Tehlikeli Gelişmeler

Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312

                Üzerinde yaşadığımız coğrafya bir milletler mezarlığıdır. Birçok medeniyetler kurulup, tarihin arşivine kaldırılmıştır. Bu coğrafyada en uzun süre hüküm süren millet Türk Milleti’dir.

         

                 Bu coğrafya, aynı zamanda üzerinde yaşayan milleti, cihan hâkimi yapar. Dara devrinde, İran bu coğrafyaya hâkimiyetle cihan devleti olmuştur. İskender, ancak bu toprakların da hâkimi olunca Büyük İskender sayılmıştır. Roma’nın ömrü bu bölgedeki varlığı ile uzamıştır. Nihayet Batı Türkleri, buradan Avrupa’ya atlayarak Osmanlı Devlet-i Aliye’sini kurmuşlardır, uzun ve şerefli bir ‘Cihan Devleti’nin sahibi olmuşlardır.

         

            Dünya devleti olmak bakımından bu coğrafya mutlaka ele geçirilmelidir. Bu sebeple, Kuzeyimizdeki Rus Çarlığının bütün tarihi, “sıcak denizlere inme” siyaseti sebebiyle Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetle ve harplerle geçmiştir. Sanayileşmeye paralel olarak, aynı zamanda emperyalist siyaset güden Avrupa devletleri Türkleri bu topraklardan Asya’nın ortalarına göndermeyi, ana gaye haline getirmişlerdir. Türkler de her şart altında burayı vatan olarak muhafaza etmeyi başarmışlardır.

         

            Millî Mücadele sonunda, zoraki kabullenilen, Türklerin bu vatanda var olma hâli, ancak “onmama ve ölmeme” şartına bağlanmıştır. Bu yüzden gelişen demokrasisi, artan nüfusu, büyüyen ekonomisi ile bölgesinde ve dünyada etkili bir Türkiye istenmemektedir. Dolayısıyla, içte birçok ihtilâf konuları bulunup, köpürtülerek kavga sebebi yapılmaktadır. Gerici-lâik, Alevi-Sünni ihtilâfları ve otuz yılı aşkın devam ettirilen PKK isyanı bunlar arasındadır.

         

            Sovyetlerin çökmesiyle ortaya çıkan yeni bağımsız Türk devletleri, kültür ve tarih coğrafyamızda meydana gelen gelişmeler Türkiye’nin önüne fırsatlar ve imkânlar çıkarmaktadır. Ama aynı zamanda, Türkiye’ye coğrafyasının da icap ettirdiği yeni vazifeler yüklemektedir. Bu büyüklükte bir Türkiye’nin artık kendi kabuğu içine çekilerek varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Ya büyük devlet gibi davranacak veya küçülecektir. Türkiye büyük devlet gibi hareket etmek mecburiyetindedir. Bunun için, dış güçlerin içimizi karıştırmasına, enerji ve imkânlarımızı içeride tüketmemize sebep olmasına izin vermemek lâzımdır. Bunlardan biri olan PKK isyanının sonlandırılması elbette önemlidir. İstismar edilen vatandaşlarımızın kendilerini, milletin ve devletin önemli bir unsuru olarak hissetmelerini sağlayacak çalışmaların öncelikle yapılmasında muhakkak ki fayda vardır.

         

            Ancak bu çalışmalar, ne pahasına olursa olsun, nasıl olursa olsun gibi, muğlak “çözüm süreçleri” veya “barış görüşmeleri” şeklinde olmamalıdır. Nitekim, İmralı ile yapılan müzakereler sebebiyle bazı endişeler ileri sürüldüğünde, “barışın her halde daha hayırlı olduğu” mülâhazalarıyla, tereddütler giderilmeye çalışılmıştı. Huzurlu ve kavgadan uzak bir Türkiye, elbette, gelecek ülküleri ve menfaatler bakımından önemlidir. Terörün devamı, sadece “anaların ağlaması”, “milyarlarca doların heba edilmesi” değildir. Etnik milliyetçiliğin daha da artmasına, millet fertleri arasında düşmanlığın meydana gelmesine de sebep olur. Bu yüzden bu fitnenin sona ermesi herkesten fazla Türk milliyetçilerinin arzusudur. Ancak, ileri de daha büyük belâlara meydan verecek dikkatsizlik ve yanlışlıkların yapılmaması kaydıyla…

         

            İlk “açılım” faaliyetlerinin bizzat PKK tarafından daha başından hançerlenmesi ve müteakip gelişmeler sebebiyle fiyaskoyla bitmesinden sonra Hükûmet ikinci olarak “Çözüm Süreci” adıyla yeni bir hamle yaptı. Bu da aslında birçok belirsizliği ihtiva etmekteydi ve etnik ayrılığı belirginleştirdiği için endişeleri mucipti. Bu dönemde, sürece en etkili destek Fethullah Gülen Hocaefendi’den geldi. Hudeybiye Anlaşması’nı misal vererek endişeleri izaleye çalışmaktaydı. O zaman şöyle bir değerlendirme yapmıştım:

         

         

               Kimin İçin Hudeybiye?

         

             “Akan kan dursun”, “Analar ağlamasın” gibi masum taleplerle, bir belirsizliğe doğru gidiliyor. Nihayetinde, bin yıllık Türk Devletinin tasfiyesi sonucunu doğuracak adımlar atılıyor. Yapılanları mazur ve makul göstermek üzere, İslâm Tarihi’nden, Hz Muhammed’in sünnetinden de misal getirildi ve olanlar Hudeybiye Anlaşması’na benzetildi.

         

             Hudeybiye Anlaşması, Mekkeli müşriklerle, Müslümanlar arasında yapıldı. Kâbe’yi ziyaret maksadıyla Müslümanlar Peygamberimizin riyasetinde Mekke’ye yönelmişti. Halid Bin Velid komutasında Mekkeliler, Müslümanların Kâbe ziyaretini engellemek için tertibat almışlardı. Peygamberimiz, ziyareti tamamlamak için çarpışmayı göze aldıklarını belirterek, isterlerse anlaşma da yapabileceklerini söylemişti. Bunun üzerine Hudeybiye Anlaşması aktedilmişti. Ancak, anlaşmada Müslümanlar aleyhine sayılabilecek bir hüküm vardı. Mekke’den Medine’ye iltica eden müminler iade edilecek, fakat Medine’den Mekke’ye iltica eden müşrikler iade edilmeyecekti. Anlaşmanın aktinden sonra, genç bir mümin Medinelilere iltica etti. Müşrikler iadesini istediler. Şehit olacağı bilindiği halde, o genç iade edildi. Müslümanlar Peygambere sitemkârdı. Medine’ye dönerken Fetih Suresi inzal oldu. Zafer müjdelendi. Bir yıl sonra da Müslümanlar Mekke’ye girdi. Halid Bin Velid’de daha sonra büyük İslam komutanı oldu.

         

             İşte, “kan yutup da kızılcık şerbeti içtik” denen olay budur.

         

              Şimdi bu misalin ne ifade ettiğini anlamak bakımından tarafları yerli yerine oturtmak gerekir.

         

             Mekkeliler mevcut hâli temsil etmektedirler. Yeni bir nizam talep eden Müslümanlardır.

         

              Türkiye’ye gelince Türkiye Devleti bin yıllık bir devlettir. Devletin kuruluşundan itibaren Müslümanları bir millet sayan kurucu iradesi vardır. PKK ise, bağımsız kürdistan diye yola çıkmıştır. Otuz yıla yakındır bu hedefini, zaman zaman federatif sistem, mahallî muhtariyet şeklinde farklı talepler ileri sürse de gerçekleştirmek için isyan hallindedir. Komşularımızın ve müttefikimiz olan dış güçlerin desteği ile varlığını sürdürmektedir. Yine içeridekilerin gafleti, dışarıdakilerin desteği ile askerî bir başarı gösteremese de bir takım lehine neticeler elde etmiştir.

         

             O halde, varlığını devam ettirme durumunda olan Türkiye Devleti, gelecekte farklı bir nizam talep eden PKK’dır. Bu durumda, Mekkeliler Türkiye Devleti’dir. Medineliler PKK’dır. Gerçekten de, sûretâ taviz veren de PKK’dır. Bağımsızlık ve federasyon taleplerinden vazgeçmiştir. Ancak, bin yıllık devletin tasfiyesi anlamına gelecek, Anayasal düzenlemeler talep etmektedir. Bunun, imkân ve şartlar gereği en iyi sonuç olduğunu bilmektedir.

         

              Eğer mevcut hâl için yapılan Hudeybiye benzetmesi doğru ise, bunun sonunda kazançlı çıkanın PKK olacağı açıktır.

         

              Fethullah Hocaefendi’nin, beyanındaki coşkunluktan kastının bu olmadığı açıktır. Ancak, yapılanları doğru anlamak için dikkatimizi isabetli bir noktaya çektiği ortadadır. Verdiği misali doğru yorumlamak suretiyle akıbetimizi görme fırsatı vermiştir.

         

               Teşekkürler Hocaefendi!

         

         

        Yanılmak İsterdim

         

               Bu değerlendirmede yanılmak isterdim. Ancak ortada devam eden ve Millî Mücadele’de Ankara’da teşkil edilen Büyük Millet Meclisi’ni, hükûmetini ve ordusunu örnek alan bir KCK ve Kongra Gel yapılanması varlığını devam ettirmektedir. Bunlar toplantılar yapıp kararlar almaktadır. Mücadele artık, PKK gibi yurt dışında da terör örgütü sayılan bir örgüt tarafından değil, siyasi (meşru) zeminde ve meclis kararlarıyla yürütülecektir. Militanların ancak yüzde on beşi dışarı çıkarılmıştır. Bunların da ekseriyeti artık dağda faaliyet gösteremeyecek kadar yaşlıdır veya Suriye’de de “muhtar Kürt bölgesi” meydana getirme faaliyetlerine katılmak üzere gidenlerdir. Buna karşılık, dağa yeni militanlar toplanmaktadır. Yeni ordu yapılanmasının göstergesi olarak, bazı üniformalı ve silahlı gruplar “asayiş kontrolleri” yaparak varlığını hissettirmektedir. Öcalan “silahlı mücadele devri bitti” derken, PKK döneminin sonuna geldiğini, fakat “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa Süreci”nin başladığını, bunun da kendine mahsus yeni strateji ve taktik gerektirdiğini işaret etmektedir.

         

                Doğrudur: Beş altı aydır, yoğun şehit cenazeleri gelmemektedir. Ancak, bu süre zarfında elliye yakın eylem yapılmıştır. En önemlisi Lice’de 197 mezarlık bir “PKK Şehitliği” inşa edilmiştir. Bu durum, çarpışmada veya saldırıda verilmiş bir kaç şehitten daha mı az önemlidir? Üstelik yapılanlar ve yapılması düşünülenler açıkça ilân edilmektedir.

         

              Nitekim, KCK ve Kongra Gel 12 Haziran’da 9. Kongresini toplamış ve durum değerlendirmesinin ardından, hükûmeti tehdit eden “Siyasi Tutum Belgesi” adıyla yeni kararlarını ilân etmiştir.

         

         

              Siyasi Tutum Belgesi

         

               Kongra Gel ve KCK’nin yol haritası ve demokratik çözüm sürecine ilişkin tutumunu ifade eden ‘Siyasi Tutum Belgesi’nin kararları şunlar:

         

               *Önder Abdullah Öcalan’ın yeni Yol Haritası ve Newroz çağrısıyla ortaya koyduğu, adına “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa Süreci” dediği ve demokratik siyasal mücadele hamlesiyle başarılmasını öngördüğü demokratik siyasal çözüm sürecinin kabul edilmesi ve bunun gerektirdiği tüm görevlerin başarıyla yerine getirilmesi.

         

                *Bu temelde Yürütme Konseyi Başkanlığı’nın 23 Mart’tan itibaren geliştirdiği ateşkes ve geri çekilme durumunun onaylanması.

         

                 *Yeni bir karar olmadıkça HPG güçleri tarafından ateşkes durumunun korunup geri çekilme planının uygulanması. Bunun demokratik siyasi çözüm sürecine paralel ve planlı bir biçimde yürütülmesi.

         

                 *AKP hükümeti üzerinde siyasal baskı oluşturmak üzere halk serhildanları temelinde demokratik siyasi mücadele hamlesinin tüm toplumsal dinamiklerin harekete geçirilmesi temelinde etkili bir biçimde geliştirilmesi.

         

                 *Halk serhildanlarının Türkiye’ye yayılması, Barış ve Demokrasi Konferansı’nın aldığı kararları pratiğe geçirmek üzere yoğun bir eylem ve örgütsel çalışma içinde olunması. Türkiye demokratik siyasetinin örgütlenmesinin demokratik güçlerle birlikte ve seferberlik düzeyinde yürütülmesi.

         

                  *Çeşitli güçlerden gelebilecek olası saldırılar karşısında gerillanın aktif savunmaya her an hazırlıklı olması. Gerektiğinde misilleme hakkını kullanması.

         

        AKP tarafından sürecin sabote edilmesi veya sürecin giderek bir oyalama ve aldatma politikasına dönüştürülmesi durumunda Yönetimimizin Önder Abdullah Öcalan’ın duruşuna göre tutum geliştirmesi.

         

                   *Rojava’da üçüncü çizgi olma temelinde şimdiye kadar sürdürülen siyasetin daha da geliştirilerek geçici seçim yönetiminin ilan edilmesi ve bunun bir Kürt mahalli idaresini inşa düzeyine ulaştırılması.

         

                      *Başûr’da diğerlerinden farklılığımızı ve demokratik modernite çizgimizi ortaya koyan bir mücadelenin daha aktif bir biçimde yürütülmesi. Önümüzdeki seçimlerin demokratik güçler tarafından kazanılması ve Kürdistan Ulusal Konferansı’nın toplanması için çaba harcanması.

         

                      *Rojhilat’ta İran devletiyle PJAK arasında var olan mevcut ateşkesin devamı için çalışılması. İran rejiminin geliştirebileceği farklı yaklaşımlara karşı da hazırlıklı olunması.

         

         

         

        PKK Hedeflerinde Değişen Bir Şey Yok

         

        Buradaki son üç madde Irak, Suriye ve İran’la ilgilidir. Suriye’de neticeye gitmek için son safhaya gelindiği açıklanmıştır. Bu yazı yazılırken henüz muhtariyet ilân edilmemiştir. İran’la henüz bir çatışma söz konusu değildir.

         

             İlk altı madde doğrudan Türkiye ile ilgilidir. Dikkatle incelendiğinde görülüyor ki, PKK’nın hedeflerinde bir sapma ve değişiklik söz konusu değildir. Sadece dağdaki çarpışma yerine, o da şimdilik, ülkenin her yerinde “serhildan”, yani halk ayaklanması hazırlığı yapılmaktadır. Silahlı güçler, daha da hazırlıklı olarak, bu isyanların destekçisi olacaktır. “Çeşitli güçlerden” denilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin herhangi müdahalesine karşı “aktif savunma” adıyla mukabele edecek şekilde teşkilatlanmaya ve techizatlanmaya devam edeceklerdir.

         

             Özellikle, “halk isyanları” ile hükûmet tehdit edilmektedir. Anayasa’da beklenen değişiklikleri yapmaya ve “Kürtlere bir statü” kazandırma faaliyetine zorlamayı hedeflemektedir. Aksi halde, Türkiye’nin her yerinde halk hareketleri başlatılacaktır. Bunlara müdahale eden devletin, dış dünyada müşkül duruma düşürülmesi ve Suriye, Mısır seviyesine getirilmesi hedeflenmektedir.

         

            Hükûmetin belli süredir dağda çatışma olmamasını rehavet sebebi yapmaması gerekir. Lice’deki “PKK şehitliği”, asayiş kontrolleri” ile devletin sinir uçlarına dokunulmaktadır. Tepkisizlik, bu hareketlerin artarak devamını sağlayacaktır. Hükûmetin tepki vermesi, “serhildan”ın başlamasını sağlayacaktır. BDP eş başkanı Selahaddin Demirtaş “bedeli ne ise öderiz” diyerek, tehdidine devam etmiştir. “Serhildan”ın başlaması ise, daha büyük gailelere sebep olacak, öteden beri PKK’ya destek veren ve etnik bölünmeyi teşvik ve tahrik eden dış güçlerin müdahalelerine meydan verecektir.

         

            O yüzden, devletin, özellikle hükûmetin, durumu, yani “süreç”i yeniden değerlendirmesi gerekecektir.

         

            Acaba hükûmetin “Gezi Parkı Eylemleri”ne sert müdahale etmesi ve olayları “süreç”le alâkalandırması, kendisinin de benzer endişeleri duymasından mı kaynaklanmaktadır?

         


Türk Yurdu Ağustos 2013
Türk Yurdu Ağustos 2013
Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele