Tunalı’nın Düşündürdükleri

Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

        Bir kitabın düşündürdüklerini yazmak niyetindeyim. Ama karar veremiyorum: “Anı” mı demeliyim, “hatıra” mı? İkisi de güzel. Birini ötekine feda edemiyorum. Bir gün mutlaka bunlar arasına bazı farklar girecek. Ama o güne kadar ikisini de aynı yazıda kullanabiliriz.

         

        Tarihin kaynakları sıralandığında, ilk değilse bile ilklerden biri hatırat kitaplarıdır. Her hatırat eseri hissidir ve onu sevimli kılan biraz da bu tarafıdır. Çünkü duygusallık onun sanata dönük yüzüdür. Bilimin kapısı, duygusallığa kapalıdır. Hatıraların, tarihe kaynak olurken ayıklanması gereken tarafları duygusallıklarıdır.

         

         

        Dün Önemliydi, Bugün de Önemli

         

        Tarih bilimi, mahkemeye benzetilebilir. Hatıralar ise onun tanıklarıdır. Doğru hüküm, sadece tanıkların ifadesine dayandırılamaz. İfadeler, mutlaka başka belgelerle desteklenmelidir. Ama her şeye rağmen her aydın, hatıralarını yazmalıdır. Yağmur Tunalı’nın Kavga Günleri (Bilge Kültür-Sanat Yayıncılık, 2013, 400 s.) adını verdiği hatıralarını okuyunca, bu cümleyi daha bir inanarak söyleyebiliyorum: Her aydın, anılarını anlatmalı/yazmalıdır.

         

        Edebiyat-ı Cedide zümresinin yayın organı Servet-i Fünun, kütüphanelerimizde birkaç tam koleksiyonu bulunabilen dergilerdendir. Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi adlı yayın serisi bu zümre mensuplarının birçok eserini yayımlamıştır. Yani bu edebî hareketi temsil edebilecek bolca malzemeye sahibiz. Fakat aynı hareketin içindeki Ahmet İhsan Tokgöz’ün (Matbuat Hatıralarım), Hüseyin Cahit Yalçın’ın (Edebiyat Hatıraları), Halit Ziya Uşaklıgil’in (Kırk Yıl) hatıralarını yok sayacak olsak, Edebiyat-ı Cedide hakkındaki bilgilerimizin ne kadar azalacağını tahmin edebilirsiniz. Sözünü ettiğimiz kaynaklara, Mehmet Rauf ve Ali Ekrem Bolayır’ın araştırmacılar tarafından kitaplaştırılan hatıralarını da eklemeliyiz.

         

        Millî Edebiyat hareketi hakkında bildiklerimizden, Ömer Seyfettin’in yarım yamalak olan hatıra defterlerini ve Ali Canip Yöntem’in çeşitli yazılarına yansıyan anı kırıntılarını çıkardığımızda, bilgilerimizin önemli bir kısmı yok olacaktır.

         

        Yağmur Tunalı’nın hatıraları da 1970’li yıllar için aynı değerdedir. Yazar, 1970’li yılların siyasî dağdağaları arasında, sadece edebiyata değil geniş anlamda sanat hareketlerine dair müşahedelerini anlatıyor. Bir yandan bir fakülte, yurt veya kantinde hâkimiyet mücadelesiyle başlayan siyasî faaliyetler, öte yandan şiir cehdi, tiyatro gayretleriyle, hâkim güçlere karşı sanat mücadelesi…

         

         

        Sanat ve Siyaset

         

        Tam da bu noktada günümüz gençlerinin aklına bir soru gelebilir: Bunların ikisi birbirinden ayrı iklimler değil midir? Siyaset ve sanatın (baş harflerinden başka) benzerliği olabilir mi? Bu beyhude soru öteden beri sorulur, cevaplanır. Ama zavallı cevabın ömrü bir saniye sonra aynı anlamdaki diğer soruya kadar devam edebilir. Anlamamakta ısrar edenler dışında herkes bilir ki (bilmelidir ki) sanat-siyaset ilişkisi, insanlığın ilk devirlerinden beri, ama günümüze yaklaştığı ölçüde artan bir tempo içinde var olagelmiştir. Ancak şu kadar var ki bazı dönemlerde bu ilişki doğrudan bazı dönemlerde ise dolaylıdır. Günümüze gelince… Günümüzde sanatın “egemen güçler” elinde ve büyük ölçüde “güdümlü” olduğu asla inkâr edilemez. Örneklendirmeye gitmek, söz ırmağının yatağını değiştirecektir. Vazgeçmek zorundayız...

         

        Herkes kendi zamanının havasını solumak mecburiyetindedir. Yağmur Tunalı’nın anlattığı dönem, gündelik siyasetin, hayatın kılcal damarlarına kadar yayıldığı yıllardır; orta tahsil (özellikle yatılı okul) öğrencilerine bile sürgün cezası verildiği yıllardır. O yıllardaki sanat hayatını siyasetten soyutlayarak anlatmak mümkün değildir, doğru değildir. Tunalı da bu sebeple bir sanat olayını anlatırken, kalemi derhal siyasî bir olayın teferruatına kayıyor.

         

         

        Anlatmaya Ehil Kalem

         

        Bir başka soru da şu olabilir: Yağmur Tunalı, o yılları anlatmaya ehil kalem sahiplerinden midir?

         

        Tereddütsüz “Evet!” diyebilirim. Kıyısından köşesinden, aynı yılların sanat faaliyetlerine -“karışmış” diyemem ama- kısmen muttali olmuş biri sıfatıyla Yağmur Tunalı’nın 1970’li yılların sanat günlüğünü yazabilecek kimselerden biri olduğunu söyleyebilirim. Kavga Günleri (1968-1980) kitabındaki sanat hayatıyla ilgili ayrıntılı bilgiler bunu zaten gösteriyor.

         

        Tunalı’nın anlattığı sanat olayları (s.158-234), bugün eldeki hiçbir toplu değerlendirmede yer almamaktadır. Bu da gösteriyor ki Yağmur Tunalı, anılarıyla, yazılacak kültür ve sanat tarihleri için önemli bir kaynak eser vermiştir.

         

        Yeri gelmişken belirtmeliyim: Anlattığı her olayı en ince kıvrımlarına varıncaya kadar hatırlamak, yüzlerce ismi yerli yerine koymak kolay değildir. Hatta bu kadar ayrıntılı yazabilmek ancak ve ancak günce tutmuş olmakla mümkündür. Hatta bu da yetmez, iyi bir arşive sahip olmak gerekir. Yağmur Tunalı’da, muhakkak ki iyi/sağlam bir hafıza mevcut olduğu gibi iyi bir günlük defteri, iyi bir arşiv de bulunuyor olmalı... Hiçbir şeyi unutmayan, her şeyi tutan hafızalar için “sinek kâğıdı” benzetmesi yapılır (Sineklerden kurtulmak için şekerli ve yapışkan kâğıtlar kullanılırmış. Şekere gelen sinek, yapıştırıcıdan kurtulamazmış!). Teşbih mazur görülsün, Tunalı’daki hafıza bu cinsten olmalı. Peki ya günce tutma ve arşivcilik? Belki bunlar da yazarın TRT’ci olmasından kaynaklanıyor.

         

         

        Töre ve Değişim

         

        Tunalı’nın anlattığı sanat olaylarından en önemlisi (veya uzun ömürlüsü) Töre dergisi etrafında meydana gelen edebî muhittir. Töre çevresinden birkaç isim, bugün, genel değerlenmelerde anılmak zorunda olanlar arasına girmiştir. Aynı türden değerlendirmelerde anılması gereken fakat görmezden gelinen daha pek çok imza sahibi vardır. Fakat aynı dergi günümüzde tekrar yayımlanırken göz önündeki tablo nedir? Görebildiğim tablonun iç açıcı olduğunu söyleyemem. Her şey değişti. Töre de… Töre o günler tam bir sanat fidanlığı idi. Şimdiki Töre’de çınarlar var ama yeni kalemlerin yeterli olduğu söylenmez. Bugünkü Töre’nin yaş ortalaması 50 gibi… Günü kurtaran ama istikbalden beklentisi fazla olmayan bir yaş… Bu konu dışı veya parantez içi dikkat, ilgili noktada hassasiyeti olanları düşündürmelidir. Galiba Töre’deki değişim, bütün alanlardaki irtifa kaybını işaret ediyor.

         

         

        Toplumbilim İçin

         

        Yağmur Tunalı’nın anıları, 1970’li yıllar üzerinde toplumbilimsel (sosyolojik) araştırmacılar için de önemli malzeme içeren sağlam bir kaynaktır. Bir örnek sunalım: Tunalı’nın Kavgalı Yılları’ında, “milliyetçilik” meşrebiyle hareket eden, hatta bu yolda en ön saflarda bulunmuş nice isim bugün çok farklı kulvarlarda koşuyorlar. “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz!” diye marşlar söyleyenlerin bir kısmı bugün, diğerlerine göre, “yoldaşını bırakıp kaçmışlar”dandır! Milliyetçi kadroların günümüzdeki dağınıklığı, 1970’li yıllarda tahayyül edilemezdi. Onlardan herhangi birine “Yarın siz başka bir siyasî semsiye altında gölgelenebilirsiniz!” diyemezdiniz. Çünkü bu büyük bir hakaret olurdu. Onların çoğu bugün “düşman kardeşler”dir. O gün kendisi için varlık sebebi saydığı şeyleri bugün önemsiz görenler bile mevcut. Herkesin kendince haklı bir gerekçesi var. Kimsenin kimseye bir diyeceği yok! Yağmur Tunalı'nın bu konudaki yorumu; insanî ölçüler içerisinde, dervişâne ve kucaklayıcıdır:

         

        “Kan kaybeden milliyetçilik

        Milliyetçilik, 12 Eylül' den sonra suyu çekilen bir denize döndü. Şaşılacak şeydir. Gürül gürül akan bir hareket, toplandığı büyük denizden sıcaklarla buharlaşıyor, oradan buradan yerleştirilen pompalarla boşaltılıyordu. Neredeyse, terk edilmişliğin yağmasına benzer bir durum vardı.

         

        Son otuz yılda, milliyetçileri devşirmeyen bir hareket yok gibidir. Olsa olsa komünizan hareketlere kapılanlara rastlanmaz, diyebiliriz. Sola gidenler bile epeycedir. Dün kavga ettikleri kesimlerle kucaklaşanlar da olmuştur. Tabîî, o sol da dünkü sol değildir. Onlar da savrulmuşlar ve bir kısmı milliyetçi çizgiye yakın düşmüştür. Yolları kesişenler onlardır.

         

        (…)

         

        Milliyetçiler niçin devşirilir?

         

        Milliyetçiler elbette menfaat peşinde koşan insanlar değillerdir. Ama ihtiyaçları vardır. Psikolojik tatmin noksanlığı büyük problemdir. İstihdâm edilememiş ve dolayısıyla maddeten ve mânen tatmîni bu şekilde olabilecekler, kendilerini isteyenlere yaklaşmışlar, ikbâle kavuşmuşlardır. Bu çok normal bir durumdur.

         

        İdealist yetişmiş insanların, zamanla, topluma şu veyâ bu şekilde hizmet imkânı yakalamış olduklarını düşünmek ve onları mâzur görmek milliyetçiliğe aykırı görünmez. Netîcede hizmet edilen başka bir millet değildir, kendi milletine -ve tabîî oradan taşarak insanlığa- hizmet esastır.” (s.379-381).

         

         

        İşin Aslı: Büyüyen Bölünür…

         

        Bence işin aslı şu: Biyolojinin birçok kanunu, toplumsal meselelerde de geçerli… İşte bunlardan biri: Büyüyen bölünür… Bazı kanatların diğerlerine göre daha çabuk, hatta ilk darbede kırıldığı, bazılarınınsa dayanıklı çıktığı söylenebilir/doğrudur. Ama sıra onlara da gelecek. Mıknatıs güç ve sebepler ortadan kalkınca, ömrü olan, onların durumunu da görecektir. Bunu tabiî karşılamak gerekir.

         

        Tunalı'nın Kavga Günleri, sadece kendisinin yaşayıp gördüklerinden ibaret değildir. Bazen tanıdığı bir şahsın fizik ve ruh portresinden taşarak bir şehrin siyasî ve kültürel havasını veriyor bazen daha öteye geçerek bir sosyolog gözüyle bir dönemi yorumluyor.

         

        Tunalı, anılarıyla, dilinin zenginliğini ve üslubunun renkliliğini de örneklendirmiştir. Bazı yerlerde kendine özgü sevimli ifadeler var. Bir örnek verelim: Çoğumuz, fikrimizi başka kelimelerle açıklama gereği duyduğumuzda, "yani" diye başlayan cümleler kurarız. Tunalı ise açıklamalarına, yazı dilinden epey uzağa düşmüş olan "demem o ki" söz grubuyla başlıyor. Arayanlar, daha başka örnekler de gösterebilirler. Demem o ki Kavga Günleri’nin hemen her sayfasında, sanat olaylarına da temas eden siyasetçi gözü yerine, siyasî meseleler üzerinde fikrini söyleyen sanatkâr bir kalem sahibi, bir edip var. Tıpkı Halit Ziya Uşaklıgil’in Saray ve Ötesi, Hüseyin Cahit Yalçın’ın Meşrutiyet Hatıraları (1908-1918) gibi… Demem o ki bu kitap, hatırat türünün klasikleri arasına girecektir.

         

         

         

         

        

         


Türk Yurdu Temmuz 2013
Türk Yurdu Temmuz 2013
Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele