nehri ve Concorde Köprüsü, diğer yanda Botanik Müzesi’ne giden cadde, bir diğer yanda ise Louvre Müzesi’ne doğru giden park var. Meydanda durup çevreye bakınca insan zaten vazgeçiyor son yüzyıla ait bir yapı görmeye çalışmaktan. Bu meydan Fransa'nın siyasi tarihinde de birçok dönüm noktası olaya şahitlik yapmış. İtalyan yazar, gazeteci ve diplomat Curzio Malaparte bu meydan hakkında ‘Concorde Meydanı meydan değil, aydınlıktır.’ demiş. Uzaktan görünen Eyfel ise adeta ‘şehrin bu bölgesi bu asra ait değil’ diyor.

         

                    Botanik Müzesi’nin yakınında yer alan Opera Binası’nın cephesini de tabi ki müzisyen heykelleri süslüyor.

         

                    Şanzelize Bulvarı ise isminin dünyaca ünlü olmasının hakkını veriyor. Yukarı başında Zafer Takı bulunuyor. Aşağı tarafında ise Concorde Meydanı. Bulvarın bir tarafında lüks kafeler, diğer tarafında lüks mağazalar sıralı. Bulvarda Türkiye’nin turizm bürosu da var. Kartpostallarda caddenin bir tarafının sarı diğer tarafının kırmızı resmedilmesinin sebebi araçların ışıkları. Gördüğüm en yaratıcı dilenci ise buradaydı. Bir oltanın ucuna taktığı kabı yürüyen insanlara doğru uzatıyordu.

         

        ‘Arc De Triomphe Etoile’ yani Zafer Takı-Paris Kapısı Şanzelize’yi ve Paris’i taçlandırıyor. Zafer için tak, şehir için taç. Berlin’de de bir benzerini gördüğüm bu yapı bence şehrin karakterli bir görünüm sergilemesinde büyük rol oynuyor.

         

                    Bu yapılardan biraz uzakta bulunan Beyaz Kilise ise yine görülesi bir yapı. Şehre hâkim bir tepede yer alıyor. Mimari açıdan çok güzel olmasının yanı sıra önünde aşağıya doğru uzanan geniş merdivenleriyle, amatörden üst seviyede müzik yapan sokak müzisyenleriyle, merdivende oturan ve müzik dinleyerek Paris’i izleyen misafirleriyle mükemmel bir ortam sunuyor.

         

        Sen Nehri üzerinde yer alan köprülerden birinde çitlere binlerce asma kilit vurulmuş. Üstünde çiftlerin isimleri yazıyor ve anahtarları nehre atılmış.

         

                    Sözün özü olarak; Paris, Avrupa’da da farklı bir şey yokmuş diyecek kadar Avrupa’ya alıştığımız anda son asra ait olmayan güzelliği ve çekiciliğiyle bizi büyüledi.

         

         

        Barcelona'da THY Reklamı

         

                    Paris’ten sonra yaklaşık bin kilometrelik bir yolculukla Katalan Şehri Barcelona’ya geldik. İspanya’nın kuzeydoğusundaki otoyolda Arapça levha görünce şaşırdım.

         

                    Şehre girişte ilk dikkatimizi çeken şey çok katlı mezarlar oldu. Çok katlı mezarları ilk defa burada gördüm. Baş kısımları üst üste dizilmiş küçük pencereler gibi duruyor. En üstte ise haç simgesi var.

         

        İlk olarak şehre hâkim bir tepede bulunan ‘Paulo Nasyonel’ ismindeki binayı gezdik. Müze, kilise, anıt ve galeri olarak kullanılan işlevsel bir yapı. Ardından İspanyol Meydanı’nı yani Palaça Espanyol’u gördük. İklimi ülkemizde Akdeniz iklimini yaşayan şehirlerin iklimine çok benzeyen Barcelona’nın insanları da bizi andırıyor. İnsanlar sıcakkanlı, hareketli, hafif karmaşa içinde. Son yıllarda futbol turnuvalarının tartışılmaz favorisi olan Barcelona futbol takımının maçlarını yaptığı dünyaca ünlü Nou Camp Stadyumu’nu gördük. Tribün girişi 22 euro idi. Sponsor firmaların kullanımına tahsis edilen kapıların üzerinde Nike, Coca Cola gibi markaların yanında Türk Hava Yolları’nın ismini görmek bizi gururlandırdı.

         

                    Arkadaşlarımla dolaşırken ‘A La Turca’ isimli, bayrak figürlü bir restoran gördük. Yaklaştık, kültürlü biri olduğu her halinden belli olan bir Türk hanımefendi ile sohbet ettik. Restoranın sahibiymiş, Barcelona’da üç şubesi varmış. Berlin’deki restoranla beraber sizin restoranınız şu ana kadar gördüğümüz en lüks Türk restoranlarıydı dediğimizde, ‘Kuytu köşelerde, izbe yerlerde Türk ismiyle iş yapan kimse Türk değil, ismimizi ve imajımızı bozanlar Türkler değil.’ dedi.

         

         

Üzerindeki Tişörtte Sultan II. Mahmut’un Tuğrasını Görünce Hemen Tanıştım

 

                    Sokakta gördüğümüz bir gencin üzerindeki tişörtte II. Mahmud’un tuğrası olması dikkatimizi çekti. Yanına gittik, konuştuk. Yeni Zelanda’lıymış. İstanbul’a gezmeye geldiğinde almış tişörtü. Tuğranın padişah imzası olduğunu ve anlamını söyledik. Çok şaşırdı. İsmimi sorunca da büyük padişahlarımızdan birinin ismini taşıdığımı söyledim. Konuşmamızdan, ilgimizden, anlattıklarımızdan çok memnun oldu. Kanımızca, bizim açımızdan güzel bir tanıtım oldu.

         

                    Barcelona, gördüğümüz şehirler arasında hem iklim hem de günlük hayatın akışı yönlerinden Türkiye’ye en çok benzeyen şehirdi. Gece doğuya doğru yola çıktık. Cannes üzeri İtalya’ya geçeceğiz.

         

         

        Fransa Hakkında Bazı Tespitler

         

        Sabah saatlerinde Fransa’nın film festivaliyle ünlü Cannes Kasabası’na ulaştık. Kasabanın dışında denize karşı bir tepede kahvaltımızı yaptıktan sonra, Nuri Bilge Ceylan’ın sanatındaki başarısını ülke ve insan sevgisiyle taçlandırdığı Cannes Kasabası’nı gezmeye başladık. Normal bir tatil yöresinden farkı yok. Deniz, kum, güneş… Denizinin veya başka bir yerinin diğer tatil kasabalarında olmayan bir güzelliği yok. Burada düzenlenen bir film festivaliyle bu kasabayı tüm dünya tanıyor. Yıllardan beri burada ödül alan sanatçılardan alınan el izleri kaldırım taşlarını süslüyor. Cannes Kasabası ile Akdeniz’i Fransa’dan da görmüş oldum.

         

                    Kumarhaneleriyle ünlü Monako’nun yanından geçerek İtalya’ya doğru ilerledik. İlk durağımız olan Milano’ya Ventimigle ve Cenova üzeri gidiyoruz. Akşamüzeri girdiğimiz İtalyan topraklarında iki Sırp otostopçuyu otobüsümüze aldık.

         

                    Şehir büyüklüğünde olan San Remo kasabasının yanından geçtik. Son Padişah Vahdettin’in sürgüne gönderildiği ve ömrünü tamamladığı San Remo kasabası ile beraber Akdeniz’i İtalya’dan da görmüş olduk.

         

         

        Venedik’teki Türk Hanı

         

                    Sabah Venedik’e 20 km. mesafede bulunan bir kasabadaki otelimize yerleştik. Siesta saatlerinde (öğle 13-16 arası) büyük marketler bile kapalı. Şaşırmakla beraber bu durumu insanların işlerine yaptıkları bir saygısızlık olarak niteledim. Yerel saatle 5’te Venedik’e giriş yaptık.

         

                    Sokaklardan, kanallardan geçerek St. Marco Meydanı’na ulaştık. Kaybolmak imkânsız. En kuytu köşelerde bile meydanı gösteren yön işaretleri var. Meydan deniz kenarında. Güzelliği tarifsiz. Meydandaki büyük hanın adı Türk Hanı. Venedik, iletişim çağına girmeden evvel, 15. ve 16. yüzyıllarda Doğu’nun Batı’ya, Batı’nın Doğu’ya açılan penceresi.

         

        Ud dinletisi eşliğinde yaptığımız gondol gezisi bizi mest etti. Ardından Türk Hanı’nın bahçesindeki kuşlara ellerimizden yem verdik. Bir avuç mısır için insanın üstüne onlarca kuş üşüşüyor.

         

                    Kanal üzerindeki en güzel köprü olan Rialdo Köprüsü ile mahkûmların idama götürülürken suyu son defa gördükleri son nefes köprüsünü gördük. Vapur ücretini ödeyip ödememenin yolcunun insafına bırakıldığı vapur yolculuğuyla otobüsümüze döndük.

         

                    Gezi dâhilinde gördüğüm birkaç şehirde bulunmaktan büyük keyif aldım. Budapeşte’de köprüde yürürken, Paris’te dolaşırken ve Venedik’te kanalların üzerinden geçerken mutluluğun tadına vardık. (Ve tabi ki Gazi’nin çocukluğunu geçirdiği Selanik’te.)

         

                    Venedik yakınlarındaki otelimizden ayrıldıktan sonra Pisa Kulesi’ne doğru hareket ettik. Öğleden sonra Pisa Kulesi’ne ulaştık. Küçük bir kasabanın yanında. Bahçe duvarlarının arasında kilise ve Pisa Kulesi. Büyük, beyaz, güzel bir kule. Eğri durması ise ilginçlik katıyor. Yarım saat geçmeden insan alışıyor ve garip gelen bir yanı kalmıyor. Fakat dünya çapında bu kulenin turizm anlamında pazarlaması öyle yapılıyor ki yıllık 16 milyon turist geliyormuş.

         

                    Akşama yakın büyük sanatçı Mikalenjelo’nun şehri, Rönesans’ın başkenti Floransa’ya geçtik. Rönesans Caddesi’nden St. Maria Katedrali’ne doğru yürümeye başladık. Cadde açık hava müzesi gibi. Her tarafta Rönesans sanatçı ve bilim adamlarının heykelleri var. Caddenin sonunda bizi bekleyen katedral ise bize ‘İşte Rönesans’ın başkentine yakışır bir eser.’ dedirtti. Devasa yapının cephe süslemeleri göz yorucu şahanelikte. İnsan bakmaya kıyamıyor.

         

        Mikalenjelo’nun mezarlardan ceset çıkarıp vücut anatomisi üzerine çalışarak yaptığı Davut Heykeli ise ayrı bir şaheser. Bir doktor adayı olarak söyleyebilirim ki vücutta mevcut olan hiçbir oluşum heykelde atlanmamış. Tabi ki şehirde bulunan diğer heykeller de Davut Heykeli’nden geri kalmaz. Zeus, Perseus, Medusa heykelleri… Birçok mitolojik olayı anlatan heykeller o kadar gerçekçi yapılmış ki sanki bir anda hepsi canlanacak, kanlı canlı birer varlık olarak karşımızda dikilecekler diye korktuk desem abartmış olmam. Herkesin anlayabileceği kadar basit, hayranlık uyandırıcı seviyede mükemmel olan bu heykelleri incelemekten büyük keyif aldım.

         

        Floransa’da bulunan heykelleri ve kilise süslemelerini görünce dedim ki boşuna Rönesans olmamış, Batı şans eseri Doğu’yu geçmemiş medeniyette. Bu heykelleri yapan sanatçılar hangi toplumda meydana çıksa o toplum medeniyetler yarışında fersah fersah öne geçer.

         

        Mikalenjelo’nun seyir tepesinden şehri izledik. Paris’teki Beyaz Kilise’de yaptığımız gibi merdivenlerde oturup nehri ve şehri izledik.  Floransa, bana heykelin ne demek olduğunu öğretti.

         

         

        Vatikan’da Taylandlı Bir Keşişle Sohbet

         

                    St. Pietro Bazilikası’nın 41 metre çaplı kubbesi Mikalenjelo’nun eseri. (Kıyas için söylemek gerekirse Ayasofya’nın kubbesi 31 metre.) Bazilika, büyüklüğü ve güzelliği ile bizi kendine hayran bıraktı. İşlemeler, süslemeler, tablolar, heykeller, döşemeler birbirine girecek gibi. Neredeyse heykeller birbirine değecek, tablolar birbirine karışacak. Bazilika’nın içi mükemmel eserlerin üst üste yığıldığı bir depo gibi. Bir süre sonra insanın gözü büyüklüğe alışıyor fakat birkaç adım ileride gibi görünen bir yere gitmek tahmin edilenden uzun sürünce tekrar anlaşılıyor büyüklük. Ayin yapan bir grup Hristiyan’ı saygıyla izledik.

         

        Bina ilk Papa kabul edilen Peter’in mezarı üzerine inşa edilmiş. Mezara inen merdivenlerin çevresindeki süslemeler göz yoruyor. İnanmadığımız, iman etmediğimiz bir dine ait olan bu yapılar, eserler bizi bu kadar etkiliyorsa kim bilir Hristiyanlar neler hissediyor diye düşündük. Konuştuğumuz Nijeryalı iki rahibe kibarlıklarıyla bizi büyüledi.

         

        St. Pietro Bazilikası’ndan sonra Vatikan Müzesi’ne geçtik. Yaya geçidinde beklerken ayağımın üzerinden geçen araba sanırım Avrupa trafiğine ettiğimizin nazarın sonucuydu.

         

        Vatikan Müzesi’nde 4-5 bin yıllık orijinal Mısır taş yazıtlarını gördük. Yüz, el ve ayakları açık şekilde sergilenen 2.750 yıllık mumya dikkat çekiciydi. Vakit darlığından dolayı müzenin küçük bir kısmını hızlıca gezdik. Gördüğümüz Mısır kaynaklı eserlerle bir Mısır daha kurulurdu.

         

        Vatikan’dan sonra Roma gezimize başladık. İlk gördüğümüz gladyatör dövüşlerinin yapıldığı Collesium oldu. Ardından ‘Altaredella Patria’ yani Ulusun Mihrabı adlı muhteşem eseri gördük. Büyük, beyaz, güzel bir bina. Heykeller, işlemeler göz doyuruyor. İçinde herhangi bir aydınlatma aracı olmayan sadece kubbesindeki açıklıktan içeri giren gün ışığıyla dışarıdan daha iyi aydınlanan Pantheton Kilisesi’ni gördük. İspanyol Merdivenleri’nden çıkarak şu anda ‘Akademia de France’ binası olarak hizmet veren Villa Medici’ye ulaştık. Şehre hâkim bir tepeye kurulu villanın çevresinde çok geniş bir park ve parkın içinde yüzlerce adam büstü var. Republica Meydanı’na metro ile ulaşırken İstanbul Metrosu’nun aydınlık ve ferahlığının her yerde bulunmadığını gördük. Meydan büyük, güzel ve lüks. Meydanda turizm büromuz var. Göğün yere boşalması şeklinde yağan yağmurun altında Aşk Çeşmesi’ne –Fontanadi Trevi- ulaştığımızda sudan çıkmış balık gibiydik. Yüzyıllar önce bir binanın yan cephe süslemesi olarak yapılan muhteşem çeşmeye burayı ziyaret eden insanlar bozukluk atıyor, iyi dileklerde bulunuyor.

         

        Ve İtalya, başkentler ülkesi: Roma İtalya’nın, Milano modanın, Floransa Rönesans’ın, Venedik aşkın ve romantizmin başkenti, Vatikan Hristiyanların merkezi. İtalya, ülke geneli bazında değerlendirdiğim zaman kanımca Avrupa’nın en güzel ülkesi.

         

         

        Slovenya- Hırvatistan-Sırbistan-Makedonya-Yunanistan ve Cennet Vatan

         

        Gece vakti İtalya’dan Slovenya’ya geçtik. Yemek haricinde duraklamak yok. Rotamız Selanik üzeri İstanbul ve Gaziantep. Slovakya üzerine bir kova yeşil boya dökülmüş tablo gibi. Bir arkadaşım: “TRT’deki ressam amca buraya sadece dağ ve ağaç çizmiş.” diyerek Slovenya’yı özetledi. Öğle üzeri Hırvatistan’a geçtik. Ve ardından Sırbistan… 29 Temmuz günü sabaha yakın Makedonya’ya girdik. ‘Demir Kapı’ yazan tabela dikkatimi çekti. Bölgenin adıymış. Mağara benzeri bir tünelden geçtik. Tünelin çevresi beton kaplı değil, yola her an taş düşecek gibi.

         

        Gün aydıktan birkaç saat sonra Yunanistan’a girdik. Makedonya’ya girerken verdiğimiz gibi rüşvet vererek beklemekten kurtulduk. Selanik’e ulaştık. Konsolosluğumuz Ata’nın evinin bahçesinde. Gazi’nin evi hiç de beklediğimiz gibi değil. Son derece basit düzenleme yapılmış. Bir müze gibi değil ilköğretim okullarındaki Atatürk Köşesi gibi. Üzüldük. Ardından ülkemize doğru yola koyulduk.

         

         

        Değerlendirme

         

        Tüm Avrupa’da İstanbul ile güzellikte yarışabilecek tek şehir Paris iken tüm ülkemizin çektiği turist sadece Paris’i ziyaret eden turist kadar. Yıllık 10 milyondan fazla turist çeken Pisa Kulesi’nde olup da bizde olmayan şey sadece ve sadece pazarlama. Pazarlaması ve reklamı yapılan eserlere saygı ise Avrupa’ya göre en geride olduğumuz nokta. Paris’te metro girişi taş yapı iken Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları’nın ortasında otel olması kabul edilemez. Tüm İstanbul’u dokunulmaz kılmaya gerek tabi ki yoktur. Ama tarihi yarımada ile saraylarımızın, eserlerimizin çevresini son asırda yapılan inşaatlardan koruyabilseydik bugün turist sayısında geri planda kalan taraf biz olmazdık.

         

        Avrupa ile ülkemiz arasındaki farkın en az olduğu nokta ise piyasadaki çeşitlilik ve kalite. Bir liralık kalemden milyarlık eşyalara kadar parası olan birinin Türkiye’de bulamayıp da Avrupa’da bulabileceği hiçbir şey yok. Gördüğüm on beşe yakın Avrupa ülkesinden İsviçre’yi ayrı tutarsak herhangi bir çarşıda bulunabilen her şey Gaziantep, Adana gibi şehirlerimizde; İsviçre’de bulunan ürünler ise İstanbul’da rahatlıkla bulunabilir.

         

         

        Kimine Göre Aşacağımız Sıradaki Fark, Kimine Göre Aşılmaz Büyük Fark!

         

        Yollarımız Doğu Avrupa’dan kat kat düzgün, İstanbul’umuz, Ege’miz tüm Avrupa’dan güzel iken insanlarımızın birbirine ve çevreye saygısı ne yazık ki Avrupalılara kıyasla çok geride. Herhangi bir yere girildiğinde insanlar sakince sıra beklerken görülüyor. Tezgâhtar, kasiyer, veznedar, satıcı her kimse, bir insan ile ilgileniyor iken bir başkasına kesinlikle bakmıyor. Böylece işi görülen insan boş yere sinirlenmiyor. Çabucak işi hallediliyor. Karşı kaldırıma geçmek için sürücülerin insafına değil sadece yaya geçidine ihtiyaç duyuluyor. Yayaya yol verdiği için arkasındaki aracın tepkisine maruz kalmayan sürücü gereksiz yere gerilmiyor. Türkiye’de insanı sinir küpüne çeviren trafik Avrupa’da o denli düzenli ki insanlar sanki trafikte seyretmiyor, sinemada film seyrediyor.

         

        Kısa sürede Avrupa ile ülkemizi kıyaslamaya çalıştık. Güvenlik, hırsızlık gibi konular tamamen şehrin büyüklüğüyle ilgili. Barcelona’da bir arkadaşım çantasını çaldırdı. Paris’in göçmenleri ise başlı başına bir sorun. Güzellik olarak zaten ülkemizle yarışabilecek sadece birkaç şehir var tüm Avrupa’da. İklim çeşitliliği olarak tüm Avrupa’da görülen iklim tiplerini ülkemizde görmek mümkün. Benim hayran olduğum İsviçre’nin yeşilinin bir başka türünün Karadeniz bölgemizde olduğunu söylüyor herkes. Cannes Kasabası’ndan daha güzel yüzlerce kasaba Akdeniz kıyı şeridimizde mevcut.

         

        Ekonomik olarak geçmemiz gereken engelleri aşıp, ulaşmamız gereken seviyeye geldiğimiz gün, yaşadığımız çevreye ve çevremizdeki insanlara gereken saygıyı gösterdiğimiz gün bir Avrupa ülkesinden hiçbir farkımız kalmayacak.

         


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele