Barış, Fakat Kimin Barışı? Güçler Dengesi

Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312

 “Aslında ben misyonumuzu ezilen halklar adına evrensel bir çıkış olarak görüyorum. Ortadoğu’ya gelince ben Kürtler için KCK sistemini öneriyorum. Komala Civaken Kurdistan adıyla bir örgütlenmeye gidilebilir. Ortadoğu’daki tüm bu sorunların çözümü olarak “Civaka Demokratik” formülünü belirtiyorum. Bu çözüm yönteminde mevcut sınırlara dokunulmadan, ama bütün kültürel kimliklerin de kendini özgürce ifade ettiği bir sistemi kastediyorum (KCK Sözleşmesi, 2007: 4).

         

 

        KCK/PKK/BDP temsilcileriyle lider kadrosuna, bütün Kürtlerin yegâne temsilcisiymiş gibi muamele edilmesi ve dünya kamuoyuna da meselenin bu şekilde takdim edilmesi, sürecin en ciddi handikaplarından biri olarak görünüyor. Hatta daha da ileri gidilerek devletin iki halklı iki ana unsurun kurucu iradesiyle inşa edildiği ve bunun böyle kabul edilmesi gerektiği gibi son derece kritik siyasî taleplerin, sıradan insanî talepler gibi dile getirilmesine verilen tepkilerin zayıflığı, meseleyi daha da ağırlaştırıyor.

         

        Türk halkının iki ana unsurdan oluşan iki halklı bir yapı olarak dile getirilmesine sessiz kalınması, insan hakları evrensel beyannamesinin ‘ipso facto’ hak olarak tanıdığı kendi kaderini tayin hakkının, münhasıran bu meselede de kullanılabileceğini kabul etmekten başka hiçbir anlama gelmiyor. Oysa uluslararası hukukta halk kimdir ve kim tarafından nasıl belirlenir sorusu üzerinde ciddi tartışmalar yapılmış ve kendi kurumsal bütünlüğünü tesis edemeyen yapılar, halk olarak kabul edilmemiştir.[1] Bizim bazı okuryazar takımı arasında ise, sadece halk tabiri değil millet, aşiret, kabile, kavim, etnisite vs. şeklinde temadi ettirebileceğimiz dünya kadar teknik kavram, pekâlâ aynı anlamda ve rastgele kullanılma lüksüne sahip bulunabiliyor.    

         

        Anayasal bir hak olarak iki halklılık talebi, üzerinde ciddi biçimde durulmayı hak eden bir cesamete sahip. Fakat her nedense ne hükümet çevreleri, ne konuyla ilgili okuryazar takımı ne de yazılı ve görsel basından buna dair ciddi hiç bir tepki gelmiyor. Hâlbuki bu tür taleplerin son tahlilde “özyönetim/iç self determinasyon” anlamına gelebilecek siyasî sonuçlarını en iyi bilecek ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin de bir biçimde müdahil olduğu Kosova’nın bağımsızlık sürecinde, “iç self determinasyon” hakkı denilen şeyin, uluslararası bir mesele olarak dışarıdan müdahalelere nasıl olup da imkân sağladığı açıkça görüldü.

         

        “İç SDR Doğu-Batı çatışmasının ortadan kalkmasından sonra da uluslararası camianın çoğunluğu tarafından halâ reddedilmektedir. Demokratik yapıya sahip devletler de bu yaklaşımı benimsemek istememektedir. İster istemez egemenlik paylaşımını beraberinde getiren ulusal grup sorunlarını egemenliğin dezentralize edilmesi yoluyla çözümüne yönelik iç SDR BM’ye üye devletlerin çoğu tarafından reddedilmektedir.” (Arsava, 2009: 10).

         

        BM’e üye çoğu devlet tarafından reddedilen Kosova örneğiyle, ondan çok daha farklı olan Kıbrıs örneğinde Türkiye’nin tavrı, söz konusu çoğunluğun tavrından farklı olarak birincisinde iç self determinasyon hakkını, ikincisinde ise iki halklılığı tercih eden bir çizgiyi benimsedi. Hâlbuki “tanıma, tek taraflı bir tasarruf olarak bir olayın veya muayyen bir hukuki durumun kesin olarak mevcudiyetinden hareket etmeyi” esas alırken; kavrama, “inşaî bir nitelik verenler –bunun uluslararası hukuk literatüründe taraftarı oldukça azdır ve sıkıntılı bir duruşu ifade eder- tanıma ile devlet niteliği ve süjeliğinin kazanılacağını” (Arsava, 2009: 13-14) ileri sürüyorlar. Türkiye Kosova’yı tanımakla bu ikinci gruba, “tanıma” ile devlet niteliğinin ve süjeliğinin kazanılacağını iddia eden gruba dâhil olmuştur.

         

        Görüş ayrılığının temel nedeni, devletler hukuku kurallarının BM nezdinde genel olarak halkların haklarını değil, devletlerin haklarını öne alması ve bunun muhafazası üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanıyor. Fakat Kosova gibi örnekler, yakın gelecekte devletin de meşruiyetine esas teşkil halk iradesi ve kendi kaderini tayin hakkının belirleyici olacağını gösteriyor. Bunun ilk adımı, anayasal bir hak olarak iki halklılık statüsünün resmen kabulüdür. Türk kavramının tartışmaya açılması ve “Türkiye Cumhuriyeti Türkler ve Kürtlerden oluşur” şeklindeki bir tanımın kabul ettirilmeye çalışılması, aynı gerekçeyle ve çok iyi düşünülerek ortaya atılmıştır. Fakat meselenin insanî olmaktan ziyade, uluslararası siyasî bir sorun hâline gelme ihtimali yeterince dikkate alınmış görünmüyor[2].

         

        Anayasal ve kolektif bir tanım olarak Türk kavramının sulandırılmaya çalışılmasının altında yatan temel sebeplerden biri budur. Bunun nihaî açılımı federatif bir çözüme doğru evirilmedir. Bütün bunların herkesin anlayacağı bir dille kamuoyu önünde açıkça tartışmaya açılması kimseyi rahatsız etmez. Türkiye en nihayetinde demokratik bir ülkedir. Fakat söz konusu talepler kamuoyu önünde yeterli açıklıkta konuşulmadığı için, halkın kahir ekseriyeti olan-biten hakkında yeterli bilgiye sahip olamıyor. Hatta süreci samimiyetle savunan üst düzey parti ve hükümet yetkililerinden önemli bir kısmının da meseleye yeterince hâkim olmadığı anlaşılıyor.  

         

        Bütün bunların yanı sıra, sürecin kurucu mimarları başta olmak üzere herkesin açıkça bildiği bir şeyi, Kürtlerin yegâne temsilcisinin PKK/KCK/BDP çevreleri olmadığı gerçeğini ıskalamanın çok ciddi sonuçları olabilir. Bir kere bunun veri olarak kabul edilmesi ve sürece sadece bu çevrelerden derlenen insanların dâhil edilmesi, sadece bölge dışı insanlar arasında değil, bizzat bölge insanları arasında da dışlanmışlık hissi uyandırıyor. Bunun bölge insanı açısından anlamı, her türlü baskıyı göze alarak durduğu yerin zemin kaybettiği duygusuna kapılması, bir tür hayal kırıklığına uğraması demektir. Örgüt sempatizanları açısından ise bu durum, hem örgüt hem de devlet yetkilileri nezdinde güç ve moral biriktirmek, mesafe almak anlamına geliyor.

         

        Sürecin en önemli açmazlarından biri de PKK sorunuyla Kürt sorununun aynı parantez içinde ele alınmasıdır. Şu ana kadar yapılan faaliyetler bunun böyle olduğu izlenimini uyandırıyor. Hâlbuki o başka, bu başkadır. Yakın bir gelecekte bölgenin İran etkisine açık bazı grupları, hem de İslami referansları esas alan Kürtçü söylemlerle bambaşka bir yola girmeye başlayabilir. İran’ın öteden beri bölge insanı üzerinde bu türden tasarrufları olduğu biliniyor. İran sadece İslami gruplar üzerinde değil, aynı zamanda PKK unsurları üzerinde de öteden beri ciddi bir nüfuz ve ağırlığa sahiptir. Akil adamlar içinde, bu cenahtan gelen ve muhtemel etkileri yumuşatacak ya da ön alacak grup temsilcilerinin olmayışı, yetkililerin bu tür ihtimalleri yeterince ciddiye almadıklarını gösteriyor.

         

        Örgütün bütün kesimleri üzerinde mutlak bir otoriteye sahip Öcalan’ın uluslararası etkilerden uzak izole bir vaziyette İmralı’da meskûn bulunması, hükümetin elini rahatlatıyor olabilir. Fakat bunun böyle olması, gerek İran gerekse diğer bölgesel ve uluslararası güç odaklarının meseleye müdahil olmayacakları anlamına gelmiyor. Kaldı ki Öcalan’ın KCK yapılanmasıyla hedeflediği yeni yönelişler de uluslararası ilgilere çanak tutacak cinsten öğeler içeriyor. Buna göre birinci aşamada, içinde Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin de bulunduğu Kürt bölgelerinde meşru halk statüsüne ulaşmak ve kültürel birliği tesis etmek, ikinci ve nihai aşamada ise kendi özyönetimine sahip federatif bir yapıya ulaşmak hedefi KCK sözleşmesinin satır aralarında açıkça ifade ediliyor.

         

        Fakat bütün bu mahzurların olması, meseleye eskiden beri zihnimize giydirilmiş klişe kavramlarla yaklaşılamayacağı gerçeğini değiştirmiyor. Wallerstain’ın meşhur eseri “Sosyal Bilimleri Düşünmemek”, bize çok yalın bir gerçeği, zihnimize giydirilen tanımlı çerçeve kavramların düşünce dünyamızı olguya göre değil, kurguya göre nasıl olup da manipüle ettiğini gösterir. Anbean tazelenen olgular ve olaylar dünyasını kavrayabilmek için, yeni kavramsal araçlara ihtiyaç duyduğumuz anlaşılıyor.

         

        Türkiye’de kendilerini ulusalcı, hatta milliyetçi olarak tanımlayan bazı kafası karışıkların meseleye yaklaşımda bilerek veya bilmeyerek Doğu Perinçek’in yörüngesine girmesi, sürece ilişkin eksikliklerin tartışılmasını engelliyor. Mesele üzerinde ciddi biçimde düşünerek yeni olayları yeni kavramlarla açıklığa kavuşturmak yerine, yıllarca örgüte fikrî lojistik sağlayan bir ekibin millet karşıtı söylemlerine, son kullanma tarihi geçmiş retoriklerle iştirak etmek, bırakın meselelere katkı yapmayı, problemi daha da derinleştiriyor.

         


        


        

        [1] Füsun Arsava, (2009), Self-Determinasyon Hakkı ve Kosova, “Uluslararası Hukuk ve Politika-V, Nu: 17” ss. 1-21., http://www.usak.org.tr/dosyalar/dergi/OJ1uG9SDb7Pyqz3sn3YObjn5ZgKMRZ.pdf (14 Mayıs 2013; saat 11: 56)


        

        [2] Gezi Parkı eylemlerinde provası yapılan şeylerden biri, belki de en önemlisi, belli bir kültürel kimlik kümesini sahaya sürerek, kolektif haklar üzerinden Türkiye’de yapay bir meşruiyet krizi yaratmak ve ülkeyi uluslararası müdahalelere açık hâle getirmekti. Gezi Parkı eylemlerinde usta bir stratejiyle kendini gizlemeye çalışan ve sahaya inen gayr-i memnun ve gayr-i mütecanis büyük kitleleri maniple etmeyi tercih eden örgüt, son Lice olaylarında tekrar sokaklara indi.


Türk Yurdu Ağustos 2013
Türk Yurdu Ağustos 2013
Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele