İki Seyahatnamede Anadolu’ya Alman Göçmenlerini Yerleştirme Düşüncesi

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

                    İngiltere'de XVIII. yüzyılın ortalarında başlayan Sanayi İnkılabı, yaklaşık yüz yıllık bir gecikmeyle de olsa Almanya'ya ulaşmış, tipik bir tarım ülkesi olan Germanya, kısa zamanda dünyanın en önemli üretim merkezlerinden birisine dönüşmüştür. Bilhassa insan ömrünün uzaması ve tıptaki ilerlemeler sebebiyle ölümlerin azalmasıyla, bütün Avrupa'da müthiş bir nüfus patlaması sonucunu beraberinde getirmiştir. Yüzölçümü açısından görece küçük bir kıta olan Avrupa; bu aşırı nüfusu beslemekte zorlanmış, bu durumda Avrupa'dan özellikle yeni dünyaya ve Avustralya'ya kitlesel göçleri zorunlu kılmıştır. En fazla göç verenlerden birisi de henüz milli birliğini sağlayamayan ve üç yüzün üzerinde (341) küçük prenslik ve devletçikten oluşan Cermen toprakları olmuştur. Gerek Kuzey gerek Güney Amerika'nın gerekse Avustralya'nın Avrupa'ya çok uzak olması, buraya seyahatlerin sadece gemi yoluyla yapılabilmesi ve bu yolculukların da çok uzun sürmesi, yeni göç rotalarının aranmasına sebep olmuştur. Hem geç sanayileşen hem de milli birliğini oldukça geç kuran (1871) Almanya, sömürge edinme yarışında da çok gerilerde kalmış, bunu telafi etmek için de pratik çözüm yolları arayışına girmiştir. Güneşli ılıman iklimi, mümbit toprakları ve fevkalade seyrek nüfusu ile Küçük Asya (Anadolu) bazı “hırslı ve açgözlü” Almanların ilgisine mazhar olmuştur. Anadolu'nun Almanlar tarafından sömürgeleştirilmesi, başka bir ifadeyle; hassaten Güney Batı Anadolu ve Kuzey Batı Anadolu sahil şeridine Alman göçmenlerin iskân edilmesine ilişkin iki seyahatname bu makalenin konusunu oluşturacaktır.

         

                    Alman seyyah Ludwig Ross [i](1806-1859), 1848 yılında yayımlanan Kleinasien und Deutschland Reisebriefe und Aufsätze mit Bezugnahme auf die Möglichkeit Deutscher Niederlassungen in Kleinasien (Anadolu ve Almanya Gezi Mektupları ve Anadolu’ya Almanların İskân Edilmesi İmkânlarına Dair Makaleler) adlı seyahatnamesinde Likya, Karya ve İyonya vadilerinde ve ovalarında yer yer antik kalıntılar arasında bu bölgenin nüfus, arazi ve etnik yapısı hakkında çarpıcı bilgiler sunar. Her fırsatta bu verimli arazilerin Alman göçmenlerinin elinde kısa sürede refah ve zenginlik unsuru haline geleceğini yineler. Ludwig Ross daha eserinin önsüzünde, Anadolu ve onu çevreleyen denizlerdeki Avrupa askeri gemileriyle ilgili şunları söyler: "[...]İngiliz ve Fransız filolarının gururla bayraklarını dalgalandırdıklarını kıskanç bakışlarla gördüğümde, şunları ümit ettim ve şunların özlemini duydum: Bir Alman milli bayrağı, Alman savaş filosu ancak bütün bunların gerçekleşmesi çok güçmüş gibi gözüküyor."[ii]

         

         

                    Ludwig Ross, sadece diğer Avrupa ülkelerine ait ticaret ve savaş gemilerine imrenme ile bakmaz aynı zamanda bir türlü kurulamamış olan Alman birliğinin biran önce sağlanması hususunda okuyucusuna öğüt vermekte, onları adeta bu yönde çalışmaları hususunda teşvik etmektedir. Hatta bu birliğin içerisine Almanca konuşan bütün unsurların dâhil olması gerektiğini şu şekilde temellendirir: "Avusturya'nın da içinde olduğu, bütün Almanya'yı ve hinterlandını içine alan bir büyük Alman Ticaret Birliği mutlaka kurulmalıdır." (s.VIII)

         

                    XIX. yüzyılda Almanya'dan bu denli yoğun göçün sebepleri nelerdir? Bu bölgelerde aşırı nüfus yoğunluğu, vergi yükü, yiyecek maddesi bulmaktaki zorluklar temel sebeplerdir. Bunlara ilaveten; bazı büyük ve küçük şehir devletlerindeki siyasi gelişmelerden duyulan rahatsızlık ve sınır dışı edilmeler yani sürgünler söylenebilir. Aslında uzun süren derebeylik halkı canından bezdirmiş daha bir hayat bulma umuduna sürüklemiştir. Bu göçler ağırlıklı olarak Kuzey ve Güney Amerika'ya kısmen de Avustralya'ya yapılmaktadır. Bunun için Almanya'nın Berlin ve bazı diğer şehirlerinde göç şirketleri ve komisyonları kurulmuştur. Esas itibariyle "Şark'ı" göçün başlarında hiç kimse bir göç ülkesi olarak düşünmüyor. Ancak bazı pratik sebepler ve coğrafi yakınlık, iklim, nüfus azlığı ve Osmanlı’nın askeri ve ekonomik açıdan çok iyi durumda olmaması gibi etkenler, Almanların Anadolu'ya yerleşmesi ve - savaşarak olmasa bile- bir sömürge oluşturması konusunda dikkatlerini çekmektir. Bu ancak deneyimli ve basiretli kişilerin tasavvur edebileceği bir stratejik yaklaşımdır.

         

                    Ross, Alman göçmenlerin Güney Ege ve Akdeniz kıyılarına sömürgeci göçmenler olarak yerleştirilmeleri için 1844-46 yılları arasında yazdığı makaleleri kitabın sonunda ek olarak vermiştir. Bu makalelerde henüz kurulmamış olan Alman birliğinin ne derece ehemmiyetli olduğunun altı çizilmektedir. Ross, bir arkeolog olarak bu konularda yazmayı; diplomatlar, konsoloslar, denizciler tüccar kavimlerin tacirleri Atina, İzmir, Siroz, Rodos ve Kıbrıs'ta konuştuğu kişilerden esinlenmiştir (Bkz. s. XI). Almanların uluslararası sularda ve kıta Avrupa'sının dışındaki topraklarda hiçbir nüfuzunun olmaması, yazarı hüzünlendirmekte ve ülkesinin beynelmilel bir güç olabilmesi için mutlaka sömürge sahibi olması gerektiği üzerinde durmaktadır: “Milletimizin şarktaki güçsüzlüğü hakkında ıstırabını hissedilir kılan ilk Alman seyyah ben değilim ya da oradaki hangi bölgelerin bizim eylemci ruhumuza uygun olduğunu ve oralara mutlaka girilmesi gerektiğini söyleyen başka seyyahlar vardır.” (Bkz., s. XI-XII)

         

                    Ross'un Almanya ile birlik kurmasını arzu ettiği Avusturya diplomatları hakkında şu eleştirel tespiti dikkate değer: "Avusturya konsoloslarının çoğu İtalyan kökenli." (s. XII) Burada yazar, örtük bir tarzda da olsa "Cermen milliyetçiliği" yapmaktadır. İtalyan kökenli diplomatların Avusturya'yı temsil etmesi, milli onurunu rencide etmiş görünüyor. Bir başka yerde ise "Doğulu Cermen Devletlerinin yegâne umudu Alman bayrağı altında birleşmektir" s. XIII) diyerek bu birliğe ne büyük ehemmiyet atfettiğini ısrarla vurguluyor. Yazar bu konuyla ilgili hislerini ve arzularını şöyle dillendiriyor: "Şu anda maalesef mevcut olmayan (birlik) Alman bayrağı, İzmir'deki konsolosluğun çatısında dalgalandığında; Alman adı daha büyük saygıya mazhar olacaktır”(s. XIV). Alman okuyucusunun Alman birliğinin sağlanması konusunda kendisine vazife edinen Ross şu istekleri sıralıyor:

         

                    1. Alman birliği mutlaka sağlanmalıdır.

                    2. Alman (sömürgeci) göçmenleri Akdeniz'in kıyılarına iskân edilmelidir. Bu konuda Moritz Wagner[3] de Allgemeine Zeitung'da yazılar kaleme almıştır. (Bkz., s. XIV)

                    Ross, İngiliz seyyah W. J. Hamilton'u örnek göstererek, "Başka ülkelerin yazarları da 'Anadolu'nun bu kadar ıssız ve az nüfusla kalamayacağını Avrupa güçlerinin buraya yerleşmesi gerektiğini'" ifade ediyor. (s. XV)

         

                    Anadolu'ya Alman sömürgeci göçmenlerin iskân edilmesiyle ilgili diğer bir eser de Domingo Faustino Sarminento'nın kaleme aldığı 1846 yılında Leipzig'de John Eduard Wapphäus'un yayımladığı, Deutsche Auswanderung und Collanisation[4] adlı eser esas olarak XIX. yüzyılda Almanya'daki göç olgusunu ele almaktadır, ancak çok küçük bir bölümünde Kuzeybatı Anadolu'daki sahil şeridinin Tuna nehri yoluyla buraya zahmetsizce gelinerek Almanların iskân edilebileceği bütün ayrıntılarıyla anlatılmaktadır: “Karadeniz'in güney kıyısında Sinop ile Boğaziçi yakınlarına kadar olan alanlarda Alman sömürgesi kurmak için son derece elverişlidir ve Almanya ile kolay iletişim ve ulaşım sağlamak mümkündür” (s. 43). Sarminento esas olarak diğer göç ülkelerini bilhassa Güney ve Kuzey Amerika’daki Almanların tercih ettiği yerleri eline aldığı eserinde küçük bir bölümde Kuzey Batı Anadolu'daki adı geçen bölgenin çok uygun bir iskân yeri olacağını özellikle coğrafi yakınlığı ön plana çıkararak Alman göçmenlerine tavsiye eder: "Çünkü gemi ile Tuna nehri üzerinden Karadeniz'e ulaşmak Atlantik okyanusunu geçmekten çok daha kolaydır."(s.43) Anadolu hakkında düşüncelerini şöyle sürdürür Sarminento: "Milyonlarca insan orada mutluluk ve refah bulabilir. Endişesiz ve hoşnutluk içerisinde sevinç dolu bir hayatları olabilir. [...] Yıkılmakta olan Osmanlı Anadolu’yu çölleştirmekte ve bu toprakların hakkını verememektedir." (s. 45)

         

                    Anadolu'nun sömürgeleştirilmesi için Almanların yerleşeceği topraklarda hâkimiyetin mutlaka Alman konsolos veya sefirlerde olması gerektiğine işaret eden yazar bunu şu atasözü ile ilişkilendiriyor: "Osmanlı'nın bastığı yerde ot bitmez." (Wo ein Osmane hintritt, wächst kein Grasshalm wieder) (s.46) Yazara göre "Yeryüzünde hiç bir toprak Alman sömürgesi için Anadolu'dan daha uygun değildir." (s. 44)  Küçük Asya'nın sömürgeleştirilmesindeki asıl sebep ancak "romantik ve teorik değil" esas itibariyle "pratik" sebeplerle izah edilebilir. Anadolu'yu Sarminento açısından cazip kılan bazı hususiyetler vardır, bunlar şöyle sıralanabilir: Muazzam manzarası, zengin bitki örtüsü, vadileri, dereleri, verimli toprakları, düz ovaları ve yaylaları, zengin meyve ve sebze çeşitliliğidir. (Bkz. s. 44-45) Burada eksik olan sanki sadece çalışkan ve medeni (!) Alman köylüleridir. Yazar şu tespitte bulunuyor: Ancak Osmanlıların elinde ülke günden güne çölleşmekte, fakirleşmekte, bitmekte ve tükenmektedir. Ayrıca bu toprakların her karışında haçlıların izlerine rastlamak mümkündür.

         

                    Bu eserde ağırlıklı olarak Amerika, Şili ve Venezüella'daki koloni kurmak çabalarından bahsedilmektedir. Eserin sadece 44-47. sayfalarında Türkiye ile ilgili iskân ve sömürgeleştirme arzu ve planlarından bahsedilmektedir. Ross’un eseri ile mukayese edildiğinde bu seyahatname, çok büyük bir ehemmiyeti haiz değildir.

         

                    Rodos'tan Anadolu'ya geçerken Ross'un ekibinde şu kişiler bulunmaktaydı: Refakatçisi, Dresdenli mimar Emil Laurent ve Yunan-Fransız gezi uşağı ve tercümanı François Vitalis. (s.5) Bodrum ve civarındaki sahil kasaba ve köylerinin ana geçim kaynağı, "odun ve kereste ticaret"idir. Bu odunlar Mısır, Kıbrıs ve Suriye limanlarına satılır. Karşılığında da tahıl, Kıbrıs'tan da şarap alınır. Ahalinin ancak beşte biri Türk, geri kalanı Rum'dur. Yazar burada “şarabın” kimler tarafından alındığını belirtmiyor, ancak şöyle bir intiba uyandırıyor: Müslüman Türkler de güya daima şarap içiyorlar. Bu Batı seyahatnamelerinde sıkça rastlanan Oryantalist bir bakış açısıdır. Ekseriyetle Batılı seyyahlar tarafından bilinçli bir şekilde yapılmaktadır. Şarap içen Müslümanlar olmasına karşın bunun toplumun tamamının bir alışkanlığı gibi gösterilmesi tarihi hakikatlerle örtüşmez. Bu yüzden Batı seyahatnamelerini son derece dikkatli okumak ve bilgi süzgecinden geçirmek gerekir. Aksi taktirde insan kendi ecdadına yabancılaşabilir.

         

                    Rodos'tan Kekova köyüne gelen Ross, burada Türklerin ekseriyetle zeytin, nar ve palmiye ağaçlarının altında yaptıkları çok köşeli evlerde yaşadıklarını söyler. Bu bölge için "Güney Likya ve Anadolu'nun büyük bölümü ilk çağlardan beri önemli ölçüde geri kalmıştır" ifadesini kullanır. (s.10)

         

                    Ludwig Ross, Anadolu seyahatinin başlarında antik kalıntılar arasındaki yerleşim yerlerini gezerken şu tespiti yapmaktadır: "Hristiyanlığın, yeni inancın [İslam] yerle bir ettiği yıkıntılar üzerindeki inananların kutsal yerlerine yerleştiği zamandan, ülkeyi daha gelişen nüfusu daha yoğun, zengin ve kudretli yaptığına her şey şahitlik yapmaktadır" (s.12) Yazar açık bir şekilde Müslümanların bu toprakları geri, yoksul ve seyrek nüfusta bıraktığını belirtmektedir. Kadim Hristiyan medeniyetlere ait eserler, eski yönetimlerin Müslüman Türklerin idaresinden daha iyi olduğunun şahitleridir, demek suretiyle hem Türkleri ve Müslümanları yeriyor hem de buranın gerçek sahipleri hakkında kafalarda soru işareti oluşturuyor. Bu düşüncesini daha sonra "Ülke adeta sahipsizdir" (s.13) sözleriyle kuvvetlendiriyor. Ülkenin iç kısımlarında ki Türk köylerinde birkaç değirmenciden başka hemen hiç Hristiyan yoktur, "Çünkü Türkmen Yörükleri çok tembeldir ve kendi tahıllarını öğütme konusunda çok bilgisizdirler." Burada Batılıların Doğulular hakkındaki iki temel stereotipi (kalıplaşmış düşünce) temayüz etmektedir, bunlar: Türkler (Doğulular) tembeldir ve cahildir. Türklerin oturduğu adeta yarım bir karpuza (Melone) benzeyen baraka ya da kulübelere erkeklerin ancak bacaklarını kıvırarak girebildiklerini söyleyerek "İşte Türklerin tembelliği (Trägheit) ve miskinliğin ( Indolenz) bu denli büyüktür" ifadesiyle olumsuz bakış açısını bir kez daha yansıtmaktadır. Ancak nüfusu bu kadar seyrek olan ülkede ecnebi seyyahlar sıklıkla görülmektedir. (s.14) Yabancı Avrupalı araştırmacıları gören kadınlar ve kızlar kaçarken, çocuklar korkusuzca karşılarına dikilip “Ò firengh, parà vàr!” (s.15) dilenmektedir. Bu kısa alıntı da başka bir Avrupa merkezli (eurozentrisch) bakış açısını çarpıcı bir şekilde yansıtmaktadır.

         

                    Ross, kendisine daha önce bir İngiliz Arkeoloji gurubunda kazılarına eşlik eden yaşlı bir Türk’ü mihmandar olarak alır. Gördüğü bütün kadim medeniyetlere ait eser ve kalıntıları mesleğinin de verdiği bilgi ve tecrübeye dayanarak etraflıca tasvir eden seyyah, bir mezar ile "[...] Etrüsk eserleri arasında çarpıcı bir benzerliğin olduğu" (s.15) tespitinde bulunur.Anadolu'nun bu bölgeleri, Güneybatı bölümü, bilhassa eski medeniyetlerden kalma eserlerle doludur.Ross, “[...] Eskiden Likyalıların gezindiği şuan toprağın altında kalan zeminde şimdi develer ve sığırlar otlamaktadır" (s.17) diyerek ülkenin arkeolojik zenginliğine dikkat çekmektedir.

         

                    Seyyah çok sayıda Türk’ün yaylalamak amacıyla yüksek yerlere sürülerini ve çadırlarını götürdüklerini belirtirken bile ısrarla "bu ıssız ve kimsenin yaşamadığı bölgeye rağmen geçit fevkalade canlıydı" diyerek bölgede çok az insanın yaşadığı ve nüfus yoğunluğunun düşük olduğu dolayısıyla bu toprakların çok sayıda göçmeni (Almanı!) barındırabileceğini ima etmektedir.

         

                    Bölgedeki sadece arazi yapısı, arkeolojik kalıntılar ve nüfus yoğunluğu hakkında bilgi vermekle yetinmeyen gezgin, bitki örtüsü ve ağaçlar/ormanlar hakkında da ilginç tespitler yaparak şu çarpıcı ama birazda aşağılayıcı düşüncesini okuyuculara iletiyor:

         

        "Kayalığın tepesinde devasa kartal ve akbabalar süzülüyordu. Kayalıklar ile nehir yatağının oldukça dar olan iki yakanın birçok yerinde çınarlar, çam ağaçları, meşeler, mersin fundalıkları, nar ağaçları, deli asmalar ve çalılıklar vardı. Bunların arasında yabani zeytin ağaçları da bulunmaktaydı, bunların ıslah edilmesi Türklere bütün göçebe hayatlarının getirdiğinden daha fazla gelir getirecektir." (s.18)

         

        Fakat bu yerlerde bir tane dahi mesken bulunmamaktadır. Adeta bu ıssız yerler Almanya'nın çeşitli bölgelerinden gelecek "çalışkan!" Alman göçmenlerini beklemektedir. Uğradıkları bir kasabadaki (Kassabah) bir ağayı yine oryantalist bir gözle şöyle tasvir etmektedir: "Burada yakındaki köyün ağası ikamet etmektedir, tıpkı köylüleri gibi oda yoksul (dürftig) ve aptaldır (dumm)." (s.19) Ross, bu kasabada misafir edildiği konağın "kirli duvarında" eski dönemlerden kalma süslemelerin Türklerin geçmişte günümüze göre daha gelişmiş bir medeniyete ve refah seviyesine sahip olduklarını göstermektedir" der. (s.19)

         

                    Ludwig Ross, bir başka vesileyle Türk tarihi hakkında kısmi hakikat payı olan şu tespiti yapıyor:

         

        "Osmanlılar, ordularının Macaristan'a Viyana önlerine kadar gidip zengin ganimet ve savaş vergileriyle geri döndükleri devirlerde çok kudretliydiler; o zamanlar saraylar, camiler çeşmeler köprüler ve yollar yaptılar fakat Rusya'ya her savaş sonunda bazı vilayetlerden çekilerek topraklarını onlara bırakmakla kalmayıp büyük meblağda parayı da eline saydıkları zamandan beri; devletleri, yapıları kısaca her şeyleri çökmektedir." (s.20)

         

                    Ross, Alman göçmenlerin Anadolu'ya yerleşmeleri konusunda diğer devletler gibi olmayacaklarını, en azından günahın kendilerinden gitmesi için "Biz göçmenlerimizi ancak para ve iyi sözlerle onlar için bir ayrıcalık temin ettikten sonra oraya göndeririz" (s.21) demek suretiyle göçe diğer sömürgeci güçlerden daha insancıl bir tarzda yaklaştıklarını en azından onlar kadar acımasız olmayacaklarını beyanla hümanist (!) bir tavır sergilemektedir. Yani yazar Almanların Anadolu’yu savaşarak işgal etmelerini değil de satın alarak ya da iyi ilişkiler yoluyla ele geçirmeyi tavsiye etmektedir. Bilhassa Bismark sonrası II. Wilhelm dönemi (1889) ile başlayan Türk-Alman ilişkilerini biraz da bu minval üzerine irdelemek faydalı olacaktır. Bu eserin yazılmasında yaklaşık yedi sekiz sene sonra başlayan (1856) demiryolu imtiyazları işte bu tür iyi sözlerle alınmamış mıdır?

         

                    Arkeoloji profesörü olan Ludwig Ross, uzun yıllar Yunanistan'da bulunmuş ve Akrapol kazısını yapmıştır. Bu vesileyle antik dönemden kalma taşların ve lahit parçalarının gerek inşaat amacıyla gerekse kireç elde etmek için kullanılmasının sadece Türklere özgü bir davranış olmadığını Yunanlılarında benzer şeyler yaptığını söyleyerek "[...] Bu Avrupa'ya götürülen eski sanat eserlerinin haklılığını göstermektedir" (s.38) demektedir. Yazar bu geri kalmış ülke insanlarından kurtarılan bu asar-ı antikanın en azından bu yolla muhafaza edileceğini iddia etmektedir. Bu düşünce bazı Osmanlı idarecilerini bu eserlerden kurtulma düşüncesiyle örtüşünce bu günkü Batı müzeleri bu coğrafyadan kaçırılan paha biçilmez sanat eserleri ile dolup taşmıştır.

         

                     Anadolu'nun Alman göçmenler için uygun olduğunu vurgulamak için bir yöreyi tanıtırken "Bu yüksek tepelerde bitki örtüsü çok zengin ve muhtelif, hatta sıklıkla Almanya'yı andırıyor" (s.40) diyerek Anadolu'nun bazı açılardan Almanya ile benzerlikler gösterdiğini, dolayısıyla Alman göçmenlerin uyum sorunu (!) yaşamayacaklarına gönderme yapıyor.

         

                     Bataklılarda çıplak ayakla dolaşan kadın ve kızları bacaklarına sülüklerin yapışmasını sağlamaktadırlar. Bu Batı Anadolu’da bir ticaret haline gelmiştir. Ross bu konuda şöyle diyor: "[...] Bu tür ticaret dalı çoktan küçük Asya’nın içlerine kadar nüfuz etmiş ve bir yere vardığımızda bize alışıldığı üzere sülük tüccarı mı yoksa işsiz bir seyyah mı olduğumuz sorusu yöneltiliyor. Ecnebi giyimli insanların bu yörelerde başka bir seyahat amacı olabileceği, hiç akıllara gelmiyor."(s.45)

         

                    Yazar her fırsatta gezdiği yerler hakkında tafsilatlı ve arkeolojik eserlerle ilintili eserler veren İngiliz seyyahlar Sir Charles Felows ve W. J Hamilton'dan Strabon'a kadar birçok gezginden sıklıkla bahsetmektedir. Bu durum seyyahların çok donanımlı ve belirli gayeler taşıdığının en belirgin göstergesidir.

         

                    Ross, nüfusu çok seyrek bulduğunu Ksantos[5] örneğinde şu şekilde ifade etmektedir:

         

        "Ortaçağda bile çok fazla insanın yaşadığı bu yerde güneyde eski bir piskoposluk merkezinde sadece yirmi fakir Türk ailesi yaşamaktadır. Ancak yeni çıkan zorunlu askerlik (Conscription) ile gençlerin büyük çoğunluğu korkudan kaçmakta, kadınlar ve çocuklarda ateşli hastalıklar ve fakirlikten ölmekte böylece nüfus daha seyrekleşmektedir Hristiyanlar bu toprakları terk ettiklerinden beri hiç ağaç ve meyve dikmemişlerdir. Çınar gölgelerine oturur aylak aylak sigaralarını içerler" (s.48-49)

         

        demek suretiyle Türkler hakkındaki bir başka stereotip olan "Türkler çok sigara içerler" yargısını pekiştirmektedir. Aynı zamanda “temel Türk/Doğulu” yargısını yinelemektedir.

         

                    Ross sıkça halkın vergilerden muzdarip olduğunu, vergi oranlarının tespitinde hiç bir kuralın olmadığını, genelde yönetenlerin lütfuna veya tesadüflere bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Vergi ve yöredeki aile sayısı hakkında sayısal bilgiler vermektedir. (bkz. s.75) Mesela Muğla sancağına Aydın vilayetinin bağladığı vergilerin çok yüksek olmasından dolayı halk vergi yükünün daha düşük olduğu yörelere göç etmeyi düşünmektedir. Aksi takdirde toplam vergiyi geride kalanlar ödeyeceği için vergi yükü daha da artacaktır. Yazarın sürekli benzer konuları ele alarak "nüfus seyrekliğine" vurgu yapması bölgeye iskân edilmesi düşünülen Alman göçmenlere bir işaret olarak görülebilir.

         

                    Ross, seyahatinin ve bu eseri yazmasının asıl sebebini şu alıntıda veciz bir tarzda özetliyor:

         

        "Karya'da ve Likya'da da durum aynı, Osmanlılar bu gelişen ve tabiat tarafından cömertçe kutsanan toprakları Hristiyanlardan aldıktan sonra, bu yöreler tembellik, yoksulluk ve kötü yönetim yoluyla yok olmaktadır. Uçsuz bucaksız ıssız tarlalar, bir zamanlar buralarda ne kadar çok halkın yaşadığının şahitleridir. Aşırı yoğunluktan taşan Avrupa nüfusunun Asya ve Afrika sahillerine yakın dünyanın bu bölgesinde kendilerine bir mekân alıkoymaları kaderleri olsa gerek," (s.79-80)

         

        Yazar bölgenin bilhassa zeytin, mersin ve nar için çok uygun olduğunu ve orman şeklinde bile yayılabilmesinin bölgenin cazibesinin artırılması hususunda vazgeçilmez bir unsur olarak her fırsatta yineliyor.

         

                    Ross'un Anadolu'ya Alman göçmen iskân düşüncesi, uzun zaman rağbet görmemesine karşın Alman birliğinin sağlanmasından sonra 1885 yılında merkezi Berlin'de bulunan Berlin ticaret ve endüstri şirketi coğrafyacı Kiepert'i[6] Anadolu'nun haritasını çıkarmakla görevlendirmiş, 1888'den sonra da diğer bir Alman coğrafyacı Naumann[7] ziraat sömürgeciliği hakkında propagandaya memur edilmiştir. XIX. yüzyıl Türk-Alman (Prusya) ilişkisinin gelişmesinde başka etkenlerin de payını unutmamak gerekir. Prusya Prensi Bismark önderliğinde kurulan birlikten sonra Osmanlı Prusya ilişkilerinin tesisinde ve gelişmesinde hatta Alman birliğinden sonra müttefik olmalarında Prusyalıların Protestan olmaları elverişli bir zemin hazırlamıştır.[8]

         

                    Ross seyahatnamesinde tabii ki Türkler hakkında sadece olumsuzlukları anlatmaz. Mesela birçok başka seyyahın da vurguladığı gibi "su" ile ilgili şu hakikate uygun tespitleri yolculuk esnasında karşılaştığı bir çeşme yapımını bahane ederek yapar:

         

        "[...] Lindoslu bir usta Muğla'daki zengin bir Türkün hesabına yol üzerinde en çok gezginlerin işine yarayacak bir çeşme (Cisterne) yapmaktaydı. Türklerin bu ihtimamı, onların en takdire şayan özelliklerindendir. Bu durum, namazdan önce defalarca temizlenme zorunluluğundan dolayı dinlerinin bir gereği ve emridir ve mecburi fiziksel bir zarurettir; çünkü onlar için su ve sudan hazırladıkları kahve ve şerbetten başka hiçbir içeceğe izin verilmemiştir." (s.82-83)

         

                    Mahiyetiyle beraber Muğla'ya ulaşan ve bir hana yerleşen seyyah, bir boğaz içinde kurulmuş şehir hakkında şu değerli bilgileri aktarır okuyucusuna:

         

        "Bir Türk sancak merkezi olan Muğla'nın [Mugla ya da Mughla] nüfusu abartılı bir tabirle 10.000 kişi olarak bildirilmektedir. Eskiden burası yönetim alanına Karya ve Likya'nın yarısı dâhil olan bir paşanın yönetim merkeziydi; şu an Bab-ı Ali burayı sadece Aydın Eyaleti paşasına bağlı bir kaymakam eliyle yönetmektedir." (s. 85)

         

        Yazar, bu yansız satırlardan hemen sonra şehir hakkında eleştirilerini sıralamaktan çekinmez. Benzer Avrupa kentlerindeki sosyal hayatı ve canlılığı mukayese ettiği Muğla hakkında şunları ilave eder: "Ne kadar fakir, kirli, yoksul ve acınacak durumda ve ne kadar asosyal, manevi açıdan cansız görünüyor bu Müslüman şark kenti." (s.84-85) Valinin konağı bile dökülmektedir adeta ve burada mütevazı bir saray çalışanı dahi zor ikamet eder. Burada yazarın dikkatin, çeken bir başka olayda yeşil sarık takanların sayılarındaki fazlalıktır. Ross, buradaki erkeklerin en az dörtte biri "yeşil sarık" taşımaktadır ve bunlar ya emirdir ya da peygamber soyundan gelmektedir. (s.86)

         

        17 Haziran'da Muğla'yı terk eden ekip, bir köydeki antik kalıntıları şöyle resmeder: "İtalya'da, Yunanistan'da ve Asya'da sayısız kalıntılar gördüm ancak hiç bir yerde burada olan kadar inanılmaz değerli beyaz mermer eserlerine hiç bir yerde rastlamadım." (s.87) Köylerde evlerin çatısı sadece toprakla kaplanmıştır ve son derece alçak yapılmıştır. Bu yönüyle son derece fakir ve medeniyete aç bir durum arz etmektedir adeta. Bir antik kalıntıyı sordukları köyde ki imamın ancak para karşılığı bu yeri göstermesi üzerine "Türkler bu denli dost canlısı olmakta uzak ve kuşkucu" (s.90) ifadesini kullanmaktadır.

         

                      Muğla'dan Milas'a geçen Ross ve mahiyeti kasaba hakkında benzer tabirler kullanır: Tabiatın onca cömertliğine rağmen kent geçmişteki debdebesine rağmen bugün fakirlik ve yokluk içerisinde bulunmaktadır. Bunun ne kadar devam edeceği aynı zamanda Osmanlı'nın akıbetiyle ilgilidir yazara göre ve Devlet-i Ali'nin geleceği hakkında şu çarpıcı tespitte bulunur: "Avrupa diplomasisi onun devamı için ne yapsa ya da yapıyormuş gibi görünse de; Türk İmparatorluğu, uzun süre dayanamaz, [...]" (s.93) Ross, Güney Batı Anadolu'nun son derece uygun özellikleri olduğunu belirterek buralara yerleşmenin birçok sebebi olduğunu her fırsatta dile getirmektedir. Bununla yetinmeyip bir gün parçalanacak Türk Devleti’nin mirasından Almanların mutlaka pay alması gerektiğini kendisine göre şöyle temellendiriyor:

         

        "[...] Herkesin bildiği üç büyük güç (İngiltere, Fransa ve Rusya), Türk İmparatorluğu'nun paylaşılmasından avucunu yalamakla kalmayacaktır, bu hemen hemen Devletler Hukuku açısından bile kabul edilir bir hakikattir.

         

             Şimdi Avrupa'da dördüncü bir güç var, kendi içinde birleştiğinde hepsinden güçlü olacak olan. Bu güç Alman milletidir. Yok olmakta olan bu kadar kan döktüğümüz, diğer Avrupalılara karşı eskiden beri güçlü bir siper oluşturduğumuz, ezeli düşmanının (Erbfeind) imparatorluğunun paylaşılmasında, avucumuzu mu yalayacağız? Diğer milletler gibi; sömürgeler ve peyk devletler kurmak için çok mu zayıfız? Nüfusu seyrek sahil şeridine insan yerleştirmek için, buraları çalışkanlık ve girişkenlik ile tarım yapılır hale getirmek ve onlara yüksek bir kültürün lütfundan mahrum mu edeceğiz? Bu soruya Cermen boylarının, Hollanda, Danimarka gibi, küçük devletlerinin sahip olduğu denizaşırı sömürgeleri en iyi cevaptır; ve Alman göçmenleri ilgilendiren şey, onlardan milyonlarcasının Rusya'ya Kuzey Amerika'ya, Teksas'a Brezilya'ya ve Hollanda Doğu Hindistan’ına göç etmesi; ama hiç bir zaman işlerinin anavatanları Almanya'nın yararına olmaması, hatta onlar bir çok yerde üç nesil sonra milliyetlerini kaybediyorlar ve böylece yalnız Almanya'nın düşmanlarını güçlendiriyorlar; [...] Göç ihtiyacının zaruri olduğu nihayet Almanya'da da kendisini gösterdi ve bütün planlar ve öneriler daha doğum esnasında boğulan güney denizindeki Hamburg sömürgesi ya da geçenlerdeki Teksas derneğinde olduğu gibi; ancak bunlardan hiçbirisi amacına ulaşamadı ya da ulaşamayacak, çünkü bunlar esas itibari ile narin bir tatlı su kefalini kurtarma karakterini taşıdıkları için. Tanrı en yüksek Alman soylusunun en düşük İngiliz Lordu karşısında siyasi bakımdan ne kadar kötü durumda olmasından yakınmaktadır! Vazife, çalışkan ama zor durumdaki işçileri ülkeden alarak kendileri açısından gelecekteki çok iyi bir işe sahip olacakları yere pervasızca yerleştirmektir. Vazife, göç etmeye hevesli ya da göçe zorunlu ülke insanlarına güvenli bir barınak, bağımsız bir mevcudiyet temin etmek ve bu yolla aynı zamanda Almanya'nın ticari piyasasını ve siyasi etkisini artırmak, genişletmek ve sağlamlaştırmaktır. Bu anlamda bir Alman kolonisi için Anadolu'dan başka hiçbir toprak, doğal yapısı ve coğrafi konumu itibari ile daha uygun değildir. Uçsuz bucaksız verimli ama ıssız ovalarda Renliler, Franklar ve Lombardlar uygun bir şekilde yayılacaklar, bu topraklar onların elleriyle tekrar cennete dönecek; bataklıkların kurutulması, iklime tekrar eski sıhhatini geri verecektir; [...] Likya ve Karya'nın ağaçlandırılmış sahillerinde her şeyden evvel Bavyeralılar ve Bohemyalılar Harzlılar ve Tirollüler bu ülkenin ve Frigya'nın yüksek vadi ve ovalarında Saksonyalı ve Şıvap tekrar kendilerine bir vatan bulacaklardır. [...] Kuzey ve doğu denizi limanlarının Alman denizcileri İyonya ve Dalmaçya sahillerinin sahip olduğu körfezleri paylaşmasını ve niçin Alman iskân bölgesi Anadolu'nun kuzey sahillerini de kapsamasın ve göç ve ticaret dalgası niçin Tuna üzerinden Karadeniz'e kadar ulaşmasın." (s. 95-97)

         

        Ross, sadece Anadolu'nun uygun bir sömürge ve/veya iskân bölgesi olacağı temennisiyle iktifa etmeyip diğer sömürgeci ülkelerin yaptıklarını örnek göstererek Rusya hemen tüm Kafkasya'yı ve İran'ı, Fransa Cezayir ve Fas'ı, İngiltere de Doğu Hindistan'ı sömürgeleştirirken Almanların bunları seyretmesine tahammül göstermemektedir:

         

        "Alman devlet adamları, nasıl ülke işgal etmeye başlanacağını sezgileriyle öğrenmek isterlerse tarihe baksınlar, çünkü tarihte Almanların toprak almayı bildikleri ne zamanlar vardır. Tozlu kitap sayfalarını karıştırmaya zahmetli bulurlarsa; o zaman günümüzde Rusların, İngilizlerin ve Fransızların her an yaptıkları sanat eserini taklit etsinler." (s.98-99) 

         

        Sömürge ve işgal meselesine iyice kendi kaptıran Ross, bütün bu işlemler için üç şeye ihtiyaç olduğunu şöyle ifade eder: "Toprak almak (işgal) için üç şeye ihtiyaç vardır: Para, mürekkep ve kan; üçünden de Almanya'da fazlasıyla mevcut." (s. 99) Bütün bunlara rağmen bu işlerin gerçekleşmemesindeki en önemli unsurun ne olduğu cevabını yazar yine "şovenist" bir tarzda şu şekilde açıklar:

         

        "Alman Birliği'nin kurulamaması. Fakat alman milleti tektir ve bölünemez ve Ren nehrinde olduğu gibi Inn'de de aynı ulu söz çınlar: Avusturya, Prusya yok.! Biz tek federal birliğiz, tek federal orduyuz ve federal savunma hattıyız; niçin biz de federal sömürgeler edinmeyelim?" (s. 99)

         

        Ludwig Ross, dördüncü bölümün sonlarına doğru Alman göçmenleri Anadolu'ya gelmeleri konusunda ikna etmek için son kozlarını da oynamaktan çekinmez:

         

        "[...] Orada Alman kendisine tekrar bir vatan bulacak. Verimli topraklar, bazı dukalıklardan daha büyük yerler Bab-ı Ali'ye memurlarının ücretlerini karşılamaktan başka hiç bir şey kazandırmıyor ve bir Alman mil karesi en verimli toprak, Kuzey Amerika'daki yüz elli dönümlük dekarlık tarla kadar tutmuyor. [...] Buradaki alman iskânı başlarda Türk hakimiyeti alında olabilir. Yerli Türklerden korkmaya gerek yok, sayıları çok az, cesaretleri ve onurları kırılmış, fakir ve sefalet içindeler ve durumlarının iyileşmesini hasretle bekliyorlar; bin ya da üzeri bir aileden oluşacak bir sömürge, burada dağınık bir şekilde yaşayan yürüklere karşı sayısal üstünlüğü de temin edecektir, çalışkanlığın ve sebatın iyi örneği ve yerleşimcilerin refahı, Türklerin eğitilmesi, ilk olarak geleneklerde, daha sonra inançlarında, bütün kibar İngiliz ve Amerikan misyonerlerden daha sürdürülebilir ve hızlı etki yapacaktır. [...] Tuna'nın denize döküldüğü yerin iki yakası belki yakında Alman hâkimiyeti altında olabilir ve şayet biz istersek, Alman yerleşimciler Fırat’ın çıktığı yerlere kadar bile uzanabilir. Kim ilerlemek yerine yerinde durursa, geride kalır ve bekleneni veremeyen kaybeder." (s. 100-101)

         

        Ross, yerleşimcileri inandırmak için her yolu denerken Alman birliğinin önemine dikkat çekmekten de vazgeçmez. Yazara göre yakında yıkılacak olan imparatorluğun "ganimetini paylaşmakta herkesten önce davranmak" gerekir. (Bkz. s.146) Şark’a, Müslümanlara ve Türkler ait tasvirler ve incitici önyargılarla dolu sözlere örnekleri artırmak mümkündür. Eser bu yönüyle de tipik Batı seyahatnamelerinden büyük bir farklılık arz etmez.

         

                      Netice itibari ile Almanya'nın XIX. yüzyılda diğer Avrupa devletleri gibi çeşitli sebeplerden dolayı ciddi bir göç verdiği, herkesçe bilinen bir hakikattir. Bu göç destinasyonlarının en önemlileri, Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya'dır. İşte bu esnada bazı Alman entelektüeller ve seyyahlar ya da özel görevli bilim adamları yeni göç yolları ve bölgeleri önermektedirler. Güney Batı ve Kuzey Batı Anadolu, sahil şeritleri Almanların ilgisini çekmiş mümbit topraklardır. Her iki seyahatnamede de benzer ibarelere bolca rastlanmaktadır. Bu durum, yazarların daha önce bölge ile ilgili malumatları olduğu ve yazacaklarını önceden tasarladıklarını göstermektedir. Zaten Sarminento'nun Anadolu'ya gelmiş olma ihtimali çok düşüktür. Görece nüfusun seyrek olması, arazilerin verimliliği iklimin ve bitki örtüsünün uygunluğu ama en önemlisi de coğrafi yakınlık, Anadolu'nun sömürge haline getirilmesine, en azından Alman göçmenlere açılmasına, Almanlar açısından uygun bulunmaktadır. Sömürge yarışında geç kalan Almanlar mümbit Anadolu topraklarına adeta göz kırpmaktadır. Osmanlı Devleti'nin askeri ve ekonomik durumunun son derece kötü olması, bu topraklara göz dikenlerin iştahlarını kabartmaktadır. Türk toplumunda var olan ve kaynağı tam da net açıklanmayan Alman(ya) sempatisini, biraz da bu hakikatleri ve tarihteki hayalleri nazarı itibara alarak şekillendirmek daha isabetli bir hareket olur, diye düşünüyorum.

         

         

         

        

         

         

         

         

        

         


        


        

        [i] Ailesi Kuzey İskoçya kökenlidir. Kiel'de Klasik Filoloji öğrenimi görmüştür. 1832 yılından itibaren Yunanistan'da çalışmış ve Akropolis kazısını başlatmış, 1837'de yeni kurulan Atina Üniversitesi'nin ilk arkeoloji profesörü olmuştur. 1843 yılında Almanya'ya dönerek Alexander von Humboldt'un yardımıyla Halle Üniversitesi'nde Klasik Arkeoloji profesörü olmuştur. Ross'un Yunanistan ve Küçük Asya arkeolojisine katkıları yadsınamaz.


        

        [ii] Alıntı nüshası: Ludwig Ross, Kleinasien und Deutschland Reisebriefe und Aufsätze mit Bezugnahme auf die Möglichkeit Deutscher Niederlassungen in Kleinasien, Halle 1848,  Önsöz, s. VII. Bundan sonra yapılan alıntılarda hemen metinden sonra sadece sayfa numarası verilecektir.

         

         


        

        [3] Moritz Wagner (1813-1887) Alman seyyah, coğrafyacı ve doğa bilimcisidir. 1833-38 yıllarında Cezayir'e, 1842-45 yıllarında Karadeniz sahil ülkelerine, Kafkasya, Ermenistan, Güney Doğu Anadolu'ya ve İran'a seyahatler yapmıştır. Daha sonra 1852-55 yıllarında da Amerika kıtasına ve Karaiblere geziler yapmıştır. 1862 yılında Bavyera Bilimler Akademisi olağanüstü üyeliğine seçilmiştir.


        

        [4] Alıntı nüshası: Domingo Faustino Sarminento, Deutsche Auswanderung und Collanisation, Yayımlayan: John Eduard Wapphäus, Verlag der J. C. Heinrichs'schen Buchhandlung, Leipzig 1846. İlgili alıntılardan sonra sayfa numarası verilecektir.


        

        [5] Fethiye yakınlarındaki antik kent. Fethiye -Kaş karayolunun 70. km’sinde bulunmaktadır. Antik Çağ’da Likya'ya başkentlik yapmıştır. Kentte ele geçen en eski kalıntılar MÖ VIII. yüzyıla kadar gitmektedir. Pek çok tarihi olaylara ve savaşlara sahne olan kentten günümüze ulaşan kalıntılar arasında kaya mezarları, lahit mezarları ve Likya kültürüne özgü dikme mezar anıtları ile Likya akropolü erken dönem eserleri arasındadır. Birçok kez onarılmış tiyatro ve Erken Hristiyanlık Dönemi’nde yapılmış kilise görülebilecek eserler arasındadır. 1840'lı yıllarda antik kentte kazılar yapan İngiliz Fellows, "Nereidler Anıtı" ile pek çok eseri British Museum'a götürmüştür. Bkz. Türkçe Vikipedi, Özgür Ansiklopedi.


        

        [6]1818-1889 yıllarında yaşamış Alman coğrafyacı ve kartograftır. Klasik filoloji ve coğrafya öğrenimi görmüştür. Carl Ritter'in öğrencisi olmuş daha sonra Prusya Bilimler Akademisi üyesi ve Münih Üniversitesi'nde coğrafya profesörü olmuştur. 1841 yılında Yunanistan ve Helen Sömürgeleri Atlası'nı neşretmiş, akabinde İstanbul'a bir seyahat yapmıştır. Önce Türkçe daha sonra Arapça ve Ermenice öğrenmiştir. Daha geniş bilgi için bkz. http://de.wikipedia.org/wiki/Heinrich_Kiepert


        

        [7] Carl Neumann (1823-1880) Alman coğrafyacı ve tarihçi. Burada Enver Ziya Karal'ın s. 171'de verdiği 1888 tarihinde bir hata olması kuvvetle muhtemel. Neumann çok daha önce bu işle memur edilmiş olmalı. Aynı yerde Almanya nüfusunun 49 milyon verilmesi dikkate değer bir rakamdır ve göçün ülke için ne kadar zorunlu olduğunu izaha yeterlidir.


        

        [8] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, cilt VIII, TTK Yay., Ankara 1995, s. 170-171. Karal eserinin 161. sayfasında başlayan "Türk Alman İlişkileri" bölümünde "Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Alakanın Artması" faslında Ludwig Ross'un bu düşüncesinden bahseder, ancak mürettip hatası ile yazarın ön adını Loudvig şeklinde verir , s.170.


Türk Yurdu Haziran 2013
Türk Yurdu Haziran 2013
Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

Basılı: 15 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele