Aynaya Bakabilmek / İslam Dünyasının Hali Pür Melâli

Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

        Etnografik ve arkeolojik araştırmalar ve bulgular, Türk kimliğinin en az 2.000 yıldan beri var olduğunu gösteriyor. Bunlar bir tarafa, sadece VII. yüzyıldan kalan Orhun Anıtları bile bu kimliğin açıkça vurgulandığı belgelerdir. Türk tarihi, uzun yüzyıllar içerisinde belirli bir yatakta akıp giden, bu arada pek çok yan sulardan beslenmek suretiyle varlığını sürdüren bereketli bir ırmağı andırıyor. Devletlerin kendilerini kuran hanedanlıklara göre isimleri değişik olsa bile, bunlara temel olan kültür ve medeniyetimiz özünden kaybetmiyor. Milli kültürümüz yeni fethedilen toprakların yerli ve kadim kültürlerinden seçip aldığı unsurlara kendi damgasını vurarak, kendimize mal ederek gelişip zenginleşiyor. Sonuçta XVI. yüzyılda doruğa ulaşan muhteşem Türk-İslâm medeniyeti vücut buluyor.

         

        Türk milliyetçiliği düşüncesinin XIX. yüzyıl sonlarında ortaya çıkması Türk milli kimliğinin bu dönemde oluştuğu anlamına gelmez. Milleti meydana getiren dil, din, örf ve adetler, folklor, sanat, edebiyat, mimari ve musiki gibi maddi ve manevi başlıca unsurlar toplumumuzda eski yüzyıllardan beri canlı bir şekilde yaşanıyor, benimseniyor, korunuyordu. Osmanlı padişahları milli vicdanda önemli bir itibar göstergesi olduğunun bilinci içerisinde, Türkistan ile bağlarını anlatan “Han” unvanlarını sürekli kullandılar. Ancak devletin siyasi yapısının ve içtimai nizamın gereği olarak bu kimliğe dayalı siyaset yürütülmedi.

         

        Türk milliyetçiliği Osmanlı’nın son döneminde, dağılma korkusunun zirveye çıktığı, beka sorununun tartışıldığı sırada ortaya çıktı. Bu yıllarda asırlarca birlikte yaşadığımız Hristiyan unsurlar, Avrupa’dan gelen milliyetçilik dalgaların etkisiyle ayaklanmışlar, art arda bağımsız devletlerini kurmaya başlamışlardı. Vatan topraklarının büyük parçalar halinde kaybedilmesi, elimizde kalanın savunulma mecburiyeti doğal olarak vatanseverlik duygusunu öne çıkardı. Sonraki dönemlerde de vatanseverlik ve milliyetçilik duyguları hep iç içe oldu.

         

        Batının pozitivist ve materyalist kaynaklarını tek hakikat sayan, bunlardan beslenen, yerli ve milli bir tefekkür çabası olmayan, orijinal bir eser vermek kapasiteleri bulunmadığından aktarmacılığı alışkanlık haline getiren kozmopolit aydınlarımız, Türk milletinin tarihi varlığını görmezlikten geliyorlar; sosyolojik bir olgu olduğunu pervasızca inkâr ediyorlar. Dolayısıyla İbn-i Haldun’un asırlarca önce ifade ettiği gibi, temeli “mensubiyet duygusu-asabiye” olan Türk milliyetçiliğine tepki gösteriyorlar. Bu fikrin farklılıkların, çok kültürlülüğün reddi anlamına geldiğini, Cumhuriyetin homojen bir toplum, tek millet oluşturma politikalarının zeminini oluşturduğunu öne sürerek tekfir ediyorlar; çarmıha germeye çalışıyorlar. İşin ilginç yanı Türk milliyetçiliği söz konusu olunca şiddet ve tepki gösterenler, başta Kürtçülük olmak üzere, etnik milliyetçilikleri meşru sayıyorlar, imkânları ölçüsünde destekliyorlar.

         

        Türk milliyetçileri XX. yüzyıl başlarındaki bunalım ortamında devleti kurtarmak, milli varlığımızı korumak maksadıyla büyük çaba harcadılar. Sorumluluklarının bilincindeydiler; cepheden cepheye koşuşturdular. Siyasi yetkilerini kullanırken tecrübesizlikleri nedeniyle hatalar da yaptılar. Ancak milli duyguları yüksek, vatansever insanlardı; samimiydiler. Birçoğu hatalarının bedelini derin bir tevekkül halinde canlarıyla ödedi.

         

        O günkü milliyetçi nesillerin karşısında Türk varlığını önce Rumeli’den sonra Anadolu’dan kazıyıp atmakta kararlı bir “ehl-i salib” bağnazlığı vardı. Amaçları sadece cephede savaşmak değil, Türkleri yok etmekti. Bu derin nefret duygusunu Batılı siyasetçilerden birçoğu açıkça ifade etmiştir. Mesela Cihan Savaşı sırasında İngiliz İmparatorluğu’nu yönetenlerden Lloyd George Türkler için “kendi yönettikleri ülkelerin etine ıstırap gibi sirayet etmiş bir insan kenesi, insanlığa karşı uzun bir alçaklık siciline sahip bir grup” diyordu.

         

        Joseph Reinach ise “toplumda, idarede devlette kötü adına ne varsa Türklerden gelir” hükmünü veriyordu. Bahriye Bakanı Churcill ise Çanakkale Savaşı’nda zehirli gaz kullanılmasında bir sakınca olmadığını, zira Türklerin esasen insan bile olmadığını söyleyebiliyordu.

         

        Sonuçta Cihan Savaşı ve Milli Mücadele’de bütün olumsuz şartlara rağmen milliyetçi ve vatansever insanımızın direnmesi sonucu başarıya ulaşıldı. Türk askeri Mustafa Kemal Paşa’nın komutasında 9 Eylül 1922’de İzmir’e girerek zaferini taçlandırırken, menfur şark projesinin uygulanmasını engelliyor, Ehl-i Salip’in son hamlesini boşa çıkarmış oluyordu.

         

        Yıkılan Osmanlı Devleti’nin yerine, milli devlet konseptinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Türk milliyetçiliği fikrinin en büyük başarısıdır. Bu başarının arka planında, kurulduğu günden itibaren milli kültürün öneminin bilincinde olan, milli şuur sahibi aydınlara olan ihtiyacımızı görerek bir “milli kültür mektebi” tarzında çalışmayı şiar edinen Türk Ocaklarının bulunduğu tarihi bir gerçektir.

         

        Aradan geçen 90 yıl zarfında dünyada ve Türkiye’de pek çok şey değişti. 90’ların başında Sovyetler Birliği dağılırken Türk milliyetçilerinin tarihi rüyası gerçekleşti. Beş Türk Cumhuriyeti bağımsızlığına kavuştu. Yıkılan iki kutuplu dünya sistemi yerine, artık yeni güç merkezleri oluşuyor. Değişmeyen başlıca iki şey var:

         

        1-     Küresel güçlerin ekonomik kaynaklara, stratejik bölgelere egemen olma hırsları hiç azalmıyor. Günümüzde hidrokarbon yataklarının olduğu alanlar ve enerji güzergâhı başlıca hedefleri durumunda. Çoğunluğu Müslüman olan Asya ve Avrupa ülkelerinde acımasızca kan döküyorlar. Üstelik yaptıklarına demokrasi, hukuk, insani değerler görüntüsü verecek derecede rezilleşiyorlar. Güneyimizdeki komşu ülkeler alev alev yanarken bunun olumsuz etkileri doğrudan Türkiye’ye yansıyor.

         

         

        2-     Türk Dünyası’nın günümüzde de merkez ülkesi ve baş temsilcisi konumunda bulunan Türkiye’ye tahammül edemiyorlar. Güçlenip politik ve ekonomik bir rakip konumuna gelme ihtimalinden ürküyorlar. Avrupa Birliği’ne üyeliğimiz konusunu bir yandan baskı ve şantaj unsuru olarak kullanırken, diğer yandan medeniyet ve kültür farklılığı nedeniyle bunun hiçbir zaman mümkün olamayacağını gösteren adımlar atıyorlar. Ancak tamamen müzminleşen, ahlâkî niteliğini kaybeden bu konuyu koz olarak kullanabilmek için oyalayıp duruyorlar. Etnik fitneyi başından beri el altından sistemli şekilde destekleyerek Türkiye’nin başına musallat ettikleri yetmemiş olacak ki, şimdide mezhep fitnesi oluşturmak maksadıyla çalışma yapıyorlar. Çok sayıda Alevi yurttaşımızın yaşadığı Almanya’da enstitüler kurdurtarak, maddi destek vererek, İslâm dışı ateist bir akım yaratarak ülkemizde yeni bir kavga zemini oluşturmak istiyorlar.

         

        Türk milliyetçilerinin milletimize olan sorumlulukları geçen yüzyıldan daha az değil. Öncelikle mevcut iç ve dış sorunları bütün boyutlarıyla görmemiz, doğru tespitler yapmamız gerekiyor. Bunları aşırı derecede büyüterek umutsuzluğa kapılmak inanan insana yakışmaz. Ancak bazı kesimlerin yaptığı gibi, konulara dürbünün tersinden bakarak sorunları görmezlikten gelmek, yok saymak daha büyük bir yanlıştır.

         

        Türkiye tarihi, kültürel kimliği, jeopolitiği, ekonomik ve demografik durumu nedeniyle hiçbir zaman rahat bırakılmayacaktır. Bu gerçeğin bilinci içerisinde dış kaynaklı husumetlerden sürekli yakınmak yerine, bunlara nasıl direneceğimizi, etnik ve mezhepsel fitneyi nasıl önleyeceğimizi, Türkiye’yi bilgi çağının şartlarına, zamanın ruhuna uyan dünyanın en gelişmiş on ekonomisi haline nasıl getireceğimizi, Türklerin birliği hedefine nasıl hayatiyet kazandıracağımızı, bu yüzyıla Türk damgası vurulmasını söylemden eyleme nasıl geçireceğimizi düşünmemiz gerekiyor.

         

        Rahmetli Dündar Taşer’in belirttiği gibi, milliyetçi camia olarak durum muhakemesine önce kendimizden başlamak, özeleştirimizi yapmak mecburiyetindeyiz. Bunu objektif şekilde ve cesaretle yapabildiğimiz ölçüde yani aynaya bakabildiğimiz zaman çözüm yollarını bulacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın.

         

        Nitelikli, iyi eğitimli, sorumluluk duygusuna sahip aydınlara olan ihtiyacımız her geçen gün artıyor. Bazı arkadaşlarımız doğru bir yaklaşımla yeni bir medeniyet hamlesine ihtiyacımız olduğunu belirtiyorlar. Bunun Türk toplumuna yeni bir heyecan dalgası getireceğini, yeni ufuklar açacağını, milli birliği pekiştireceğini öne sürüyorlar. Bunların hepsi doğrudur ve gereklidir; ancak milliyetçilerin entelektüel kapasitesinin bu tarihi hamleyi gerçekleştirmeye yeterli olup olmadığını samimiyetle ortaya koymadıkça bu istekler ne yazık ki temenniden ileri gitmez.

         

        Milliyetçi aydınlar kendi değerleriyle ne kadar ilgili yahut ilişkili; dillendirdikleri sorunlar zamanlarının, günlük meşgalelerinin ne kadarını işgal ediyor. Roman, hikâye, şiir, musiki, mimari vb. alanlardaki varlığımız, yerimiz, sesimiz ne kadar hissediliyor. Bu alanlarda 30-40 yıl öncesiyle kıyasladığımız zaman gördüğümüz tablo endişe vermiyor mu?

         

        Türk toplumunun içinde bulunduğu kültürel sorunların, maneviyat ve fikriyat sıkıntılarının esas nedeni elbette devleti yönetenlerin izledikleri eğitim ve kültür politikalarıdır. Yıllardır sürüp gelen yanlışlar yeni nesillerde derin bir kültür boşluğu oluşturuyor. Okullarda kendi dilini, kültürünü, sanatını, şair ve romancısını öğretip sevdiremeyen, en basit imlâ kurallarını bile bilmeyen, metin yazmayı beceremeyen gençlere diploma veren, iki yüze yakın üniversite açtık diye böbürlenirken bunların büyük kısmının yüksek lise seviyesinden ilerde olmadığını görmeyen, doğru bir yükseköğrenim kanunu çıkarmayı bile başaramayan yönetim anlayışı yaşadığımız kültürel bunalımın, tefekkür sığlığının baş sorumlusudur. Ancak bu durum milliyetçi aydınların kendi sorumluluklarını tevil nedeni değildir.

         

        Madem ki milletimizin kaderinin bu yüzyılda belirleneceğine inanıyoruz, Türklerin birliğinden, yeni bir medeniyet hamlesi ihtiyacından bahsediyoruz; o zaman sadece duygularımızı tatmine yarayan, içimizdeki öfkenin boşaltılması anlamına gelen, çoğu siyasi dedikodulardan ileri gitmeyen, zamanımızı, imkânlarımızı tüketen tarzı, kökünden değiştirelim. Lümpen söylemleri, anlamı ve yararı olmayan hırçınlıkları milliyetçilik sayan yüzeyselliğin, ne milliyetçilik ne de gerçek dava adamlığı olmadığını herkese anlatalım. Evrensel değerleri kendi inançlarımızla harmanlamayı başaralım. Modern bilgi toplumuna dönüşmeyen hiçbir toplumun XXI. yüzyılda ciddi bir etkinlik kazanamayacağının bilincinde olalım. Eyleme dönüşmeyen söylemin parlak ve çarpıcı görünümün verimsiz bir gösteri olduğunu görelim. Büyük kafaların fikirleri, orta kafaların olayları, küçük kafaların ise kişileri konuştuğu gerçeğini her zaman hatırlayalım.

         

        Milliyetçilik sadece bir mensubiyet duygusu-asabiye çerçevesinde kalırsa tefekkür boyutu, düşünce derinliği, estetik zenginlik kazanamazsa yaşadığımız çağın ruhuna uygun bir dil geliştiremezse itibar sağlayamaz; toplumun ilgisini çekemez. Sonuçta hem siyasette hem de toplum hayatında etkisizleşir, marjinal bir tepki odağına dönüşür. Son bir cümle: Eğer bir yere varmak istiyorsak önce nerede olduğumuzu bilmemiz gerekir. Bunu ben değil, yüzyıllarca önce Farabi söylemiş.

         

        Mısır’da kelimenin tam anlamıyla toplumsal ve siyasal bir facia yaşanıyor. Bu krizin yakın gelecekte çözümlenmesi bir yana, daha da ağırlaşması muhtemel görünüyor. Olayların ilk günlerinde yaptığımız yorumda, Mısır’da yangın çıkarsa bunun bütün bölgeyi ateşe verebileceğini işaret etmiştik. Nitekim şimdiden bu tehlikenin işaretleri görülmeye başladı. Çünkü Mısır’daki olaylar, sıradan bir siyasi mücadele değil, küresel güçlerin ve bazı Arap devletlerinin doğrudan devrede oldukları ortak bir kararın uygulamaya konulması anlamına geliyor.

         

        Bir yıl önce yapılan seçimlerden Mursi’nin Cumhurbaşkanı olmasını, Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesini kendi çıkarlarına doğrudan tehdit olarak gören bu merkezler, kısa bir hazırlıktan sonra orduyu devreye sokarak darbe yaptılar; hedeflerine ulaştılar.

         

        İhvan sadece sosyal bir örgüt değil, Hasan El Benna tarafından kurulan, 1928’den beri var olan, Mısır dışında birçok Arap ülkesine de yayılan dini ve içtimai bir harekettir. Geniş bir toplumsal tabana sahip olan bu hareket darbeyi kabullenmedi, silahsız eylem yöntemiyle direnme başlattı. Maruz kaldıkları katliamlara rağmen iki aya yakın bir süredir geri adım atmamaları darbe yönetimini ve destekçilerini müşkül durumda bıraktı. Buna rağmen darbeyi yapanlar ne pahasına olursa olsun hedeflerine ulaşmakta kararlı görünüyorlar. Sonuçta ikiye bölünen, keskin şekilde kutuplaşan Mısır halkının yeniden normal yaşama ortamını, ortak bir sosyal zemini bulması artık kolay olmayacaktır. Çünkü yapılan katliamlar sonucu milyonlarca taraftarı olan İhvan’ın öfke ve nefret duyguları pekişmiş, araya kan girmiştir. Bu ortamda demokratik kurallar içerisinde seçimler yapılarak, tarafların sonuçlara rıza göstermelerini beklemek ne yazık ki temenninin ötesinde bir anlam taşımıyor.

         

        General Sisi baskıları, tutuklamaları, katliamları sürdürerek Müslüman Kardeşler’in direncini zayıflatmak, meydanlardan çekilmelerini sağlamak suretiyle görünürde de olsa bir sükûnet ortamı oluşturmak ve askeri yönetimi yerleştirmek istiyor. Darbenin arkasındaki ABD ve İsrail ile Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin bu kanlı ve antidemokratik yönteme itiraz bir yana, açıkça destek vermeleri, “ordunun demokrasiyi yeniden kurduğu”nu iddia etmeleri Sisi’yi cesaretlendiriyor. Böylece 90’ların başında Cezayir’de yapıldığı gibi, demokratik kurallar rafa kaldırılarak, halkın iradesi bir tarafa bırakılarak hegemon güçlerin diledikleri oluyor.

         

        Tevhid inancına sahip herkesin İslâm dünyasına ait bazı gerçekleri görmesi, yaşanan olayları yorumlarken bunların üzerinde etraflı şekilde durması gerekiyor. Cami çıkışları sırasında gösteriler düzenlemekle, yürüyüşler yapmakla, Rabia işaretleriyle destek mesajları vermekle, birilerini lanetlemekle sorunlar çözülmüş olmuyor. Duyguların yansıtıldığı, öfkenin, acıların dillendirildiği bu tarz tepkisel toplantılar insanlara psikolojik bir rahatlama sağlar; boşalma vesilesi olur. Öte yandan bu gibi kitlesel eylemlere iç politikada taraftar grupların dayanışmasını ve hareket kabiliyetini arttırır. Fakat uluslararası meselelerde herkes kendi hesabının peşinde olduğundan kimse kimseyi duymaz; tercihlerde bu seslerin hiçbir etkisi olmaz.

         

        İslâm âlemi tefekkür kabiliyetini yitirmeye, giderek içine kapanmaya başladığı XIV. yüzyıldan bu yana, büyük sıkıntılar yaşıyor. Oysa İslâm’ın intişarından itibaren 7 yüzyıl boyunca çok farklı bir ortam vardı. Dünyada her konuda ilmî faaliyetlerin fikir ve düşünce hareketlerinin ağırlık merkezi İslâm âlemiydi. Türkistan’ın genelinde, Bağdat’ta, Şam’da ve Endülüs başta olmak üzere İslâm dünyasında yetişen âlimlerin eserleri yüzyıllar boyunca sadece Müslümanlar arasında değil Avrupa’da da başlıca kaynaklar olarak okundular. Müslümanların siyasi ve askeri alanlarda sağladıkları başarıların, İslâm’ın üç kıtada yayılıp etkili olmasının, Avrupa içlerine kadar uzanan güçlü devletler kurulmasının esas nedeni çok canlı ve üretken bir tefekkür zemininin, düşünce ortamının bulunmasıdır.

         

        Ancak Moğol istilasının yıkıcı etkileri, Endülüs’te giderek şiddetlenen baskılar sonucu Müslümanların bu bölgeden tümüyle tasfiye edilmeleri gibi çeşitli nedenlerle İslâm medeniyetinin beslendiği fikir ve düşünce kaynakları giderek kurumaya başladı. Bunda ticaret yollarının değişmesinin, dünya ticaretinin ağırlık merkezlerinin Doğu’dan Batı’ya, Atlantik kıyılarına kaymasının da etkisi oldu. Ancak Osmanlı Devleti’nin varlığı, siyasi ve askeri gücü en az XVII. yüzyıla kadar İslâm dünyası için koruyucu bir kalkan oldu. Fakat Devlet-i Aliyye’nin de zaafa düşmesi neticesinde karşılaşılan askeri yenilgiler, büyük toprak kayıpları bütün dengeleri bozdu; İslam dünyası savunmasız kaldı.

         

        Sanayi devriminin yapıldığı, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin yaşandığı Batı Avrupa XVIII. ve XIX. asırlarda artık ekonomik, teknolojik ve politik gücün olduğu kadar bilimsel gelişmelerin de merkezi konumundaydı. Batılılar daha çok zenginleşmek, daha güçlü olmak için aralarında kıyasıya bir rekabet yaşıyorlardı. Bunun sonucu olarak emperyal politikalar izlemeye başladılar. Ülke coğrafyalarının dışına yayılarak dünyanın her tarafında ekonomik kaynakları sahiplenmek maksadıyla siyasi ve askeri girişimler başlattılar. Bu sömürgeci, kolonyalist politikaların başlıca hedefi İslâm dünyası oldu. Özellikle XIX. yüzyıl ortalarından itibaren sanayide kullanım alanı hızla genişleyen petrol ve türevleri büyük bir ekonomik değer kazandı. Dolayısıyla bu kaynaklara sahip olan İslâm ülkeleri emperyal güçlerin stratejik ve ekonomik hedefi haline geldi. Petrol yataklarının bulunmasına paralel şekilde buralara yöneldiler, askeri güç kullanarak, kendilerine hizmet verecek yönetimleri işbaşına getirerek, kolonyalist politikalar izleyerek hegemonya kurdular; İslâm dünyasının yer altı kaynaklarını sahiplendiler. Ayrıca buralara ürettikleri malları ihraç ettikleri tek yönlü işleyen birer açık pazar haline getirdiler. Sömürgeci emperyalist güçlerin İslâm dünyasında zapt edemedikleri, koloni haline getiremedikleri yegâne ülke Türkiye oldu. Oysa Batılıların nazarında Türklerin varlığının her zaman özel bir anlamı olmuştur. Türklerin asırlar boyunca İslâm dünyasının hem kılıcı hem de kalkanı olduğunu, Viyana kapılarından geri dönmelerinin ne anlama geldiğini hep hatırladılar. Osmanlı yenilerek geri çekilirken, Rumeli’deki topraklarında Hristiyan devletlerin kurulmasını sıradan bir siyasi gelişme değil Haçlıların yeni bir hamlesi olarak algıladılar. Türkleri Rumeli’den sonra Anadolu’dan da tasfiye ederek bu başarıyı taçlandırmak amacıyla kozmopolit okumuşlarımızın asılsız bir paranoya olduğunu iddia ettikleri “şark projesi”ni gerçekleştirmek istediler. Milletimiz bütün elverişsiz şartlara rağmen direndi; Millî Mücadele’yi başarıyla sonuçlandırdı ve dağılan imparatorluğun yerine milli devletini kurarak bağımsızlığını korudu.

         

        1990’ların başında Sovyetler’in dağılmasına yol açan küresel deprem dünya dengelerini büyük ölçüde değiştirdi. Bilimin belirleyici güç olduğu, iletişim ve bilişim teknolojisinin ön plâna çıktığı “bilgi çağı” diye adlandırılan bir döneme geçildi.

         

        Doğalgaz’ın bulunup devreye girmesiyle beraber hidrokarbon yataklarının değeri olağanüstü arttı. Bu yatakların %65’inin ve güzergâhlarının Orta Doğu’da, Arap ülkelerinde olması bu coğrafyanın küresel güçler nazarındaki ekonomik ve stratejik değerini büsbütün arttırdı; ellerinde tutmayı zaruri gördükleri hedefler haline getirdi.

         

        Yer altındaki madenlerin ve hidrokarbon yataklarının varlığının Arap ülkeleri için gerçek anlamda ekonomik bir zenginlik unsuru olup olmadığı tartışılabilir. Çünkü petrol ve doğalgazdan gelen milyarlarca dolar geniş halk kesimlerine değil, yönetimleri ellerinde tutan belirli bir azınlığa intikal ediyor. Suudi Arabistan’da ve Körfez ülkelerinde hanedan mensupları, birkaç bin prens servet içinde yüzerlerken Batı dünyasında bir trilyon dolara yakın yatırım yapacak imkân bulurlarken büyük çoğunluğun, çöldeki bedevilerin ve şehirlerdeki yoksul kesimlerin yaşantılarında ciddi bir iyileşme görülmüyor.

         

        Bugün Doğu Türkistan’da, Afganistan’da, Kerkük’te, Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Libya’da, Afrika’daki İslâm ülkelerinde katliamlar yapılıyor, cinayetler işleniyor; kan ve gözyaşı seller gibi akıyor, büyük acılar yaşanıyor. İnsan hakları, demokratik ülkeler gibi evrensel değerler gelişmiş ülkeler tarafından paspas haline getiriliyor. Bu değerleri her fırsatta üstünlüğünün kaynağı olarak ileri süren, bununla kibirlenen, geleneksel oryantalist tavırlarından kurtulmayı düşünmeyen Batılılar nazarında bunlar sadece kendileri için gerekli olan imtiyaz gerekçeleridir. Müslümanlar Batı medeniyetinin dışında kalan, ilkel bir inancı sahiplenen evrensel değerleri yaşamayı hak etmeyen topluluklardır. Kendilerini medeniyetin temsilcisi addettiklerinden İslâm ülkelerinde diledikleri şekilde operasyon yapmayı, yüz binlerce insanın ölümüne yol açmayı, yönetimlere talimat verecekleri kadroları getirip diledikleri düzeni kurmaları, halkların tercihlerine kulak tıkamaları doğru ve haklı buluyorlar; dolayısıyla meşru sayıyorlar.

         

        Irak’ta yapılanlar, şu sıralarda Suriye’de ve Mısır’da yaşananlar Batı emperyalizminin, bütün seküler görünümlerine rağmen zihinlerinden silemedikleri ehl-i salib taassubunun siyasete yansımalarıdır. Müslüman halklar, bilim çağının gerektirdiği seviyenin gerisinde kaldıkları, bilim ve teknolojiyi sahiplenip kullanamadıkları, eğitimli ve yetişmiş insan gücüne sahip olmadıkları sürece bu tahakkümden kurtulamazlar. Yönetimlerini kendileri değil küresel güçler belirlemekte devam eder. Ortaçağların kabilecilik, aşiretçilik anlayışını günümüzde saltanat halinde sürdüren otoriter, despotik krallıklar, şeyhlikler, Washington’da eğitilip yetiştirilen generaller aracılığıyla mevcut sömürü düzenini sürdüren Batılılar, bir buçuk milyar Müslüman’ın acılarına, sıkıntılarına karşı üç maymunu oynamaya devam ederler.

         

        Türkiye bölgedeki gelişmeleri ana hatlarıyla doğru okuyamadı. 1 Mart tezkeresinden itibaren hatalar yapıldı. Suriye’de yakın zamana kadar Esad rejimine birkaç aylık ömür biçilirken, şu anda durum ortada. Güney hudutlarımız birkaç bin olarak ifade edilen kaçakçı ordularının baskısı altında. Irak parçalanıp fiilen Kürt devleti kurulduktan sonra, aynı senaryo Suriye’de de yaşanıyor. Hududumuza bitişik bir PKK devleti oluşturuluyor. Yarım milyondan fazla mültecinin yol açtığı problemler giderek ağırlaşıyor. Başta Hatay olmak üzere, buradaki şehirlerde ekonomik, etnik, mezhepsel sorunlar yoğunlaşıyor; ciddi bir güvenlik meselesiyle karşı karşıyayız.

         

        Mısır’da Müslüman Kardeşler’e yönelik katliamlar ve zulümlere insani tepki göstermek ne kadar doğalsa, konunun Türkiye’nin dış politikasının belirleyici unsuru kılınması o kadar yanlış ve tehlikelidir. Her gelişmiş ülkenin dış ilişkilerini reel politik faktörler belirler. Buna özen gösterilmeyip duygusal etkilerle tavır almaya çalışmanın rasyonalitesi yoktur. Ayrıca ülkenin imkânları, gücü yani ekonomik, askeri, teknolojik, demografik ve jeopolitik pozisyonu dikkate alınmadan dış politika belirlemeye kalkışılırsa büyük sıkıntıların doğması kaçınılmaz hale gelir. Osmanlı coğrafyası, İslâm âlemi ve Türk dünyası gibi üç büyük hinterlandın varlığı Türkiye için elbette emsalsiz bir stratejik derinlik anlamına geliyor. Ancak imkânlar düşünülmeden bunlara yönelik girişimler yapıldığında dişe dokunur bir gelişme ortaya çıkmaz. Üstelik uluslararası güçler başta olmak üzere birçoklarını tedirgin edersiniz, karşınıza alırsınız.

         

        “Onurlu ve ilkeli yalnızlık” yahut “değerli dış politika” gibi tanımlamalar sadece duygusal bir teselli bağlamında kullanılabilir. Bunun ötesinde politik bir tercih olarak öne sürülemez. Mısır’daki darbenin arkasında Yahudi’lerin olduğunu söylemek kesinlikle yapılmaması gereken çok vahim bir hatadır. Washington’un anında alışılmadık bir sertlikle cevap vermiş olmasını kimse yadırgamamalıdır. ABD-İsrail ilişkilerinin mahiyetini, derinliğini, Musevi’lerin Amerikan siyaseti, ekonomisi ve medyası üzerindeki etkisini bile bile bu tavrı aldığınız zaman etkilerinin ne olacağını, dalgalarının nereye uzanacağını, nelerle karşılaşacağınızı düşünmeniz gerekir. Basiretli bir dış politikanın temel kuralları gerçekleri doğru görmek, duygusal tercihler yapmamak, iç politikada yararlı sayılabilecek bir üslubu, öfkeli çıkışları siyasete yansıtmamaktır.

         


Türk Yurdu Eylül 2013
Türk Yurdu Eylül 2013
Eylül 2013 - Yıl 102 - Sayı 313

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele