Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

        Binlerce yıllık dünya tarihinin akışını belirleyen pek çok faktör olmuştur. Zaman zaman değişiklik arz etse de değişmeyen temel faktör, tarihi olayların akışında belli aidiyetleri olan toplulukların egemenlik mücadelesidir. Ortak aidiyetler bazen dini, bazen iktisadi, bazen coğrafya olsa da milli aidiyetler diğerlerinden daha baskın olmuştur. Dini kimlikler etrafındaki sosyal birliktelikler tarihte belirleyici gibi gözükse de aslında bu birlikteliklerin sürükleyicisi olan milli bir grup hep var ola gelmiştir. Tarihteki İslam-Hristiyan mücadelesine misal olarak bakılırsa İslam’ın ilk 3 asrına Araplar yön verip Hristiyanlara karşı mücadeleyi gerçekleştirirken, IV. asırdan itibaren Türkler ağırlığını koymuş ve yaklaşık on asır İslam’ın önder milleti olarak İslam tarihine damgasını vurarak Hristiyan dünyaya karşı mücadelenin taşıyıcısı olmuştur.

         

        Benzer şekilde Hristiyan dünyanın ortak temsil makamı olma iddiasını taşıyan Papalık etrafında bütün Avrupalılar tek millet haline gelememiş, milli kültürler etrafında Hristiyanlık şekillenmiştir. Avrupa’nın dışına taşınan Hristiyanlık, taşıyan milletin dilini ve kültürünü de oraya taşımıştır. Amerika kıtalarında konuşulan dillere bakıldığında İspanyolca, Portekizce, İngilizce, Fransızcanın varlığını görürsünüz. Aynı durum Afrika kıtası için de geçerlidir. Afrika’da yaygın olarak 3 dil konuşulur: Arapça, Fransızca ve İngilizce. Her üç dil, İslamiyet ve Hristiyanlık temsilcileri tarafından Afrika’ya sokulmuştur.

         

        Bu tespiti yaparken söylemeye çalıştığımız husus, milletler mücadelesi tarihin akışını tayin ederek günümüze taşımıştır. Dolayısı ile dünyanın uluslararası kurallarını belirleyenler büyük milletler ve onların kurduğu devletlerdir. Özellikle XVII. yüzyıldan bu yana dünyanın düzeni 20-30 yılda bir, büyük devletlerin çıkarlarına uygun olarak yeniden yapılandırılmıştır. Diplomasi ile çözülemeyen meseleler büyük savaşlar mahiyetinde silahların gölgesinde dayatmalar ile çözüme kavuşturulmuştur.

         

        Dünya, I. Dünya Savaşı’nın sonunda mağlup imparatorlukların dağıtılmasına sahne olurken Osmanlı şahsında Türk milleti etkisizleştirilmek istenmiştir. Fakat Atatürk’ün önderliğinde verilen Milli Mücadele, Anadolu ve Trakya’yı Türk’ün idaresinde kalmasını temin etmiştir. Dönemin Büyük Güçleri İngiltere, Fransa ve İtalya kendi egemenliklerini pekiştirme ve uygulama aracı olarak kurdukları Milletler Cemiyeti marifeti ile Avrupa emperyalizmini kurumsallaştırarak yeni bir düzen kurmuşlardır. Fakat bu düzen ancak 20 yıl sürmüş, cezalandırılan Almanya’nın tepkisi ile yeni ve daha yıkıcı bir savaşa sürüklenmiştir.

         

        İkinci Dünya Savaşı sonunda yeni dünya düzeninin temel anlayışında çok fazla bir değişiklik olmamıştır. Düzenin temelinde güçlülerin menfaatlerini koruma düşüncesi ile oluşturulan Birleşmiş Milletler, savaşın galiplerine hizmet eden bir güvenlik konseyi tarafından kontrol edilmiş/mektedir. Doğunun büyük gücü olarak temayüz eden Sovyetler Birliği ile Kapitalist dünyanın lideri ABD’nin rekabet ettiği 1945-1991 arasında ikinci derecedeki devletler ve bilhassa zayıf devletler bu rekabetin olumsuz etkilerini yaşamışlardır. Türkiye’de bu süreçten etkilenerek NATO üyeliğine dâhil olmayı Sovyet tehditleri neticesinde kabullenmiştir.

         

        1989-1991 arasında çöken doğu blokunun etkileri son derece büyük olmuştur. Doğu Avrupa ülkeleri NATO’nun ya da AB’nin üyesi yapılarak yeni dünya düzeninin ilk adımı atılmıştır. Takip eden süreçte Türkistan devletlerine dönük adımlar atılmış, Türk devletleri Batı ile uyumlu hale getirilmiş veya uyum sürecine sokulmuştur. Bu süreçte Türkiye’nin de katkıları olmuştur. Kendini toparlayan Rusya, ekonomik sistemini Batı ile uyumlu hale getirmiş, ticari ilişkileri Batı’ya bağımlı hale gelmesine sebep olmuştur.

         

        NATO’nun dağılan Varşova Paktı’na paralel olarak dağılması gerekirken yeni bir tehdit oluşturularak varlığı korundu. Kızıl tehdidin yerini alan yeşil tehdit “İslami Fundamentalizm” adıyla dünyada yaygınlaştırılarak önemli başkentlerde patlatılan bombalar NATO’nun varlığını tartışanların susmasına sebep oldu. Dolayısı ile Yeni Amerikan Yüzyılı Projesini uygulamaya sokan ABD NATO üzerinden liderliğini korumuş ve bu arada Afganistan ve Irak’a aynı tehlike iddiasını kullanarak yerleşmiş oldu. Kısa vadede amaçlarına ulaşan ABD, fundamentalizm kavramını bir tarafa bırakarak ‘Ilımlı İslam’ kavramı üzerinden Arap dünyasındaki Amerikan karşıtı İslami hareketlerin etkisini kırmak ve İngiliz-Fransız yapımı Orta Doğu düzeni olan Sykes-Picot yerine ABD yapımı yeni Orta Doğu’yu hayata geçirmeye başladı. Tunus, Libya, Mısır, Yemen, Suriye ve diğer Arap ülkelerindeki hareketlerin tetiğine basan ABD Suriye’de frene basmak zorunda kaldı. Bunun birden fazla sebebi vardır, fakat bu sebeplere geçmeden Orta Doğu’nun bazı genel özelliklerine kısaca temas etmek burada gereklidir.

         

        Orta Doğu denilen coğrafya aslında coğrafi bir terim olmaktan çıkmıştır. Orta Doğu üç halkadan oluşmaktadır: Birinci halka Türkiye, İran, Arap yarımadası ve Mısır’dan oluşur. İkinci halka kuzey Afrika ülkeleridir. Üçüncü halkayı ise Kafkaslar ve Orta Asya oluşturur. Bu tanımın içine giren genel özelliklere bakıldığında Müslüman milletlerin yaşadığı, Türkiye ve İran hariç İngiltere-Fransa-Rusya yapımı yapay devletlerin yer aldığı, rejim olarak Türkiye hariç otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü, petrol ve doğal gaz zengini ama Batı kontrollü ekonomilerin yaygın olduğu bir bölgedir. Stratejik değeri de bir o kadar büyük olan bölgenin üzerinde hâkimiyet mücadelesi yapan Egemen Güçler mücadelelerinde Türkiye’ye de kendi denklemleri içinde rol biçmektedir.

         

        Türk dış politikası en son Atatürk döneminde bağımsız bir politikayı izlemeyi başarmış, milli menfaatlerine göre politikasında nispi serbestiyetini elde etmiştir. Ancak NATO’ya girdikten sonraki son 60 yılda politikasının merkezine Washington kriterlerini yerleştirmiş, adeta bunu gelenekselleştirmiştir. Şu anda maalesef yerleşmiş davranış kalıbına dönüşen bu anlayışın uygulamaları dış politikamızın ana ekseni olmaya devam etmektedir.

         

        1980’lerin sonuna doğru Sovyetlerin çökeceğini gören Batı’nın Türkiye konusunda 1920 ruhu canlanmıştır. Diğer bir ifade ile Sevr’in akim kalan uygulamalarını yürürlüğe sokmanın derdine düşmüştür. Sovyet tehlikesi ortadan kalktığı için NATO’nun ve bünyesindeki Batılı devletlerin Büyük Türkiye’ye ihtiyacı kalmadığı gibi mevcut sınırlardaki Türkiye Batı için tehlike arz etmeye başlamıştır. Çünkü Türkiye jeopolitik konumu itibarıyla yeni bağımsız olan Türk Dünyası ile irtibata geçecek ve Turan Birliği’ni hayata geçirebilecektir. Yer altı kaynakları Araplarınkinden aşağı olamayan Hazar Türklüğünün Türkiye Türklüğü ile sadece ekonomik işbirliğine gitmesi Batı’nın korkulu rüyası olmuştur. Yine Araplarla yakınlaşacak bir Türkiye, İslam Birliğini sürükleyebilecektir. Dolayısı ile Türkiye’nin sınırları Batı merkezli Yeni Dünya Düzeni için kabul edilebilir değildir. Ayrıca Lozan’da aldığı mağlubiyetin intikamını almak için fırsat kollamaktadır.

         

        Bundan dolayı PKK terör örgütünün varlığını hala devam ettirmesinin bir sebebi budur. Eğer terör örgütü amacına ulaşırsa Türkiye tamamen çözülecek doğuda Büyük Ermenistan Projesi ve güneyinde küçük Kürdistan hayata geçirilecektir. Böylece 1917-18’de düşündükleri Anadolu Türklüğü Hazar Türklüğünden ve Araplardan kopartılmış olacaktır.

         

        Tekrar Suriye konusuna dönecek olursak ABD’nin frene basmasının birinci sebebi Amerika’da yaklaşan Başkanlık seçimleridir. ABD seçim atmosferinde bir savaş atmosferine alışık değildir. Mevcut Başkan savaş ekonomisi ve ölecek Amerikan tabutları arasında seçimi kazanamayacağını bilmektedir. İkincisi Rusya’nın Çin ile birlikte ortaya koyduğu karşıt tavırdır. Artık Rusya karnı tok sırtı pek konumdadır ve yeni düzende varlığını kabul ettirme iddiası ile hareket etmektedir. Tabii İran ile stratejik ittifak ruhunu da koruyan Rusya, Suriye üzerinden Orta Doğu’da etki alanını tamamen kaybetmek istememektedir. Üçüncü sebep, Suriye’de Esad rejimi sonrası kim egemen olacaktır sorusuna net bir cevap bulunamamıştır. Müslüman Kardeşlerin bölgedeki etkinliği Batı’yı rahatlatmamaktadır. Mısır’da iktidar olan Müslüman Kardeşler Teşkilatı Suriye’de de iktidar olursa ve Batı karşıtı bir politika izlerse bu durum, Batılı devletler için son derece rahatsızlık vericidir. Müslüman Kardeşler radikal Batı karşıtı olmasa bile radikal İsrail karşıtıdır ki, bu hal başta ABD olmak üzere Batılı devletleri tedirgin etmektedir.

         

        Türkiye açısından bakıldığında Suriye konusu çıkmazlarla doludur. Suriye rejimi ile sıfır sorun politikası başta olumlu sonuçlar vermiş, ticari kapasitemiz artmış, siyasi açıdan iki hükümet ortak bakanlar toplantısı yapmakta, sosyal alanda vizelerin kaldırılmasından dolayı karşılıklı ziyaretler yoğunlaşarak gelişmişti. Ancak Arap Baharı ile sınırlarımıza dayanan halk hareketinde Türkiye’nin alenen taraf olmasının sonucunda Suriye ile savaş sınırına gelinmiştir. Suriye rejiminin insanlık suçu karakteri kazanan zulmünü tasvip etmek mümkün değildir. Fakat bu zulme Batı ve Batı ile birlikte hareket eden Türkiye’nin sert tavırlarının tahrik edici katkısı olduğunu ifade etmek gerekir. Eğer Suriye’de dengesiz bir yapılanma olur veya istikrarsızlık yıllar boyu devam edecek bir mahiyet kazanırsa Türkiye açısından büyük felaket olur. Suriye’nin kuzeyinde terör örgütünün etkinlik kazanması kaçınılmaz olacaktır. Terör Türkiye’yi teslim almak isteyenlere önemli kazanç sağlayabilir. Ekonomik açıdan Türkiye Suriye ticaretinden büyük kayba uğrayacağı gibi sığınan 100 bini aşan Suriyeli için ciddi bir külfeti daimi olarak üstlenmiş olacaktır. Ayrıca Türkiye’nin uçağının düşürülmesi veya arada bir Türkiye’ye Suriye’nin bombalarının düşmesi Türkiye’nin itibarını sarsıcı olayların artması kuvvetle muhtemeldir. Bu ihtimali zayıflatmak için TBMM’de kabul edilen tezkerenin olumlu olduğu aşikârdır.

         

        Türkiye’nin diğer önemli iki komşusu Irak ve İran’ın geleceğinin nasıl şekilleneceği de hayati önemi haizdir. Parçalanmış Irak, parçalanmış İran ve parçalanmış Suriye haritaları ortalıkta dolaşmaktadır. Türkiye’nin güneyinin tamamen parçalanmasını arzu eden küresel güçlerin, bunu Türkiye’ye yansıtmak istemeleri yukarıda bahsettiğimiz Sevr ruhu ile gayet mümkündür.

         

        Türkiye’nin yapması gereken nedir sorusuna verilecek ilk cevap öncelikle NATO ruhuyla düşünmekten arınmak gerekir denilebilir. Küresel Güçlerin talepleri ve yapabileceklerini göz ardı etmeden kendi menfaatlerimizin neler olduğu, Ankara perspektifli gözden geçirilmelidir. Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin alt basamağı olan Büyük Orta Doğu Projesi’ndeki rolümüzü terk etmeli, Büyük Türk Birliği Projesini geçirmenin derdine düşmeliyiz. Eğer komşularımızın parçalanması kaçınılmaz olursa Irak ve Suriye’de sayıları 5 milyonu aşan Türkmenlerin hamiliğini üstlenmeli, İran’ın parçalanması kaçınılmaz olursa 30 milyonu aşan soydaşlarımızla ilişkimizi geliştirecek bir anlayışı icraya dökmeliyiz. Bu politika sadece bizim menfaatimize değil aynı zamanda Suriye, Irak ve İran’ın da menfaatine olacaktır. Çünkü egemen güçler Türkiye’nin liderliğinde Büyük Türk Birliğini düşüncecisinin hayata geçmesindense bu ülkelerin bütünlüğünü korumalarına destek verecektir.

         


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele