“Ey Güzel Kırım…”

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

        Geçen yıl bu günlerde Özbekistan’dan dönüşümüzde, ilk fırsatta tarihi Türk yurtlarından birine daha gidebilmeyi temenni etmiş, Kırım’ı da bunlar arasında zikretmiştik. Çok şükür, Allah dileğimizi kabul etti ve bu defa Kırım yolundayız. Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Bursa Şubesi Başkanı Adnan Süyen’in düzenleyiciliği ve rehberliğinde 16-23 Mayıs 2013 tarihleri arasında gerçekleşen geziye Ankara’dan altı arkadaş katıldık ve unutulması mümkün olmayan hatıralarla döndük.

         

        16 Mayıs Perşembe sabahı erken saatlerde, diğer yol arkadaşlarımızla İstanbul Atatürk Havalimanında buluşup tanıştıktan sonra, işlemler yapıldı, kontrollerden geçtik. 1 saat 15 dakika süren yolculuk sonunda uçağımız, 9’u 10 geçe Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyetinin başşehri Akmescit (Simferopol) havaalanına indi.

         

        “Türk Birliği” düşüncesi, Türk milliyetçiliği fikrinin temel dayanaklarındandır. Bizim neslin gençlik yıllarında “Esir Türkler davası”, hem milli birlik ve beka fikrini pekiştiren hem de hareketi heyecan bakımından motive eden önemli bir unsurdu. II. Dünya Savaşı’nda Stalin’in emriyle, bir gecede hayvan vagonlarına doldurularak, Özbekistan’a ve Sibirya’ya sürülen Kırım Türklerinin dramı ise dayanılır gibi değildi. İnsanlık dışı muamelelere tabi tutulan yüz binlerce Türk’ün önemli bir kısmı yollarda ölmüş, kalabilenler ise, çok zor şartlara mahkûm edilmişlerdi. Bizler Kırım trajedisini bir yandan Cengiz Dağcı’nın romanlarından, diğer yandan da en olumsuz şartlarda Kırım’a dönüş mücadelesini başlatan o zaman bilinen adıyla Mustafa Cemiloğlu’ndan öğreniyorduk. Yıllar geçti, hapisler, mahkûmiyetler, bin bir türlü zorluklar aşıldı, Türklerin, vatanları Kırım’a dönüşlerine izin verildi. Gerçekten bu bir zaferdi. Bundan sonra, mücadelenin ikinci ve en az ilki kadar zor olan kısmı başladı. Kırım’a dönenlerin yerleşme, barınma, ekonomik bakımdan ayakta durabilme, toplum olarak kimliklerini koruma ve geliştirme mücadelesi. Akmescit’e indiğimizde, geçmişi ve bugünüyle Kırım’ı düşünüyor ve heyecanlanıyor, ayrıca nelerle karşılaşacağımızı merak ediyordum.

         

        Havaalanından, kalacağımız Moskova Oteli’ne geldik. Odalara yerleştik. Bugün, programa göre ilk olarak Gözleve’ye gideceğiz. Bu arada birkaç kişi fırsattan istifade ederek, çevrede çok kısa bir gezintiye çıktık. Hava latif ve güzel, şehir yemyeşil. Çocukluk yıllarımdan aşinası olduğum troleybüsler vızır vızır çalışıyorlar. Caddelerde her motorlu aracın en eski ve en yeni modellerini görmek mümkün. Kırım şarkılarından hatırladığım Salgır nehri de yakından akıyor. Akmescit 370 bin nüfusa sahip ve Sivastopol’dan sonra ikinci büyük şehir durumunda.

         

        Gözleve, kuzeybatı yönünde, Akmescit’e 70 km. uzaklıkta,100 bin nüfuslu bir sahil şehri. Yolumuzun her iki yanında göz alabildiğince yemyeşil düzlükler uzanıyor. Adnan Bey, Avrupa’dan çeşitli firmaların bu arazileri kiralayıp, meyve bahçeleri kurduklarını anlattı.

         

        Şehirde sırasıyla ikisi de harap durumda olan Mevlevihane’yi ve Cuma Camii’ni gördük. Sonraki durağımız geçmişte şehri tamamen çevreleyen surlardan bugüne kalabilen “Odunbazarı Kapısı” oldu. Kalenin giriş kapılarından biri olan bu mekân restore edilmiş, bazı etnografik malzemeler sergileniyor. Eski Gözleve’nin şehir maketi de ilgi çekiyor. Şehre eskiden “Küçük Kudüs” de denirmiş. Musevi Karaim Türklerinin ibadethanesi olan Kenessa, Yahudi Havrası, Mimar Sinan eseri Han Camii ve Ortodoks kilisesi birbirlerine çok yakınlar. Kırım Hanı I. Devlet Giray Han tarafından yaptırılan Han Camii, Türk asırlarının hatırası olarak asaleti ve sükûneti temsil ediyor. Öğle yemeğini gecikmeli olarak bir Tatar lokantasında yedikten sonra Akmescit’e döndük.

         

        Bu akşam Ahmet hoca ile Regaip kandilini, Akmescit’in varlığını öğrendiğimiz tarihi Kebir Camiinde değerlendirmeye karar verdik. Otel görevlisi, bizim için taksi çağırdı. Şoföre derdimizi zorlukla anlatabildik ve neticede camiyi bulduk. Yatsı namazı öncesi Kur’an okunuyordu. Sonra dua edildi. İmam, Diyanet İşlerinin görevlisiymiş. Namazdan sonra, cami bahçesinde kurulan masalarda tatlı ve meyve suyu ikram edildi. Kırım’da 40-50 kişilik bir cemaatle kandil idrak etmenin hüznünü yaşadık. Kırım’a dönen Tatar-Türk nüfus 300 bin civarında, toplam nüfusun %13’ünü oluşturuyorlar. Ruslar % 60, Ukrainler %25 oranında imişler. Türkler çoğunlukla köy ve kasabalarda yaşıyorlarmış. Akmescit’teki oranları daha da düşükmüş. Otele yürüyerek, gece yarısına doğru döndük.

         

        17 Mayıs Cuma gününün programında Kırım Hanlığı’nın başşehri Bahçesaray yer alıyordu. 32 km uzaklıktaki bu tarihi şehre gitmek üzere yola çıktık. Adnan Süyen’in yolda gösterdiği geniş ve yemyeşil çayırlıkta hıdırellez kutlamaları yapılıyormuş. Rus yetkililerin engelleme çabalarına rağmen bu yıl üçüncüsü yapılan şenliklere 35 bin kişi katılmış. Önce bugünkü Bahçesaray’ın kenarındaki Hançayırı mevkiinde sürgün dönüşü kurulan büyük mahalleye geldik. Buradaki “Arslan Kültür Merkezi”ni ziyaret ettik. İlgililer yapılan kültürel çalışmaları anlattılar. Sergilenen el emeği göz nuru ürünlerin büyük kısmı yardım amacıyla satın alındı. Daha sonra mahalli kıyafetiyle genç bir Tatar kızı birbirinden güzel şarkılar söyledi.

         

        Hansaray yeşillikler içinde bir huzur beldesi. Türk’e yaraşır asalet ve sükûnet burada adeta cisimleşmiş. Kırım hanlarının Topkapı Sarayı’ndan esintiler taşıyan bu sarayını, Elmira Hanım’ın rehberliğinde dolaştık. Demirkapı’yı, harem ve selamlık bölümlerini, müzeyi ve Gözyaşı Çeşmesi’ni gördük. Çeşme hakkında bir de şiir yazan Rus şairi Puşkin’in, sarayın Avrupa’da tanınmasını sağladığı, bunun da sarayın Ruslarca ortadan kaldırılmasını önlediği söyleniyor.

         

        Cuma namazı Hansaray Camii’nde kılındı. 1944 sürgününün yıldönümü dolayısıyla hutbede bu konu işlendi. Tatar Türkçesiyle yapılan ve rahatça anlaşılan konuşmada; sürgünden alınması gereken dersler üzerinde duruldu, bilhassa dilin ve dini değerlerin korunması gerektiği vurgulandı.

         

        Sonraki durağımız, Zincirli Medrese ve Kırım Tarihi Müzesi idi. Buralarda gerekli açıklamaları yapan Pedagoji Enstitüsü öğretim üyesi Nariman Abdülvahap hocayı herkesin tanımasını isterdim. Gayet şuurlu ve o ölçüde de heyecanlı bir insan. Müzenin kurucusu ise, Fransa’da yaşayan Kırım’lı bir avukat. Nerede Kırım’la ilgili kitap, harita, belge, fotoğraf bulsa, satın alıp müzeye kazandırdığını söylediler. Kendisi ile tanışma imkânı da bulduk. Takdirlerimizi ifade ettik. Nariman hoca, Kırım Hanlığı’nın kurucusu Hacı Geray Han’ın türbesi ve son olarak da İsmail Gaspıralı’nın kabri başında açıklamalarda bulundu. Türbe ve medresenin TİKA tarafından restore edildiğini duymak memnuniyet vericiydi. “Dilde, Fikirde, İş’de Birlik” şiarıyla Türk dünyasının birliği davasını çağına ve sonrasına mal eden Gaspıralı’nın mezarı Ruslar tarafından yok edilmiş, gördüğümüz mezar, fotoğraflarına uygun olarak sonradan yaptırılmış. Bu alanda Kırım Türk büyüklerinden Edige Kırımal ile Ahmet Özenbaşlı’nın mezarları da bulunuyor.

         

        Son olarak gittiğimiz Kökköz köyü yeşilliklere gömülmüş. İçinden bir dere gürül gürül akıyor. Konuştuğumuz insanlar, namaz kıldığımız Cuma Camii’nin Sovyet döneminde diskotek olarak kullanıldığını anlattılar. Sürgünden dönen Türklerin sayısı 500’ü bulmuş, 1.000 kadar da Rus yaşıyormuş. Bu arada çok önemli bir meselenin, Türklere toprak satılmaması olduğunu söylediler. Tarım alanlarının boş kalması pahasına, Türkler toprak edinemiyormuş. Kırım’da yönetime hâkim olan Ruslar, bilinen baskıcı tutumlarını devam ettiriyorlar. Adnan Bey, bu arada Rusya’da kalmayan Lenin heykellerinin Kırım şehirlerinde var olmayı sürdürdüğünü ifade etti.

         

        18 Mayıs, Kırım Tatar Türklerinin sürgün edilişlerinin yıldönümü. Bu kara günde Kırım’da bulunmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu tarihi günü anmak için düzenlenen toplantıya biz de katıldık. Önce, otelin yakınındaki Salgır Çayırı’nda bir tören yapıldı. Türkiye’den bizim de içinde bulunduğumuz küçük topluluğun yanı sıra, “Romanya Müslüman Tatar Türkleri Demokrat Birliği” temsilcileri de buradaydılar. Önce Kur’an okundu, konuşmalar yapıldı. Tatar aydınları, dışarıdan gelen temsilciler, sürgünü yaşamış ihtiyarlar, hepsi milli kimliğin korunması ve yaşatılmasının zaruretini vurguladılar. Sonra Kırım-Tatar bayrakları ve bez pankartlarla sessiz yürüyüş başladı. Türklerin “Merkez Meydan” dediği Lenin Meydanı’na kadar devam etti. Burada Kırım’ın her bölgesinden gelen topluluklar birleşti. Ortasında büyük bir Lenin heykelinin yer aldığı meydan tamamen doldu. Önce iki müezzin öğle ezanı okudu, sanki dünya durdu ve bu ezanı dinledi. Tüm varlıkları, vatanları olan bu topraklardan adeta kazınan insanların, gurbette doğmuş evlatları ve onların da yine Kırım’da dünyaya getirmekte oldukları nesillerin vatanlarına sahip çıktıklarını dosta ve düşmana bu şekilde ilan etmeleri muhteşem bir manzara idi. Edilen duadan sonra Türkçe, Rusça, Ukraince konuşmalar yapıldı. Hep aynı hassasiyetler dile getirildi. Bir konuşmacı, “300 bin değil, 50 milyon da olsak, ana dilimizi unutursak hiç sayılırız” diyordu. Yurda dönenlerle burada doğan nesil arasındaki kültür ve zihniyet farklılaşmasına da dikkat çekildi. Son sözü Kırımlıların “Mustafa Aga”sı, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu aldı. Tarihe şahitlik etmekte olduğumuzu hissettim. Bu büyük mücadele ve dava adamını bu meydanda dinlemek gerçekten heyecan verici. Etkili hitabetiyle olup bitenleri, sıkıntıları, hedefleri tane tane anlattı. Mahalli başbakana ağır cümlelerle yüklendi. Yapılan baskıları saydı. Tatar memurların işten çıkarıldıklarını, sosyal harcamaların kısıldığını, dış yardımların engellendiğini söyledi. Ayrıca milli birliği bozma çabalarından söz etti, buna şiddetle karşı konulması gerektiğini bildirdi. Söylediklerini kendisini heyecanla dinleyen topluluğa tek tek onaylattı. Dikkati çeken bir cümlesi de bunun son konuşması olduğu, birliğin bundan sonra da korunması gerektiği idi. Sonradan, konuştuğumuz kişiler toplantıya katılımın geçen yıllardan fazla olduğunu, katılanları 40 bin civarında tahmin ettiklerini söylediler. Mahalli yetkililerin toplantıya önce izin vermek istemediği, ancak sonra mecbur kaldıklarını da duyduk.

         

        Bugün, öğleden sonra da toplu halde bir Türk köyünü ziyaret ettik. Karasubazar’a bağlı Sarısu köyü, sürgün dönüşü ilk yerleşilen bölgelerdenmiş. Yeraltında kış geçirilen mekânlar burada yapılmış. Buralara kavga ile sahip olmuşlar. Dönüş izni verilse de kendi evleri ve toprakları iade edilmeyince başka çare bulamamışlar. Bugün yeşillikler içinde güzel ve geniş evleri, düzenli yolları, camii ve okulu ile dikkatleri çekiyor. Köyün ileri gelenlerinden Elvedin; “Anne ve babalarımız bizleri ‘Kırım Kırım’ diye büyüttüler. Onlar oralarda kaldı, biz geldik. Onlar bizi bir Kulhüvallahüehad’la büyüttü, biz ziyaretlerimizde, ruhlarına Yasin’i ezberden okuyoruz” derken bütün hikâyeyi özetlemiş oluyordu. Ayrıca, Türkiye’den büyük yardımlar gördüklerini de ilave etti. Adnan Bey de bu köyde kız yetiştirme yurdu yapılmasının düşünüldüğünü, bunu çevremize duyurmamızın istendiğini açıkladı. Camide yemek yedikten sonra evlere dağıldık. Ev sahibemiz Numune teyze 5 yaşında sürgüne gitmiş, ancak hatırlayamadığını söyledi. Çok da konuşmuyor. Semerkant’ta yaşamışlar, üzüm bağlarında çalışmışlar. Dış görünüşü, sesi ve temiz Türkçesiyle Gümüşhaneli rahmetli anneme benzettim. Kızı Hanife ve torunu Muhammed’le de tanıştık. Çay içtik, sohbet sırasında çok konuşmadıkları dikkatimizi çekti. Osman Çakır’ın zorlamasıyla soruları cevaplandırdılar. Türkçeyi yeterince konuşamadıklarını, belki de aralarında Rusça konuştuklarını tahmin ettik. Gün batarken karmaşık duygular içinde Sarısu’dan ayrıldık.

         

        Bugün 19 Mayıs, Pazar. Programda Sivastopol ve çevresi var. Kırım Yarımadası’nın ve Akmescit’in güneybatısında yer alan bu şehir, tarihi, ticari ve askeri bakımdan büyük önem taşıyor. 1774 tarihinde imzalanan Küçük Kaynarca anlaşması ile Osmanlı Devleti’nden koparılan Kırım Hanlığı, 1783’de Ruslar tarafından işgal edildiğinde Kırım’da tek Rus yaşamıyormuş. İşgalciler sıcak denizlere inmenin ilk adımı olarak, Akyar, İnkerman ve çevresini bir Türk bırakmamacasına “temizlemişler”. Yani, Kırım’da yapılan etnik temizlikler 1944’den çok daha önce 1783’de başlamış, 1944 bir bakıma son darbeyi oluşturuyor. Anadolu’ya göçlerin başlangıcı da Kırım’ın ilk işgal dönemlerine dayanıyor. Sivastopol, Kırım özerk bölgesi içinde yer almasına rağmen Rusya’nın kontrolünde. Rusya Karadeniz’de kıyısı olmadığı halde, donanmasını burada muhafaza ediyor. Girişte, Rus işgalinin 200. yıldönümü dolayısıyla, 1983’de yapılmış zafer takının altından geçiliyor. İnşa tarihinin Sovyet dönemi olması dikkat çekici. Şehirde komünist dönemden birçok hatıranın, orak-çekiç amblemlerinin korunmakta olduğunu da müşahede ettik. Panorama adlı müzede 1853-1855 Kırım Savaşı, çok büyük panoramik resimlerle en ince ayrıntılarıyla anlatılmış. Sonra, Buhara Emirinin gönderdiği yardımlarla yapılmış ve şehrin ayakta kalan tek camii olan Çar Aleksandr Camii’ni gördük. Sivastopol’dan Balaklava’ya giderken, yoldan içeride, yeni yapıldığı anlaşılan Türk Şehitliğini ziyaret ettik ve Kırım Savaşı şehitlerimizi rahmetle andık. II. Dünya Savaşı’ndaki Sivastopol savunmasından bugüne kalan tank, top ve silahların sergilendiği Diarama’ya da uğradıktan sonra, Balaklava’ya geçtik. Adının Balıklıova’dan geldiği söylenen ve Sovyet döneminde denizaltıların korunduğu bu yer, şimdi turizm ve tatil beldesi haline gelmiş. Biz de Karadeniz’de tekne turundan sonra, bir gemi-lokantada balık yedik. Akmescit’e biraz erken dönünce, kalan vakti değerlendirmek için birkaç arkadaş yürüyüşe çıktık. Genel ekonomik durumun ve ortalama refah seviyesinin pek iyi olmadığı anlaşılıyor. Binalar eskimekte ve yer yer boyaları dökülmeye başlamış. Yürüyüş sırasında yolumuzun üzerinde İsmail Gaspıralı’nın güzel bir heykelini gördük ve fotoğrafını çektik.

         

        20 Mayıs Pazartesi günü Eskikırım’a ve Kefe’ye gidiyoruz. Daha önce gördüğümüz Sarısu köyünün önünden geçtik. Bir süre sonra bir anıtın önünde durduk. Yörede XIX. yüzyılda yaşamış halk kahramanı Alim Azamatoğlu’ya ithaf edilmiş anıtın önünde toplu fotoğraf çektirildi. Sonraki durak Bez Baylan mevkii. Adını halkın bez bağladığı bir ağaçtan alan bu yerde, akan çeşmelerin sularıyla serinledik.

         

        Kırım Hanlığı’nın ilk başşehri olan Solhat, bugünkü Eskikırım’ın bulunduğu yermiş. Burası geçmişte önemli bir ilim ve ticaret merkeziymiş. Sırasıyla Altınorda Hanı Özbek Han’ın 1314 de yaptırdığı Özbek Han Camii’ni, 1332’de yapılmış medresenin harabesini ve Memluk Sultanı Baybars’ın inşa ettirdiği caminin kalıntısını gördük. Bundan sonra Tatar Milli Mektebi’ne geçtik. Burada bizler için ciddi hazırlıklar yapılmış. Önce bir salonda çay, meşrubat ve tatlı ikram edildi. Okul ve faaliyetler hakkında bilgi verildi. Sonra öğrencilerin hazırladığı programı seyrettik. Gurur verici, milli duyguları coşturan sahneler izledik. Türk tarihinin Orhun abidelerinden başlayarak bir bütün halinde işlenmesi çok çok anlamlıydı. Sonunda “Sürgün”ü anlattılar. “Ey Güzel Kırım…” şarkısıyla bitirdiler. Mübalağasız, herkes adeta kendinden geçmişti. Şu diriliği, kendine güveni görünce, anavatanlarında yeniden var olma kavgası veren bu halkın her türlü zorluğu aşacağına iman ettik. Başta müdür Ayşe Çobanoğlu olmak üzere öğretmenleri tebrik ettik. Okula TİKA’nın büyük yardımları olmuş. Ziyaretçiler de karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalıştılar. Bu arada bir parantez açmak istiyorum. Kırım’da yapılması gereken o kadar çok şey var ki. Geldiği ülkede malını mülkünü yok pahasına elden çıkarmak zorunda kalan, burada da geçim derdine düşen bu insanlar her türlü yardıma ihtiyaç duyuyorlar. Kendisi de yıllardır bu mücadelenin içinde bulunan Adnan Süyen bir örnek verdi. Minaresiz çok sayıda cami varmış. Buranın Türk yurdu olduğunu göstermek için, her köye bir minare yapmalıyız dedi. Türkiye’de her şey gibi minare israfı olduğu da malum; dört minareli köy camii gördüğümü biliyorum. Kırım’da minare yaptırmak; sanıyorum, Türkiye’de yaptırmaktan daha lüzumlu ve Allah katında daha makbuldür.

         

        Kefe’ye saat 14.00’de vardık. Akmescit’e 120 km uzaklıktaki bu tarihi şehirde Yavuz ve Kanuni’nin beylerbeyi olarak görev yapmış olmaları, Osmanlı’nın verdiği önemi gösteriyor. Kayıtlarda bir zamanlar 48 caminin varlığı yazılı ise de Ruslar burada da tek cami dışındakileri yok etmiş. Biz de bu Müftü Camii’ni ziyaret ettik. Kefe, turistik özellikleriyle dikkati çekiyor. “Denizler ressamı” olarak ün yapan Ayvazovsky’nin müzesini gezdik. Serbest zamanda, namını işittiğim Kefe tren garını gördüm. Lenin heykeli, Kefe’yi de beklemeye devam ediyor!

         

        Kırım’da sanki rüyada gibiyiz. Geleli beş gün oldu, ama çok şeyler gördük, yaşadık. Bugün 21 Mayıs, apayrı bir heyecan içindeyiz. Çünkü Kırım’ın yetiştirdiği büyük romancı Cengiz Dağcı’yı görmeye gidiyoruz. Kısmet olursa Kızıltaş’ı, üzüm bağlarını, Ayı dağını, Gurzuf’u, Yalta’yı göreceğiz. Güneye, Karadeniz’e iniyoruz. Akmescit-Yalta arasındaki hat dünyanın en uzun troleybüs hattı imiş ve halen çalışıyor. Asfalt yol ormanların içinden geçiyor. Denize doğru iniyoruz. Sahildeki Aluşta’ya yaklaşırken, Adnan Bey, “Ey güzel Kırım” şarkısının ilk mısraı olan, “Aluşta’dan esgen yeller yuzume vurdu” sözleriyle konuşmaya başladı. Burayı, durmadan geçtik. Gurzuf’un üzerinden sağa, dağ istikametine döndük. Cengiz Dağcı’nın hayat hikâyesini anlatmaya devam etti. Bir müddet de üzüm bağları arasında yürüyerek mezarın bulunduğu yere geldik. Cengiz Dağcı, toplumumuzda yeteri kadar bilinmiyor. Geziye katılanlardan, bizim grup dışındakiler, geçmişte Kırım’dan Türkiye’ye göç etmiş ailelere mensuplar. Büyük çoğunluğunun Dağcı’yı bizim kadar tanımadığını gördük. Bunda şüphesiz, rahmetlinin İngiltere’de yaşamış ve münzevi bir hayat sürmüş olmasının da payı var. Ben ise buraları da dağlardan denize inen bağları, Gurzuf’u, Ayı dağını daha önce görmüş gibiyim. Kızıltaş köy merkezini –yukarıda olacak- göremedik. Dağcı’nın hala yapılmamış mezarı başında epeyce duygulu anlar yaşadık, dualar ettik. Yıllarca hasretiyle yandığı köyüne, Kırım’ına kavuştuğu için adına mutluluk duyduk.

         

        Karadeniz kıyılarında arazi yapısı Türkiye gibi. Dağlar birden yükseliyor. Kıyı şeridi dar olunca, yolları, şehirlerin üst kısımlarından geçirmişler. Betonlaşma, bizdeki gibi bu sahillerde de yaygın. Yalta’ya uğramadan geçtik. Önce Kırlangıç Yuvası denilen, Ortaçağ şatolarına benzeyen yapıyı gördük. Çevrenin görünüşü şahaneydi. Sonra, Çar ailesinin 1911 de yaptırdığı yazlık Livadia Sarayı’nı gezdik. Deniz ve dağ manzaraları olağanüstü güzel. 13 Şubat 1945’de meşhur Yalta Konferansı da burada yapılmış. Üst katta çar ailesine ait hatıralar sergilenmekte. Dönüşte Yalta’nın şehir merkezine girdik. Burada üç saat kadar vakit geçirdik. Özbek Lokantasında, yemek için bir saate yakın bekledik. Yemekten sonra, birkaç arkadaş cami arayışına girdik. Epeyce yürüdükten sonra aradığımızı bulduk. Tabelasında İsmail Gaspıralı’nın Cedit Mektebi olduğu, 1906-1910 yıllarında burada öğretmenlik yaptığı yazılı idi. Boşuna yorulmamışız diye sevindik. Yalta’nın bu ayda bile bunaltan sıcağından sonra, Akmescit tam manasıyla yayla gibi. Akşam oldukça serindi.

         

        Sayılı günler çabuk geçti. Bugün 22 Mayıs Çarşamba. Son gezi günümüz. Erkenden, otel çevresinde Salgır boyunda biraz dolaştım. Bugün önce Akmescit pazarına, sonra da Yalta’dan öteye Uçansu şelalesi ve Ay Petri Dağına gidilecek. Önce pazara gittik. Kırım’da satın alınan ve yenen gıdaların helal olup olmadığının bilinmesi önem taşıyan bir husus. Adnan Süyen bilhassa Tatar satıcılardan alışveriş yapmamız için yardımcı oldu.

         

        10.30’da şehirden ayrıldık. Artık aşinası olduğumuz Aluşta, Gurzuf ve Yalta’yı geçtik. Dağa tırmanan yolu takip ederek yükseldik. Bir süre serin ormanda yürüyerek şelaleye ulaştık. Uçansu’yu görüp, biraz zaman geçirdikten sonra, aşağıdaki ana yola indik. Bir süre daha gittik ve bizi dağa çıkaracak teleferiğin hareket noktasına geldik. Alfabe bilmemekten dolayı tam emin olmasam da buranın Alupka olduğunu sanıyorum. Bu gezide alfabe farklılığının bilmede ve tanımada ne kadar ciddi bir engel oluşturduğunu da yaşayarak gördük. Dağın çıktığımız noktası 1.234 metre imiş. Adeta duvara tırmanıyor gibiydik, doğrusu ürpermemek elde değil. Altımızda kalan ormanlar, kıyı şeridindeki şehir ve köyler ve Karadeniz’i uçaktan seyreder gibi olduk. Dağın üzerindeki düzlükte çok sayıda lokanta ve hediyelik eşya satan dükkân var. İlginç olan; bunların tamamına yakını Kırımlı Türklerce işletiliyor. Buraya bariz şekilde hâkimler. Biz altı kişi grup olarak, denize nazır bir yer bulduk. Yemek sırasında Şakir Gözübüyük, garsona adını sordu, “Talat” cevabını alınca, “Enver isimli kardeşin var mı” dedi. Genç “evet” diye karşılık verdi. Buradan hareketle, Türkistan’da bu iki ismin hâlâ konulmaya devam edildiğini ifade etti. Bu alışkanlığın sürgün dönüşü Kırım’a da getirilmiş olduğu anlaşılıyor. Yemekten sonra tanıştığımız İbrahim Osmanoğlu da bizim grubu ısrarla lokantasına davet etti. Çok cana yakın davrandı. Kaymaklı kahve ikram etti. Dağın ardı Kökköz ve Bahçesaray’a uzanıyormuş. Israrla köylere götürmeyi teklif etti. Samimiyeti karşısında duygulanmamak elde değildi. Son gün, böylesine gani gönüllü bir insanımızı tanımak da nasip oldu.

         

        Akmescit’te son akşam. Her şey gibi bu rüya da bitiyor. Değişik duygular içindeyiz. Yarın Türkiye’ye, ailelerimize, sevindiğimiz ve üzüldüğümüz gündelik hayatımıza döneceğiz inşallah.

         

        Söylenecek çok şey var da son olarak, gerekli bulduğum birkaç hususa kısaca değinmek istiyorum. Nüfusun nelere kadir olduğunu burada gördük. Yüzde 13 çok az. Göçün teşvik edilmesi ve maddi yardımla desteklenmesi şart. Türklerin sayısının en az iki katına çıkarılması hedeflenmeli. Nüfuslarının azaldığı söyleniyor, ama her yerde küçük çocuklu ve bebekli Rus aileler dikkati çekiyordu.

         

        “Kırım’da Vehhabilik dâhil, her mezhep var” dediler. Biz de bazı işaretlerini gördük. Her konuşmada birlik ve beraberlik vurgusu yapıldığına göre, bu konu da önemle ele alınmalı. Hristiyanlığın ve Slav kültürünün yoğun baskısına maruz bulunan Türk toplumunun dini bakımdan bölünmesi tam bir felaket olur.

         

        Tanıştığım, sürgünü görmüş bir amcaya yaşadıklarının kayda alınıp alınmadığını sorduğumda, başını gösterdi ve “burada ne bilgiler var ama hepsi benimle gidecek” dedi. Çok üzüldüm. Türkler hep böyle. Büyük acılar yaşamış Kırım Türk toplumunda bile durum aynı demek ki. Türkler çektiklerini, yaşadıkları acıları değil dünyaya, çocuklarına bile doğru dürüst anlatamadılar. Bu yüzden en haklı oldukları meselelerde bile haksız duruma düşürüldüler. En kısa zamanda Sürgün’e ait ne varsa toplanacağı bir merkez ve müze oluşturmak için kollar sıvanmalı.

         

        23 Mayıs Perşembe sabahı, son kahvaltıyı yaptık. Havaalanına intikal ettik. 10.00’da kalkan uçak 11.30’da İstanbul’a indi. Öncelikle, tanışmak ve aynı fikir ve duyguları paylaşmaktan mutlu olduğumuz Adnan Süyen’le ve diğer gezi arkadaşlarımızla vedalaştık. Kısa zamanda yine bir Türk yurduna gidebilme duasıyla Ankara yoluna düştük.

         

         

        

         

         

         

        

         

         

         

        

         

         

        

         

         

        

         

         

        

         

         

         

        

         

         


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele