Faiz Lobisi’nin Fısıldadığı “The Turkey Commonwealth” Değil miydi?

Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

        Britanya adının, İÖ IV. yüzyılda, Yunanlılar tarafından bölgenin ilk sakinleri olan Kelt kabilelerine atfen verildiği tahmin edilir. On dört asır evvel Anglo – Saksonlar, Jütler ve Frizler adaya geldiklerinde, kendilerini Keltlerden ayırmak için yerleştikleri topraklara Engla – land diyorlardı. İngiliz kavramı, bu dört etnik grubun, tarihi süreç içerisinde kültürel yönden bütünleşerek milletleşmesini anlatan bir isim olmuştur. Bütünleşme süreci, Galleri, İskoçları ve Kuzey İrlandalıları da bünyesine alınca Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ortaya çıkmıştır (1801).[1]

         

        “British Commonwealth” ifadesine hem İngiliz Milletler Topluluğu hem de Britanya Milletler Topluluğu anlamını vermek mümkündür. Zira bahsi geçen ülke, milli bütünleşmesini dar bir kadronun tahayyüllerinde saklı olan devrimlerle değil, iktisadi ve siyasi süreçlerin tabii seyri içerisinde tamamlamıştır. 1580’lerde başlayıp 1810’lara kadar süren çitlemelerle küçük köylü mülkiyetinin tasfiye edildiği, aristokratların müteşebbise dönüştüğü, orta sınıfların gelişip serpildiği, finansal sermayenin, demir yollarının, ticaret odalarının ülkenin kılcal damarlarına yayıldığı ve nihayetinde sanayi inkılâbının patladığı teritoryanın burjuvazisi, ulusal egemenlik formuna ihtiyaç duymaksızın milli devletini ihya etmiştir.[2]

         

        Adanın bütününde kurulan politik entite, İngilizcenin doğal nüfuz sahasıdır. Üstelik bu dil, XVI. asırdan itibaren birbirlerini anlayabilen nesillerin edebiyat geleneğiyle beslenmiştir. Çoğul milletleri tekilleyen siyasi isimlendirmeyi izah eden en temel hususiyet de budur. Peki, Britanya’ya yani coğrafyaya yapılan atıf nedendir? Burada etnik çekirdeğin etrafını kuşattığı bölgelerin kültürel dokusu önem arz etmektedir. Galler değil; ama İskoçya XVII. yüzyılda bağımsız krallıktı. Dili, hukuku, siyaseti ve kilisesi ile ayrı bir devlet idi. Keza İrlanda için de mezhep farklılığı söz konusuydu.[3] İngiliz bürokrasisi, farklı tarihi tecrübelere sahip etnileri, İngilizcenin resmi dil statüsünü zorlayarak bütünleştirmiştir. Farklı dili, farklı tarihi, farklı hukuku ve kilisesi olan toplulukları coğrafyaya, krallığa, dine, geleneklere ve belki de hepsinden önemlisi resmi dile önem veren bürokratik ferasetiyle çözmüştür. Süreç, güçlü entelektüel geleneklerle beslenmiştir. Adam Smith (1723 – 1790), David Hume (1711 – 1776) gibi yaşadıkları döneme damgasını vuran isimler, İskoç kökenli olmalarına rağmen, kendilerini Kuzey Britanyalı olarak görmüşlerdir.[4] Gene İngiliz liberalizminin kurucu babaları da etnik gruplara verilecek dil haklarının siyasal demokrasiyi işlevsiz hale getireceğini söylemişlerdir.[5]

         

        Birch, Commonwealth’i oluşturan unsurlardan, ayrılıkçılığı şiddetle buluşturan bir bölgede, İrlandalıların, günlük hayatta anadil kullanımının %2 olduğunu söylüyor. Gene Birch’e göre, İngiltere modern bir devletin elzem gördüğü vergi, şiddet tekeli, resmi dil gibi hususlarda tavizsiz bir siyaset gütmüştür.[6] Terör konusunda da en cezri yöntemleri literatüre İngilizler kazandırmıştır ki, bu noktada IRA şiddetini PKK ile mukayese etmek mümkün değildir. Nitekim terörün zirve yaptığı 1969 yılında, Kuzey İrlanda’da, İngiliz ordusunun askeri mevcudu 21.000’i zor bulmuştur. İrlandaca öğrenmek serbesttir. Birch’in vurguladığı ulusal duyguları okşayıcı hürriyetlerin önü açıktır; fakat resmi dilde muhkem duruş devam etmektedir. İskoçya’da Scots dili konuşan 1,5 milyon kişi olmasına rağmen hiçbir dil hakkı verilmemiştir. Sadece bazı üniversitelerde öğretilmektedir. İki yüz adet dilin konuşulduğu bu uluslar topluluğunun tek resmi dili vardır: İngilizce. Etnik azınlık tanınmamaktadır. [7] Merkezi hükümetin bölgelere devrettiği yetkiler de semboliktir. 

         

        Literatürde Anglo uyumun bariz örneklerinden birisi de ABD’dir. Diğer beyazlarla birlikte Anglo – Saksonların kıtaya ayak bastıkları 1600’lü yıllardan itibaren bir asırlık zaman içerisinde 100 yerliden 95’i yok edilmiştir. 1650’lerde köle sayısı toplam nüfusun %5’i kadarken, XVIII. yüzyılda %40’a varmıştır.

         

        Amerikan kimliği dört ana bileşenle açıklanmaktadır: ırk, etnik köken, kültür (dil ve din) ve ideoloji. Irktan kastedilen beyaz ırktır ve Anglo - Saksonları anlatır. Etnik köken de gene İngilizleri anlatır. Kültürel olarak dilden İngilizce, dinden Protestanlık murad edilmektedir. WASP (Beyaz – Anglo - Sakson – Protestan) Amerikan çokkültürlülüğünün kolonlarını oluşturur.[8] Bu öylesine bariz bir hakikattir ki Amerika Birleşik Devletleri’ni oluşturan eyaletlerin hiçbirisi WASP’lar çoğunluğu kurmadan hukuki statüye kavuşamamışlardır. Dil hakları, eğitim ve özyönetim hakları noktasında Türkiye’de epey müridi bulunan Kymlicka bile, Portorikolular ve Kızılderililer gibi yerli halkların haricinde ulusal azınlık tanımaz. Müellif, anadili Almanca, Fransızca, İspanyolca olan etnik grupların toplumsallık kültürü oluşturmak için gerekli olan kurumsal çimentodan yoksun olduklarını, öz yönetim haklarını hak etmediklerini, büyük kitleyi oluşturan WASP’lara eklemlendiklerini söyler.[9]

         

        Yukarıdaki modeller çokkültürlülüğü milli entegrasyon temelinde ele aldığı için liberalleri, modernleşmeyi bir zihniyet meselesi olarak değil de iktisadi dönüşüm noktasında gerçekleştirdiği için de inkılapçıları tatmin etmez. İlk grubun hayranlıkla baktığı model İspanya’dır. Bu memleket, bölgeli, çok etnili, çokkültürlü, çok dilli devletin mükemmel örneği olarak takdim edilir. Gerçekten de İspanya 17 özerk bölge ve 2 özerk şehirden oluşmaktadır. Bu bölgelerden Bask, Katalonya ve Galiçya’da İspanyolca ile birlikte yerelin anadili, resmi dil statüsündedir. Özerk parlamentolar yürürlüktedir. İletişimden siyasete, eğitimden ticarete çift dillilik esastır.

         

        1469’da Aragon Kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi Isabella’nın izdivacıyla kurulduğundan beri İspanya Krallığı, merkezi bir güç olarak temayüz edememiştir. Bölgelere ait özerklik yetkileri hep olmuştur. Bahsi geçen üç grup da tarihi şekillenişini özel yetkilere sahip ülkeler olarak tamamlamışlardır. Franco’nun 1939 sonrası uygulamaya koyduğu baskı politikaları da etnik milliyetçiliği körüklemekten başka bir netice doğurmamıştır.[10] Her şeye rağmen, ayrılıkçı siyasal örgütlenmelerin aldıkları oy oranları yüksek seviyelere çıkamamıştır. Bunda Avrupa’nın, İspanya’yı milli devlet olarak tutma nezaketinin etkili olduğu düşünülmektedir.

         

        Fransa ve İtalya’da, farklı etnik gruplara özerk yönetim modellerini tanıyan, çift dilli eğitim statüsünü içeren haklar tanındığı doğrudur. Bunlar, hususiyetle Fransa söz konusu olduğunda, milli devletin entegrasyon sorumluluğuna halel getirecek mahiyette hiçbir zaman olmamıştır. Çift dilli eğitim hakkı verilen grupların sayıları da Türkiye’nin taşrasında üç - beş kasabayı dolduramayacak mesabededir.[11] Gene Fransa’da parlamentonun çıkardığı bir yasanın, “Korsika halkı” ibaresini taşıdığı gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği, hiçbir azınlık statüsünün tanınmadığı da belirtilmelidir.[12]

         

        Meseleye Türkiye ekseninden bakıldığında akla ilk gelen isimlerden birisi Sekban Bey (1881 – 1960) oluyor. Zira bu zat, Kürdistan Teali Cemiyeti’nden PKK’nın ata örgütü olan Hoybun’a kadar, siyasi Kürtçü cereyanların hepsinde de aktif bir şekilde yer almıştır.[13] Kürtlerin kültürel haklarının tanınmasından, mutasavver “Türkiye Kürdistanı”nın bağımsızlığa kavuşturulmasına değin uzanan siyasi mücadelesinin ardından vardığı netice oldukça anlamlıdır. Uluslararası konjonktür müsait olmasına, yorgunu yorarcasına verilen ayrılıkçı mücadelenin şiddetine rağmen, istenilen netice hasıl olmamıştır. Neden? Sekban Bey, bu sorunun cevabını, mensubiyet duyduğu etnik grubun tarihinde arar. Yaptığı çalışmalar onu, Kürtlerin Turanî bir kavim olduğuna, Türklerle iç içe geçtiklerine, yaşanılan ortak mirasın ayrılıkçılığa imkân vermeyecek kadar güçlü olduğuna götürür ve bu kanaatlerini açık bir şekilde dile getirir.[14] Onun bu tavrı, hem meselenin bugüne bakan yönünü izah etmesi hem de bir münevverin düşüncelerindeki büyük dönüşümü samimi bir şekilde ortaya koyması bakımından önemli bulunmaktadır. Gerçekten de Selçuklu hükümdarı Sultan Sancar’ın kurdurduğu Kürdistan Eyaleti’ni[15], Malazgirt Savaşı esnasında verilen desteği başka türlü izah etmek güçtür.[16] Şah İsmail’in bölgeye gönderdiği valilerin yaptığı katliamlardan Yavuz Sultan Selim’in müdahalesiyle kurtulan Kürtler, 1517’den itibaren, yaşanılan ortak mirasın kardeşliğe dönüştüğünü idrak edeceklerdir.[17] Şeyh Sait’e kadar da bölgede ciddi bir hadise yaşanmayacaktır.

         

        Yukarıda modelleri özetlenen özerk statülü devlet şekillenişlerinin Kürtlere yönelik uygulandığını söylemek mümkün değildir. Malum, Osmanlı, muadilleriyle mukayese edilemeyecek boyutta merkezi bir yönetim anlayışı benimsemiştir.[18] Şark vilayetlerinin bütününe şamil bir Kürdistan Eyaleti uygulaması tahayyül bile edilmemiştir. Bitlis’te, Hakkâri’de, Siirt’te, Diyarbakır’da güçlü aşiret dokularının İdris-i Bitlisi ile başlayan süreçte muhafaza edildiği de bilinmektedir. Tekraren bu durum, Kürtlerin ayrı bir siyasi entite olarak ortaya çıkmasına vesile olacak boyutlara ulaşmamıştır. Kültürün en mühim unsuru olan dini değerlerde yaşanılan ortaklık da içtimai bütünleşmeyi beraberinde getirmiştir. Bu noktada Osmanlı millet sisteminin Müslüman unsurlara bıraktığı mirası zikretmekte fayda vardır. İstanbul’a gelen bir Kürt delikanlısı, Arnavut bir kızla evlendiğinde veya Balkanlarda bir Boşnak, bir Çerkez’le evlendiğinde çocukların anadili Türkçeden başka bir lisan olmamıştır. Zira medresenin dili Türkçedir.[19] Gökalp’in “dili dilime, dini dinime” diye tariflendirdiği millet telakkisinin önemi bir kez daha anlaşılmaktadır.

         

        Türk tarihinin en buhranlı evrelerinin yaşandığı dönemlerin, milli bütünlüğü muhafaza eden bir ferasetle aşılmasını, dil ve dinden kaynaklanan milli kültürün zenginliğinden başka bir sebeple izah etmek zor olsa gerektir. Müslüman anasırı Türk milletiyle eşitleyen ve onu milli coğrafyanın ayrılmaz parçası gören anlayışlar da dikkate alınmalıdır. Nitekim Enver Paşa’nın I. Cihan Harbi’ne giriş arifesinde yaptırdığı nüfus sayımı ki Misak-ı Milli’nin ilk nüvesidir, Kürtlerin bulunduğu noktayla sınırlanmıştır. Bu yüce devlet, varlığını korumak gayesiyle bir harbe girerken, elinde tutacağı son noktayı sayıyor ve Kürtleri dâhil ediyor. 30 Ekim 1918’de Türk ordusunun durduğu hudut da nüfusu sayılan siyasi coğrafyanın çizildiği huduttur. 19 Mayıs 1919’da başlatılan Milli Mücadele’nin nihai hedefi de aynıdır yani Misak-ı Milli’dir.[20]

         

        Lozan’da kurucu kadronun karşısına çıkan “faiz lobisi”nin emperyal hedefleri için kullandığı en kritik aparat etnik, dini ve dil temelli azınlıklar ihdasına yönelik talepler olmuştur. Etnik temelde Türkiye’yi Kürtler, Lazlar, Çerkezler; Arnavutlar, Boşnaklar, Ermeni ve Rumlar; dini temelde Hristiyan ve Yahudilerin haricinde Aleviler ve diğer gruplardan müteşekkil bir yamalı bohçaya dönüştürmek istemişlerdir. Aynı süreçte Baskların, Katalanların, İrlandalıların taleplerine kulaklarını tıkayanlar, Türkiye’de müttehid bir kitleden “uluslar topluluğu” çıkarma telaşına girmişlerdir. Neticede Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar olan Türk vatandaşlarının haricinde azınlık olmadığı tescillenmiştir.[21]

         

        Ayrılıkçı Kürt örgütlenmelerinin varlığı Mütareke Dönemi’nden beri bilinen bir husustur; lakin bunlar kamuoyunu etkileyebilecek bir düzeye 1990’lı yıllara kadar ulaşamamıştır. Oran, Lozan’ın yanlış anlaşıldığı, Kürtlerin de azınlık haklarından yararlanması gerektiği görüşünü dile getirdiği çalışmasında ki o metinden böylesine tuhaf bir hükmü çıkartmak oldukça güçtür, bu hususun altını özellikle çizer.[22] Gerçekten de 90’lı yıllar, Kürt hayali cemaatçiliğinin pek çok eşiği atladığı yıllar olmuştur. Akademide tarih yazılırken Kürt isyanları diye bir sayfa açılmıştır. XIX. yüzyılda merkeze itiraz eden bir vali, etnik kökeni Kürt ise hadise Kürt isyanları müktesebatına dâhil edilmiştir. Şeyh Sait’e dair sanki yepyeni belgeler bulunmuşçasına irticadan, emperyal kışkırtmalardan bahsedenler, “Kürt milliyetçiliğinin kotardığı bir hareket” der olmuşlardır.[23] Hilafet’in ilgası ardından bölgede kapatılan medreseler Kürt okulları, dernekler Kürt dernekleri, vakıflar Kürt vakıfları oluvermiştir.[24] Türk siyasetini açıklayan sosyolojik analizlerde, merkez -çevre kuramının kültürel kodlarına “Kürt meselesi” bağlamında etnik aidiyetlerin de eklenmesi gerektiği hususu söylenmiştir.[25] Nihayet 90’lara kadar kimsenin aklına gelmeyenler gelmiş ve “Kürt sorununun Türk ulusal kimliğinin ötekisi olarak kuruluşunun tarihsel bir analizine” girişilmiştir.[26]

         

        Yukarıdaki tahlillerin öznesi olan Kürtler, Türk milletinin bir parçası olmamış olsa idi, Selçuklu ve Osmanlı mirası hiç yaşanmamış olsa idi, geçmişte özerk politik örgütlenmenin muhatabı bir etnik grup var olsa idi ve dahi siyasi bir coğrafyanın azınlık grubu ortalıklarda görülse idi; liberal tezlerin çokkültürcü vatandaşlık telakkisini benimsemek mümkün olabilirdi. İşte o zaman hiç kimse, AB’nin ilerleme raporlarında dile getirdiği Kürtlerin ulusal azınlık haklarının tanınması istencine atfen, olan biteni “faiz lobisi”nin baskısı olarak görmezdi. Tarihte neyin yaşandığını Avrupa’nın entelektüel muhitinin idrak edemediği iddiasının gülünçlüğü ortada duruyor iken, Türkiye’yi ulusal azınlıklar mezarlığına çevirmenin başka bir izahı var mıdır?

         

        90’lar, küresel olanın yerel olana abandığı yıllar olmuştur ve bu süreç kapitalizmin sonu gelmeyen krizlerinin bir uzantısı olarak devam edeceğe benzemektedir. “Faiz lobisi”nin milli devletle değil yerel yönetimlerle, milletle değil üzerine ulusal soslar dökülmüş etnilerle iş yapma arzusu ortadadır. Maalesef hakikat, liberal münevverlerin, akademik hassasiyetle söylendiği kabul edilse bile, dolambaçlı yollardan muhtevasını anlattıkları resme hiç benzemiyor. Görünen odur ki Lozan’da yamalı bohçayı dikemeyenler, özerk yönetim, anadilde eğitim, çokkültürlü vatandaşlık söylemleriyle hedeflerine ulaşmak istemektedirler. Burada kritik eşik, anadilde eğitimdir. Ayrılıkçı hareketin bu kadar güçlü olduğu, büyük bir kitle üzerinde baskı kurabildiği, rakamların İngiltere, Fransa bir yana İspanya ile bile mukayese edilemeyecek boyutta olduğu bir vasatta, hangi iktidar liberal tezlerle yoluna devam edebilir? Türk milliyetçilerinin balkondan seyrettiği hadiselerin yaşandığı şu günlerde, “faiz lobisi”yle mücadele edilip edilmediğini gösterecek en hakikatli soru budur. [27]

               


        


        

        [1] Elçin Aktoprak, Devletler ve Ulusları, Batı Avrupa’da Milliyetçilik ve Ulusal Azınlık Sorunları,Tan Yay.,Ankara 2010, s.87 – 88, Anthony H. Birch, The Concepts and Theories of Modern Democracy, London Roudlodge, 1997, s.19.


        

        [2] Barrington Moore, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, Çağdaş Dünyanın Yaratılmasında Soylunun ve Köylünün Rolü, Çev.: Şirin Tekeli, Alâeddin Şenel, V Yay., Ankara 1999, s.48 – 65,Richard Brown, Society and Economy in Modern Britain, 1700 – 1850, s.200, Örsan Ö. Akbulut, Küreselleşme, Ulus – Devlet ve Kamu Yönetimi, TODAİE Yay., Ankara 2007, s.292.


        

        [3] Aktoprak, a.g.e, s.102 vd.


        

        [4] Aktoprak, a.g.e., s.107, d.n. 227.


        

        [5] Özellikle Mill’in temsili hükümet sistemi hakkındaki görüşleri önemlidir. Bkz., J. S. Mill, Considerations on Representative Government, New York 1958, Atilla Yayla, Liberalizm, Liberte Yay., Ankara 1998, s.82 – 95.


        

        [6] Anthony H. Birch,Nationalism and National Integration, London 1989, s.101.


        

        [7] Erol Kurubaş, Asimilasyondan Tanınmaya, Uluslarası Alanda Azınlık Sorunları ve Avrupa Yaklaşımı, Asil Yay., Ankara 2006, s.239 - 242.


        

        [8] Mesut Hazır, Amerikan Çokkültürlülüğü ve Meluncan Kimliği, SÜSBE Yayınlanmamış Doktora Tezi, Sakarya 2010, s.108 v.d.


        

        [9] Will Kymlicka, Çokkültürlü Yurttaşlık, Azınlık Haklarının Liberal Teorisi, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yay., İstanbul 1998, s.161.


        

        [10] Aktoprak, a.g.e., s. 237 v.d.


        

        [11] Ayrıntılı rakamlar için bkz., Kurubaş, a.g.e.


        

        [12] Aktoprak, a.g.e.,


        

        [13] KTC için bkz., Tarık Zafer Tunaya,Türkiye’de Siyasal Partiler, C.II, İletişim Yay., İstanbul 1998, s.206; Hoybun için bkz., Mustafa Tarım, Hoybun Cemiyeti ve Türkiye’ye Karşı Faaliyetleri, MKÜSBE Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Hatay 2011, s.9 – 11.


        

        [14] M. Şükrü Sekban, Kürt Meselesi, Kon Yay., Ankara 1979, s.19.


        

        [15]İbrahim Yılmazçelik, Osmanlı Devleti Döneminde Dersim Sancağı, Kripto Yay., Ankara 2011, s.76 – 82.


        

        [16] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ötüken Yay., İstanbul 2005, s.178.


        

        [17] Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, Çev.: Banu Yalkut, İletişim Yay., İstanbul 2003, s.212 – 213.


        

        [18] Konuya ilişkin olarak Heper’in çalışmaları oldukça izah edici bulunmaktadır. Bkz., Metin, Heper, Devlet ve Kürtler, Çev.: Kadriye Göksel, Doğan Kitap Yay., İstanbul 2008, Türkiye’de Devlet Geleneği, Çev.: Nalan Soyarık, Doğu Batı Yay., Ankara 2006.


        

        [19] İlber Ortaylı, Avrupa ve Biz, Türkiye İş Bank. Yay., İstanbul 2010, s.75 – 76.


        

        [20] Azmi Süslü, “Mısak-ı Milli, 1914 – 1920”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, AAMY, Ankara 1998, s.24, Aytekin Ersal, Türkiye’de Ulus – Devlet ve Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Ötüken Yay., İstanbul 2012.


        

        [21] Levent Ürer, Azınlıklar ve Lozan Tartışmaları, Derin Yay., İstanbul 2003, s.251 -305, Süleyman Terzioğlu, Uluslar arası Hukukta Azınlıklar ve Anadilde Eğitim Hakkı, Alp Yay., Ankara 207, s.184 – 195.


        

        [22] Baskın Oran, “Lozan’ın Azınlıkların Korunması Bölümünü Yeniden Okurken”, SBFD, C.49, Sayı:3-4, Haziran – Aralık 1994, s.301.


        

        [23] İsmail Beşikçi,Doğu Anadolu’nun Düzeni II, Yurt Yay., Ankara 1992, s.426; İsmail Beşikçi,Devletlerarası Sömürge Kürdistan, Yurt Yay., Ankara 1991, s.31.


        

        [24] Yılmaz Çolak, Türkiye’de Devletin Kimlik Krizi ve Çeşitlilik, Kadim Yay., Ankara 2010, s.186.


        

        [25] Mesut Yeğen,Devlet Söyleminde Kürt Meselesi, İletişim Yay., İstanbul 2003, s.65.


        

        [26] E. Fuat Keyman, “Vatandaşlık ve Kimliği Eklemlemek: Türkiye’de Kürt Sorunu”, Küreselleşme,Avrupalılaşma ve Türkiye’de Vatandaşlık, Der.: E.Fuat Keyman – Ahmet İçduygu, İBÜY, İstanbul 2009, s.332.


        

        [27] “Balkondan seyretmek” metaforu, Türkiye’nin en güzide kadrosunun ve onun mümtaz gençliğinin acımasız bir şekilde yargılandığı, insanlık tarihinin örneğine rastlanmayan işkencelere maruz bırakıldığı 12 Eylül Dönemi’nin ardından, yaşanılan süreci iliklerine kadar hisseden bir mefkûre sahibinin kaleme aldığı eserin adıdır ve durulması gereken yeri pek güzel anlatır. Bkz., Yaşar Yıldırım, Balkondan Seyretmek, Kayı Yay., Ankara. Burada Türk milliyetçileri derken, ulusalcılığın ilmihal kitabını eline alıp, önüne gelene “Saroscu” fetvası yapıştıranların, bu işi geleneğin temsilcilerine kadar vardıranların kastedilmediğini söylemek gerekir. Zira ülke, solu sağına karışmış tiplerin, istatistikî yönden, istisna olmadığı günlerden geçiyor.   


Türk Yurdu Temmuz 2013
Türk Yurdu Temmuz 2013
Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele