Postmodern Bir Eylem Biçimi Olarak Gezi Parkı Eylemleri

Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

        Yüzyılın başında sadece Osmanlı tasfiye edilmedi, aynı zamanda hilafet de tasfiye edildi. Bu, sadece bizimkilerin kendi iradesiyle yaptığı yerel bir operasyon değil, uluslararası bir operasyondu. Sonrasında Türk siyasi tarihinde sahneye çıkan sağ muhafazakâr partilerin tamamı, sadece Türkiye'de değil, uluslararası güç merkezleri nezdinde de daima "sistem karşıtı" hareketler olarak görüldü, öyle değerlendirildi. DP, AP, ANAP ve son olarak AK Parti, bunların hepsi; bu tasarıya, bu Batıcı projeye, Türkiye'deki ana omurganın tepkisini ifade şeklinde ortaya çıktı, o şekilde anlam kazandı.

         

        Bu yapıları yönetenlerin şu veya bu şahsiyet olması neticeyi değiştirmedi. Önemli olan o hareketlere halkın yüklediği anlamdı. Bugün de öyledir ve Batılı merkezlerden gelen açıklamaları, biraz da bu gözle okumak gerekir. Şimdi ise o projenin mimarlarına göre tersi bir durum cereyan ediyor. İki binli yılların genç nesilleri, sistem karşıtı bir eksende değil, tam da onların tasarladığı gibi, sisteme eklemlenmiş bir zeminde, Batı yanlısı bir zeminde konumlanmış bir görüntü sergiliyor. Bu durum sadece Batılı strateji merkezlerinde değil, aynı zamanda bunların Türkiye uzantısı kapalı çevrelerde de büyük bir memnuniyetle karşılanıyor.

         

        Bugün olanları anlamaya çalışırken, aklıma, TBMM’nin 24 Nisan 1920 günü yapılan gizli celse toplantısında Mustafa Kemal’in yaptığı konuşma içine serpiştirdiği bir cümle geliyor. “Ecnebilerin en çok korktukları fevkalâde mütevahhiş oldukları İslâmiyet siyasetinin dahi alenen ifadesinden mümkün olduğu kadar mücanebete kendimizi mecbur gördük.”[1] Bu ifade, o gün için söylenmiş bir retorik olarak kalmadı, karşılıklı mutabakatın bir gereği olarak bilfiil icra edildi, edilmek isteniyor.

         

        Türkiye’de öz Türkçeye dönülme adı altında yapılan dilde sadeleştirme politikalarından, millet kavramının 1925 Takrir-i Sükûn uygulamaları sonrasındaki içeriğine varıncaya kadar yapılan uygulamaların tamamı, aynı siyasetin devamıydı. Sonrasında, kurucu bürokrasiye karşı içeriği her ne şekilde olursa olsun, görülen her muhalif hareket, bu çizgiden sapmakla itham edildi, o argümanlarla tasfiye edilmeye çalışıldı. Buna, bir muvazaa hareketi olarak yola çıkan Serbest Fırka’dan tutun, daha sonra, CHP’nin türevi olarak yola çıkan Demokrat Parti hareketine kadar hepsini ilave edebilirsiniz.

         

        Burada şu bile düşünülebilir. Şayet Atatürk’ün ölümünden sonra, partinin başına İsmet İnönü değil de, Celal Bayar geçseydi ne olurdu? Olacak olan, olandan farklı olmazdı. Bu sefer de muhalif kanatta İsmet İnönü olur, “milletin adamları” sıralamasında Menderes, Özal, R. Tayyip Erdoğan dizgisinde, Menderes yerine İnönü veya onun tensip ettiği bir başka başvekil görünürdü. Türkiye’deki tarihî toplumsal yapı ve bunun yanındaki ulusal ve uluslararası ekonomik ve siyasi dengeleri doğru okuyamayanlar, meseleyi toplumsal karşılığı olmayan hayali kavramlarla açıklamaya çalışıyorlar.

         

        Bugün söz konusu gerilimin mücadele sahası, içeriğini herkesin tam olarak kavrayamadığı çok daha farklı bir zemindeki gelişmeler kullanılarak yürütülmek isteniyor. Bu yeni zemin eskinin tek merkezli ‘merkez-çevre’, ‘devlet-sivil alan’ şeklinde formüle edilen klasik etkileşim ağı değildir. Simetrik etkileşim ağlarının yerini, küresel çapta asimetrik etkileşim ağları almış bulunuyor.

         

        Habermas’ın “ ‘genelleşmiş partikülarizme’ dönüşüyor” dediği, demokratik evrenselcilik; yerini, meşruiyeti, genel iradenin ifadesi olarak değil, genel müzakerenin bir sonucu olarak gören yeni yaklaşıma terk ediyor. Bu yeni durum, yani iletişimsel iktidar, idari iktidarı ikame eden bir güç olarak devreye girmiyor, bilakis idari iktidarın meşruiyetini ret, teyit ya da tasdik etme biçiminde sürece dâhil oluyor, olmak istiyor. Bu hâliyle sürece dâhil olmak isteyen gruplar, merkezî ve yerel idarenin işlevsel araçlarına rakip olmayı değil, karar alma süreçlerinde isteklerinin dikkate alınmasını önemsemiş görünüyorlar.

         

        Bugün, devlet dışı Türk modernleşmesinin sahibi olan Türk sağı ve bilhassa siyasal iktidar, sayıları gittikçe artan bu sanal cemaatlerin, kendi aralarında inşa ettikleri dil, sembol ve anlamlar dünyasını, burada biriktirdikleri enerjiyi demokratik sürece aktarıp aktarmama konusunda başarılı olup olmama sorunsalıyla karşı karşıya gelmiş bulunuyor. İşin karşı tarafında ise, Batıcı aksta birleşen bloğun, adı geçen grupları su katılmamış seküler bir aidiyet kümesine dâhil etme gayretleri ya da meseleyi o biçimde görme eğilimleri dikkatlerden kaçmıyor.

         

        Bizde “sistem” karşıtı hareketler kümesinde yer alan Türk muhafazakârlığı ve bilhassa bunun son temsilcilerinin lider kadrosunu öncekilerden ayıran temel vasfı, bireysel hayat tarzındaki radikal farklılaşmadır. Bu ikincilerin, özellikle de ‘muhafazakâr’ çizgideki bu son çizginin gerçekte tam olarak adını koyamasalar bile, hem bireysel pratiklerindeki kültürel farklılıklar hem de bütün zamansız görüntülerine rağmen Türkiye’yi oturtmak istedikleri aslî mecra, bu iki faktör; hem yakın çevremiz ve uluslararası güç odaklarını, hem de kendi bireysel pratiklerine müdahale kaygısı duyan önemli bir çevreyi ciddi biçimde rahatsız etmiştir. Türkiye’nin seküler Batıcı çizgiden kendi özgün değerleriyle inşa ettiği demokratik bir çizgiye girme iradesi göstermesi, sadece Batılı diplomatik çevreleri değil, aynı zamanda yakın çevremizdeki bazı ülkeleri, bilhassa İran’ı ciddi bir biçimde rahatsız etmiştir. 

         

        İran rejimi için Türkiye, hem ekonomik ve siyasî bir güç hem de kültürel ve ideolojik bir aktör olarak her zaman hedef ve rakip ülkedir. Türkiye’nin, bir dönemin harici faktörleri sonucu tercih durumunda kaldığı gayr-i tabii bir çizgiyi, Batıcı çizgiyi terk ederek kendi tarihî ve kültürel köklerine dönme iradesi, sadece Batılı aktörleri değil, İslam dünyası üzerinde ciddi hesapları bulunan Doğulu aktörleri ve bilhassa bu yakın komşumuzu ciddi biçimde kaygılandırıyor. Son yaşanan olaylarda bu merkezlerin ve bilhassa Batılı değerler dünyasının tam zıddı bir eksende bulunan İran’ın, aynı yerde durması, ironi gibi gelse de Türkiye’nin eski imajını bir karşı propaganda aracı olarak kullanan İran’la, Türkiye’nin bölge ve çevresinde artan etkisini kırmak isteyen ülkelerin aynı eksende buluşması şaşırtıcı değildir. 

         

        Şu halde Türkiye’nin kendi iç meselesi gibi görünen son hadiseler, aynı zamanda uluslararası bir mesele olarak yakın ve uzak bütün ülkelerin doğrudan doğruya ilgilendiği bir mesele hâline gelmiştir. Tam da burada demokrasi meselesi, sadece bireysel haklar açısından değil, aynı zamanda ülkenin hem içeride hem de dışarıdaki pozisyonu açısından doğrudan doğruya bir “millî güvenlik” meselesi olarak kendini hissettirmiş bulunuyor. Türk siyasi elitleri ve iktidar partisinin evvelemirde gözden kaçırmaması gereken hadiselerin başında bu mesele geliyor: demokratik tercihler, millî güvenliğimizin olmazsa olmaz şartıdır.

         

        Şu halde, karşı karşıya kalınan asıl sorun, kamusallığın ve bilhassa bireysel yaşam tarzının belirlenmesinde siyasal erkin yegâne belirleyici olup olmadığının sorgulanmaya başlanması ve bu konuda iletişimsel eylem gruplarının artan rolüdür. Eskinin klasik aile ve mahalle kavramlarının (buna mahalle baskısı da dâhildir) yerini, yeni yapılar alıyor ve siyasal iktidar bu yapılarla sağlıklı iletişim kuracak mekanizmalara sahip bulunmuyor. Binlerce yılın damıtılmış değerlerini kendiliğinden aktaran mahalle kavramı ve onun oluşturduğu kültürel çevre (buna habitat da diyebilirsiniz) toz hâline gelirken, gençlerin hayata tutunmasını sağlayan yeni bileşkeler sahne almaya başlıyor. Devlet dışı modernleşmenin maddi sahasında başarılı olan Türk muhafazakârlığı, kültürel alandaki yığınla deneyimine rağmen, küresel dalganın bu yeni mekanizmaları karşısında kendi işlevsel araçlarını üretebilmiş değildir.

         


        


        

        [1] Bkz. T.B.M.M. Gizli Celse Zabıtları Cilt I, 24 Nisan 1336 (1920)-21 Şubat 1336 (1921), (haz.) Mürşit Balabanlılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 2.


Türk Yurdu Temmuz 2013
Türk Yurdu Temmuz 2013
Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele