Bazı XIX. Yüzyıl Batılı Seyahatnamelerine Göre Osmanlı’da Eğitim, Bilim ve Kültür

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

        İnsanın en önemli ve değerli buluşlarından biri kuşkusuz yazıdır. Bu sayede, tarihin çok eski çağlarından bu güne hemen her alanda insanî bir birikim meydana gelebilmiştir. Kültür, sanat, teknoloji, bilim, sanayi mimari, insana dair her ne varsa hepsinin gelişmesinde en büyük pay yazıya aittir. Yazı, insan duygularının ifadesinde, iletişimde, bürokraside, belgede, resimde, sanatta ve mimaride çok farklı amaçlarla ve değişik fonksiyonlarda kullanılır. Bu farklılık yazınsal ürünlerin üslup ve teknik açıdan tasnif edilmesine yol açmıştır. Buradan hareketle, edebî, sosyal, kültürel, dinî bilimsel vb. yazı çeşitleri ortaya çıkmıştır. Bunlar içinde üslup ve meydana getiriliş yönüyle en fazla alt alana ve çeşitliliğe sahip alan şüphesiz edebiyattır. Roman, hikâye, şiir olmak üzere anı/hatıra, gözlem, deneme, mektup, seyahatname, sefaretname bu alanın başlıca yazınsal türleri arasında yer alır. Bu yazı türleri meydana gelme ve kullanılma biçimlerine göre değişiklik gösterir. Bunlar arasında varlığı çok eski dönemlere kadar uzananlardan ve dünya da yaygın olarak kullanılanlardan biri de gezi yazısı ya da seyahatnamelerdir.

         

        Türk edebiyat tarihinin değerli araştırmacılarından Orhan Şaik Gökyay’a göre, seyahatname, “bir yazarın yurt içinde ve dışında yaptığı gezilerde gördüklerini anlatan yayınların tümüne verilen addır. Bu yapıtlarda gezgin, bir toplumun bütünüyle yaşayışını, gelenek ve göreneklerini türlü açılardan dikkatini çeken ve okurun dikkatini çekeceğini umduğu başkalıkları sergilemeye çalışır. Bunları elinden geldiğince de özenerek anlatır ve yazar”.[1] Elbette bir seyyah gezip gördüğü yerlere ilişkin olarak bu tanımın çok daha ötesinde işler de yapar. Yazılarını resimler, gravürler, şekiller ve belgelerle destekleyebilir ve böylece hem söylediklerine inandırıcılık kazandırır hem de okuyucuların da görsel bir seyahat yapmalarını sağlar. Modern zamanların beyaz perde ve cam ekranlarda yaptığı belgeselciliği, modern öncesi dönemde büyük ölçüde seyahatnameler yapmıştır.

         

        Seyahatnamelerin önem ve değeri seyyahın gözlem gücünde ve kaleminin kıvraklığında saklıdır. Bunun yanında gördüklerini imkân nispetinde nesnel bir halde anlatabilmesi de beklenen bir hususiyettir. Bu nesnelliğin sağlanabilmesi için de gezilip görülen yerin insan davranışları, tarihi, coğrafyası, kültürü, inancı, siyaseti, iklimi hakkında derin bir bilgi gerekliliğinin yanında hemen her türlü önyargıdan arınmış olmak da bir beklentidir. Bir seyahatnamenin, ilgili toplum ve mekânın anlaşılmasına hizmeti, sözü edilen gereksinimleri gerçekleştirme düzeyine bağlıdır. Aksi halde, ciddi önyargılara, nefretlere hatta düşmanlıklara, ayrımcılıklara, ötekileştirmeye kadar giden bir dizi sosyal hastalığın oluşmasına bir şekilde katkı verici hale gelebilir.

         

        Toplumların biri birlerini tanıması ve haklarında bilgi edinmesi, onlara farklı değerler yüklemeleri insan ve cemiyet olmanın bir gereğidir ve bir ihtiyaçtır. Bu hacetin giderilmesine hizmet eden araçlardan biri de seyyahların gözlemleri olmuştur. Bu gözlemlerden hareketle bir toplumun bir diğerine karşı stereotip haline gelen algılamaları, nesiller boyu sürdürecekleri önyargıları, korkuları, ötekileştirmeleri ya da başka zihinsel tortuları meydana gelmektedir. Bu ayrışmanın dünya üzerinde en üst düzeyde temsil edildiği yer kuşkusuz Doğu ve Batı’dır. Bu iki dünya coğrafi olarak sınır olmasına karşın, zihniyet dünyası olarak biri birinden hayli uzak ve farklı hatta zıt olarak telakki edilmektedir. Öyle ki, bu farklılığın bir tabiat haline geldiğini, R. Kipling’in “Doğu Doğu’dur, Batı da Batı. Bu ikisi hiçbir zaman birleşmeyecektir” ifadesiyle ortaya konmuştur. Bu kökten ayrıştırma Batılı dünyada o kadar kemikleşmiştir ki, yapılan onca benzeme çalışmasına, modernleşme gayretine, taklide, takiyyeye rağmen CemilMeriç, “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlı’yız; Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!”[2] tespitinden bulunmaktan kendini alamaz. Bu derin ayrıştırmanın temellerini besleyen birçok amil, eser, kişi, kurum, vak’a ve vakıa vardır. Elbette bunlardan biri de uzun yıllar Anadolu, Suriye, Mısır, Bağdat, Şam, Basra, Tebriz vb. yerlere gelen seyyahların anlatıları ve bıraktıkları yazınsal mirastır. Hemen her Avrupalı seyyahın kutsal bir vecibe gibi toplumuna bıraktığı bu miras egzotik ve öteki dünyanın (Doğu’nun) zihinlerdeki doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu oluşum, sanayi devrimiyle birlikte hâkim olmaya başlayan bilim faaliyeti ile yerini büyük ölçüde araştırma ve gözleme dayalı olarak vücut bulacak doğu bilimine, meşhur adıyla “oryantalizme” bırakacaktır. Cemil Meriç’in, “sömürgeciliğin keşif kolu” olarak tanımladığı bu Batılı tecessüs, bir anlamda Doğu’nun daha sistematik tanıma ve tanıtma faaliyetidir. Bu gayretin temelinde ise hâkim olmak, galip gelmek, hükmetmek ve tüketmek niyetli bir amaç söz konusudur.

         

        Bu yazıda XIX. yüzyılda Osmanlı topraklarına gelen Batılı seyyahların özellikle eğitim ve bilime ilişkin gözlemlerine yer verilecektir. Zamandan kaynaklanan sebepler yüzünden dönemin bütün seyahatnamelerini incelemek ve çok daha geniş bir örneklem dünyası ile hareket etmek mümkün olmamıştır. Ancak ulaşılabilen seyahatnamelerde eğitim, bilim ve kültürel kurumlara ilişkin anlatılara yer verilmiştir.

         

        Bu makalenin başlığı, “Batılı seyyahların seyahatnamelerinde yanlış konu aramak: eğitim, bilim ve kültür” şekline rahatlıkla dönüştürülebilirdi. Yalnız, ilk çıkış ve arayış noktamız Batılı seyyahların gözlemlerinde Osmanlı ülkesindeki eğitim, bilim ve kültür faaliyetleri olduğu için bu noktadan devam etmeye karar verdik. Ama sonuç hiç de beklediğim gibi gelişmedi.

         

        Araştırmaya başlarken büyük bir şaşkınlıkla karşılaştığımı belirterek girizgah yapmak isterim. Zira materyal toplamak için okuduğum, sayfalarını büyük bir dikkatle ve merakla karıştırdığım onlarca seyahatnamede Osmanlı dünyasındaki eğitimle ilgili neredeyse hiçbir şey bulamadım. Kadınlara, çarşı ve pazarlara, ibadet yerlerine, hamamlara, hanlara, gemilere varıncaya kadar pek çok yer en ince detaylarına varıncaya kadar anlatan seyyahlar, medrese, ilmiye, kitaplar, matbaa, gazete vb. konularda ketumdular. Seyyahların bir medreseye, bir sıbyan mektebine bir tekkeye uğramamaları hayli şaşırtıcı geldi. Ancak araştırmanın ilerleyen safhalarında birkaç seyahatnamede Osmanlı dünyasında eğitim ve bilime ilişkin veriler elde edebildim ve arkasının geleceğine dair umutlarım arttı. Ancak bu defa da zaman bitmişti. Daha geniş zaman aralığında, bu konunun bir yüksek lisans tezine konu olabilecek kadar geniş olduğunu ve orijinal kaynaklara ulaşılabileceğini belirtmek isterim.

         

         

        Önyargı, Zihinsel Egzotizm ve Konformizmin İnşa Ettiği Batı’nın Doğu’su

         

        Batılı dünyada oldukça geniş bir alan oluşturan, hemen her üniversitede kalabalık çalışma bölümleriyle icra edilen Doğu çalışmalarının, en kıymetli ve aynı zamanda bol kaynaklarından biri kuşkusuz gezi yazılarıdır. Denilebilir ki, Batılı literatür bu konuda inanılmaz derecede zengindir. Hemen her gezgin gözlemlerini kaleme almış, kütüphaneler bu konuda el değmemiş, sayfaları açılmamış araştırılmayı bekleyen kitaplarla lebalep doludur.

         

        Özellikle anı ve gezi yazılarından hareketle yüzyıllar boyunca Batılı dünyanın Doğu’ya nasıl baktığı, nasıl bir zihniyet dünyası oluşturduğu ve oryantalizmi hangi birikim üzerine inşa ettiğini anlamak mümkündür.[3] Seyyahların, tüccarların ve devlet görevlilerinin büyük önyargılar içinde Osmanlı topraklarını gezdiklerini gösteren pek çok delil bulunabilir. Bu kişilerin önyargılarla beslenmelerini sağlayan önemli unsurlardan biri XV. yüzyıldan itibaren sistematik bir şekilde yayılan asılsız propagandalardı. Öyle ki, “Tüm Müslümanlar ırk ve etnik kökenlerine bakılmaksızın ‘Türkler’ olarak bilinmeye başlanmış ve yenilmesi imkânsız Osmanlı ordularının Avrupa’yı ezip geçeceğine dair korkular tıpkı bir veba salgını gibi hızla yayılmıştır.”[4] Bu yaygın kanaatler, içinde yaşadığımız zamana kadar gelmiş ve Avrupalıların Doğu’ya ilişkin temel önyargılarını, korkularını ve saptırmalarını meydana getirmiştir.

         

        Gezi yazıları diğer bir yönüyle de gezginlerin kendilerinin ve kendi toplumlarının tecessüs dünyalarını, ilgi alanlarını ele vermesi bakımından ilginçtir. Gezginler aslından kendi ruh hallerinin tercümanıdır. Bıraktıkları miras ile ne aradıklarını anlatmaktadırlar. Bu yönüyle, aslında Edward Said’in söylediği gibi; “Batı, Doğuyu belgeleme girişimi ile kendini belgelemiştir.”[5]

         

        Batılı seyyahların metinlerine bakıldığında birçok kere, görülen, müşahede edilen değil, görülmek isteneni tasvir ettikleri anlaşılmaktadır. Bunun en açık göstergelerinden biri kadın ve harem imgelemleridir. Dönemin toplumsal hayatının tabiatı icabı kapalı, mahrem, gizli olan kadın dünyasına dair, seyahatnamelerde uzun anlatımlar, hayaller ve edebî süslemeler bulmak mümkündür. Bu makale için incelenen pek çok seyahatnamede Müslüman kadınlara, harem hayatına, eğlenme ve dinlenme mekânlarına büyük bir ilginin olduğu görmek, seyyahların ne aradıkları hakkında bir bilgi vermemekte midir?

         

        Batılı seyyahların metinleri ile Osmanlı gezginlerinin metinleri karşılıklı okunduğunda aslında çok farklı dünyalar görülecektir. Bu yazının konusu olmasa da birkaç Osmanlı seyahatnamesi okuyan biriyle Batılı seyahatname okuyan biri, aradaki farkı açıkça görecektir. İki dünyanın gezginlerinin gözleri, aradıkları, anlattıkları ve dünyaya bakış açıları farklıdır. Birinde keşfetme ve tanıma heyecanı, arzusu varken, diğerinde belirleme, tanımlama, ötekileştirme, hükmetmeye çalışma, haklı çıkma kibri her satırda gözlenebilir. İki dünyanın seyyahlarının gündemlerine aldıkları mekânlar, kişiler, olgular, kişiler ve olaylar farklıdır. Bu yönü ile Batılı seyahatnameler ile Doğulu seyyahların gözlemleri birçok açıdan karşılaştırmaya muhtaçtır ve bu akademik dünyamız için acil bir gerekliliktir. Seyahatnamelerde değinilen ve üzerinde durulanlar kadar, değinilmeyen, görmezden gelinen, ya da yazılmayan noktalar da hayli önemlidir. Elbette bunu keşfetmek zor olsa da üzerinde fikir yürütülebilir. Bunun seyyah psikolojisi, ideolojisi ve misyonuyla yakından bir irtibatı kurulabilir ve yorumu yapılabilir.

         

        Seyahat yazılarında birey, toplum ve iktidar ilişkisi de değinilecek konular arasındadır. Seyyahlar daha çok muktedir bir ülkenin ya da sınıfın temsilcisi olarak ortaya çıkarlar ve gözlemlerini aktarırlar. İlk seyyahların gezme amaçlarına bakıldığında tanımak tecessüsünün dürtüleri kadar ekonomik keşfin de etkili olduğunu söyleyenler az değildir.

         

        Seyahatnamelerin zengin içeriğinden birçok konuda istifade etmek mümkündür. Hemen her gezi yazısının, kaleme alındığı döneme ilişkin “sosyal ve kültürel farkındalık”,[6] meydana getirdiğini açıkça görmek mümkündür. Bu sosyal ve kültürel farkındalığın ardından seyyahların önyargılarına ve yanlış bilgi vermelerine de dikkat etmek gerekmektedir. Zira bu araştırma için incelenen seyahatnamelerde, Osmanlı dünyasına ilişkin bolca yanlış bilginin de yer aldığı belirgin bir şekilde görülmüştür.

         

        Bununla birlikte gezginlerin entelektüel seviyeleri, üstlendikleri görevler, iletişim halinde oldukları kişiler, eğitim düzeyleri de doğrudan metinlerine yansımaktadır. Kim ne işle meşgulse ona yönelik algıları daha ön plana çıkmaktadır. Bir kara subayı ile denizcinin, tüccarın, ressamın, sanatkârın ya da kilise mensubunun seyahat gözlemleri belirgin farklılıklar göstermektedir. Örneğin, üst düzey bir asker olan Moltke’nin gözlemlerindeki bürokratik ve siyasî derinlik, entelektüel seviye ve bilgi aktarım biçimiyle sıradan bir burjuva gezgini olan Edmond Amicis’in anlatıları, biri birinden hayli farklıdır. Moltke mektuplarının hemen her sayfasında, askerî, antropolojik, coğrafi, sosyolojik, siyasî, kültürel ve dinî bilgileri ustalıkla kullanırken, Amicis, modern zamanların magazin gazetecisi reflekslerini andırır bir üslupla gözlemlerini kaleme almıştır. Molkte ile aynı tarihlerin İstanbul’unu anlatan James De Kay’ın anlattıkları da farklıdır ve yazarın nesnel davranmaya aşırı gayret ettiği görülmektedir. Öyle ki, James De Kay’ın seyahatnamesi gerek içeriği, gerekse üslubu ve verdiği bilgi derinliği bakımından XIX. yüzyıl Osmanlı hayatı için son derece değerli bir kaynaktır.

         

        Bir çok seyahatnamede kadınların eğitim durumuna ilişkin sınırlı miktarda elde edilen verilerde cehalete ve okuma yazma bilmemeye bir vurgu vardır. Amicis ve Moltke bu konuda hayli sıradan ve önyargılı davranırken Kay, kadınların eğitimsizliği konusuna çok alışık olmadığımız yorumlar getirmiştir. Ona göre kadın eğitimsizliğinin nedeni aslında kadınların kendi isteksizlikleridir. Ona göre, kadınların eğitimsizliğine ilişkin yorumları iki bakımdan eleştirmek mümkündür. Öncelikle Avrupa’da kadın varlığı, bırakınız hak ve hukukunu, insan olarak tanınması bile sanayi devriminin iş gücü gereksinimiyle meydana gelmiştir. İkinci olarak seyyahların anlatılarında Müslüman kadınların eğitimine ilişkin gözlemlerinin hiçbir kanıtı, dayanağı, inandırıcı tarafı yoktur. Hemen tamamı mahrem bir hayata ilişkin ancak hayalhanelerinin izin verdiği ölçüde haber vermektedirler. Aynı zamanda sözlü kültürün çok yaygın olduğu, bütün kültür ve bilgi aktarımının sözle yapıldığı bir ortamda okuma yazma bilmemenin doğrudan cehaletle bağdaştırılması da mantıklı bir izah değildir ve tam anlamıyla bir modern dönemin bir anakronizmidir.

         

        Batılı seyyahların yolları medreselere nadiren düşmüştür. Bunun yanında mistik özellikleri ve folklorik nitelikleri yönüyle birkaç yerde Mevlevî ya da Hacı Bektaş tekkesine uğramışlardır. Örneğin kadınlara, Kapalıçarşı’ya, gezinti yerlerine, çarşılara ve hamamlara karşı inanılmaz derecede ayrıntılı gözlemler aktaran Amicis, kısa bir süreliğine Pera’daki Mevlevî ayinlerine de katılmıştır. Ona, meşhur sema gösterisi bir tiyatro oyunu tesirini uyandırmıştır.[7] Oryantalizmin sembol eserlerinden biri olan Gérard de Nerval, Türk dininin ve ondan kaynaklanan öğrenimine ilişkin iki felsefe sisteminin varlığına işaret etmiştir. Bunlardan biri, tam anlamıyla Aristotelesçi, öteki de tam anlamıyla Eflatuncudur. Ona göre, “Dervişler sonuncusuna bağlıdırlar. Müslümanlarla Eskiçağ Yunanları arasında böyle bir bağlantı olmamasına şaşmamak gerekir; çünkü bizler de eskiçağ dünyasının son felsefi yazılarını onların yaptıkları çevirilerle tanıdık.”[8] Yazara göre, yaygın tarikat okullarından biri Mevlevîlerdir ve bu ad da kurucularından gelir. Nerval’e göre derviş, “Yoksul anlamına gelir, bunlar aslında, bir Müslüman Komünistler mezhebi oluşturmuşlardır”.

         

        İstanbul’u adım adım dolaşan ve günlüğüne aktaran Merville’nin yolu bir kere olsun bir cami içine ya da medreseye, mektebe düşmemiştir. Yazar seyahatnamesinin bir yerinde, “Bir ara yeniçeri ağasının konağına gittim”[9] demektedir. Eğer Şeyhülislamlık binasını kast ediyorsa, burası hakkında bir ayrıntı yoktur. Seyahatnamesinin bir başka yerinde de camilere ilişkin “Bu tür yapı fikrinin çadırdan ilham alınmış olabileceğini düşündüm. Asil bir balo salonu da olabilirdi”[10] ifadelerinin yazarın ancak hayal dünyasının genişliğiyle izah edilebilecek bir yönü vardır.

         

        Seyyahların ve kısa süreliğine Osmanlı topraklarına gelenlerin ne kadar önyargılı ve aynı zamanda pejoratif bir üslup takındıklarına yönelik belirgin örneklerden biri, Mühendishane Mektebinin açılışı sırasında davet edilen Macar topçu Baron de Tott’un ifadelerinde görülebilir.

         

        Mühendishane’ye öğrenci alma sınavı ve “üçgenin iç açılarının toplamı meselesi” başlıklı bir konuyu Tott anılarında ilginç bir şekilde anlatmaktadır. Osmanlı modernleşmesinin ayak sesleri XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren öncelikle askerî okullarda yapılan yeniliklerle başlamıştır. Bu yeniliklerin başında 1773’te Mühendishane-i Bahri-i Hümâyûn’un (Deniz Subay Mektebi) açılması önceliği teşkil eder. Adı geçen okulun kurulmasından önce İstanbul’a davet edilen meşhur Macar asıllı Fransız Baron de Tott da bunlardan biridir. 1774’te III. Mustafa’nın davetiyle İstanbul’a gelir ve Mühendishane-i Bahri-i Hümâyûn’u kurma işine soyunur. Ancak zamanın medreseli hendese hocalarının bu yeni icada karşı çıkacaklarını düşünerek daha baştan onların sesini kesmek ister.

         

        Mühendishaneye talebe olmak isteyenleri sınav yapma arzusu makul görülerek kabul edilir. Talebe olmak isteyenler daha çok medrese talebeleri ve hocalarıdır ve içlerinde ak sakallısı da olmak üzere çok farklı yaş aralıklarından kişiler vardır. Adaylar aynı dönemin önde gelen Osmanlı geometricileridir. Tott, sınava başlar ve aşağılayıcı eda ile ‘bir üçgenin iç açılarının toplam değerini’ sorar. Kısa bir sessizlikten sonra talipler arasından cesur biri kalkar ve ‘üçgenine göre değişir’ der. Baron de Tott “böylesine saçma bir cevap alacağımı bilseydim, bu soruyu hiç sormazdım” diyerek talebeleri küçümser. Ancak şunu da itiraftan çekinmez: “Mühendisler ne kadar cahil iseler, ilme gösterdikleri ilgi o kadar büyüktü (....). Üç ay içinde trigonometrinin dört problemini uygulayacak duruma geldiler!”[11]

         

        Baron’un sorduğunu iddia ettiği soru, İslâm dünyasında başta Ebu’l Vefa ve Nasiruddin Tûsî olmak üzere pek çok Türk-İslâm âlimi tarafından derinlemesine araştırılmış, hatta Öklid’in 5. postülasının geliştirilmiş formülasyonunu eleştirenler olmuştur. Üçgenin iç açıları toplamının 180 derece olması, küresel trigonometride (müsellesat-ı küreviye) geçerli mi değil mi diye yıllarca tartışmalar yapılmış, kitaplar telif edilmiştir. Dolayısıyla, XVIII. yüzyıl sonlarında Osmanlı medreselerindeki bir hendese hocasının bu konuyu bilmemesi düşünülemez. Bu gün için burada asıl dikkat edilmesi ve üzerinde durulması gereken nokta, TÜBİTAK yayınlarından çıkan Robert Osserman’ın Evrenin Şiiri adlı kitabında yazan satırlardır: “Yeni geometride bir üçgenin iç açılarının toplamı sabit bir sayı olmayıp üçgenine göre değişir ama her durumda 180 dereceden küçüktür.”[12]

         

         

        XIX. Yüzyıl Osmanlı Eğitim ve Kültür Kurumlarına İlişkin Gözlemler

         

        Bu araştırma için yapılan taramada, XIX. yüzyıl Osmanlı eğitim, bilim ve kültür hayatına ilişkin verilerin yer aldığı üç temel seyahatname tespit edilmiştir. Bunlardan ilki, II. Mahmut döneminde davet edilen Helmuth Von Moltke’nin mektuplarıdır. Diğeri Osmanlı ülkesi hakkında gözlemlerini kaleme alan ilk Amerikalı seyyah olarak bilinen James Ellswort De Kay, sonuncusu da İtalyan seyyah Edmondo Amicis’tir. Bunun yanında diğer bazı seyahatnamelerde de konuya ilişkin bilgi kırıntılarından söz edilebilir.

         

        Moltke üst düzey bir asker olduğu için Osmanlı bürokrasisinin ve askerî hiyerarşisinin üst katmanları hakkında yer yer bilgi vermiştir. Bu onun ayrıcalıklı bir misafir olmasından kaynaklanır ve bunu “Pek az Avrupalı Türkiye’de bizim kadar uygun şartlarda karşılaşacaktır”[13] ifadeleriyle teyit eder. Zira üst düzey bir subay olarak burada bulunduğu için hususi davetlere ve meclislere katılmıştır. Sıradan bir seyyahın onun yaşadıklarını tecrübe etmesi biraz zor görünmektedir. Moltke mektuplarında devletin değişim ve dönüşümü, özellikle de II. Mahmud’un reformları hakkında geniş yorumlar yapmıştır. Bunlar arasında ulemaya ayrı bir yer vermiş ve yer yer eleştirmiştir.

         

        Molkte, dönemin Osmanlı toplumunun eğitim ve bilgi seviyesi konusunda, “Türklerin bir mektup yazacak ve okuyacak kadar bile olsun okuma yazma bilmemelerden”[14] bahseder. Ulema sınıfının rahatsızlıklarından ve II. Mahmut’un gayretleri sonrasında yapılan değişimlerden bir anlamda övgüyle söz eder: “Ulema, nüfuzlarının azaldığını görmekteydi, yenilikler birçok menfaatlerini zedelemişti ve yeni vergiler bütün sınıflara zarar veriyordu. Artık adlarını bile söylemeleri yasak olan binlerce yeniçeri ile boğulan, denize atılan veya topla öldürülen diğer binlercesinin dostları ve akrabaları memlekete ve başşehre dağılmışlardı.”[15] Ona göre “ulema sultanın keyfî emirlerine karşı daima Yeniçerilerle ittifak etmiştir. Şimdi her ne kadar bu din adamları sınıfına hâkim olmak mümkün olmamışsa da yine de bunlar, yenilikleri ancak üstü kapalı bir antipati ve gizli bir mukavemetle karşılayacak kadar ürkütülmüşlerdir”.

         

        Moltke’ye göre, Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra, reformun önündeki bütün engeller kaldırılmıştır. Artık, tahrip yolu sona ermiş, sıra daha iyisini kurmaya gelmiştir. Fakat işte o zaman bir devlet yapısının eksik taraflarını görmenin buna çare bulmaktan ne kadar kolay; yapmanın yıkmadan ne kadar güç olduğunu meydana çıkarmıştır.

         

        Moltke’nin mektuplarında değindiği önemli konulardan biri de Sultan II. Mahmut’un yaptığı reformların özgünlüğü ve diğer milletlerden farkını belirtmesidir. Bu konuda Molktke’ Cevdet Paşa’nın Rusya modernleşmesi ile Osmanlı arasında yaptığı mukayeseye benzer[16] bir karşılaştırma yapmıştır. Ona göre, “Sultan Mahmut milleti arasında, bu yenileşme hareketinde idare edici veya yardımcı olarak yanına alabileceği aydın bir insan da bulamadı. Avrupalılar için Şarklıların fikir seviyelerini hakikatte olduğu kadar aşağı tasavvur etmek hemen hemen imkânsızdır.”[17] Osmanlı toplumunun okuma yazma, bilgi, inanç vb. konulardaki durumuna ilişkin gözlemleri ise şöyledir:

         

        “Okuma yazma bilen bir Türk’e “Hafız” yani “bilgin” denir. Kur’an’ın ilk ve son surelerini ezberlemekle tahsilini tamamlar, dört işlemi de pek azı tam olarak bilir. Herkesten fazla münevver diyebileceğim ricalden bir Türk fala ve rüya tabirlerine tamamıyla bağlı idi ve dünyanın küre şeklini tasavvur bile edemiyordu. Zadece nezâket icabı ve biz bu nokta üzerinde o kadar inatla durduğumuz için dünyanın bir tabak gibi düz olduğunu iddiadan vazgeçmişti. Sadece dönmelerden başka herhangi bir Avrupa dilini konuşan kimse yoktur. Yüksek memuriyetlerde bulunan birçok Türkler kendi dillerinde yazılmış mektupları bile okutturup dinlemek zorundadırlar. Bir kâğıt parçası üzerine kamış kalemle boyuna kendi adını yazıp duran feriki hatırlıyorum, bu sanatı az önce kâtibinden öğrenmişti. Bu, hiç mübalağa olmayan sözlerimden Avrupa’da tahsil ederek kısmen büyük faydalar sağlamış olan Osmanlıları müstesna tutuyorum. Bu insanlar istikbalde büyük bir ehemmiyet kazanacaklardır. Sultan Mahmut bu tohumları serpmek mazhariyetine erişmişti, fakat meyvesini henüz derememişti.”[18]

         

        Aubrey Herbert de yüzyılın başlarında Osmanlı ülkesini bir baştan diğerine gezmiştir. Aşırı bir siyasî tasvir ve gözlem bulunan seyahatnamede diğer kültür ve folklor unsurlarına bolca rastlanabilirken, eğitimle ilgili bilgi ve gözlemler neredeyse yoktur. Seyyahın girip çıkmadığı yer olmamasına karşın okul, mescit, mektep, medreseye yolu düşmemiştir. Sadece bir yerde Yemen’deki bir okulla ilgili ifadeler yer almaktadır. Ancak gezilen bu okul bir Müslüman okulu değil, muhtemelen Musevi eğitim yeridir. Aşağılayıcı bir üslupla okulu şöyle tasvir eder:

         

        “Dolaşırken okul dedikleri bir-iki odaya geldik. Öğretmen yüzünü bağıra çağıra Tevrat okuyan bir düzine kadar sıska çocuğa dönerek oturmuştu. Tevrat bazı yerleri ayrı paragraflar halinde bazı yerleri kelime kelime olmak üzere Aramice, İbranice ve Arapça basılmıştı. Öğretmen bencilcesine kitabı kendi yüzüne doğru çevrilmiş bir şekilde kucağına koymuştu. Karşısındaki çocuklar da kitabı tersinden okumak zorunda kalıyorlardı. Bu şimdiye kadar gördüğün en dikkate şayan ders idi.”[19]

         

        Seyyahın son cümlesine bakılacak olursa, başka okullar ve ders mekânları da gezmiş olmalı ki, aralarında bir kıyas yapmaktadır. Ancak seyahatnamesinin diğer yerlerinde buna ilişkin her hangi bir bilgi yoktur. Anlatısına zihninde kalan en kötüsünü dâhil etmiştir. Bir ara da camilere ilişkin bilgiler vermiştir. Bütün camilere yabancıların girmesinin serbest olmadığını, sadece belli camilere yabancıların girebildiklerini ifade etmektedir.

         

        II. Mahmut dönemi olay ve olguları hakkında en geniş bilgileri veren seyyahların başında Amerikalı James Ellswort De Kay gelmektedir. Diğer birçok seyahatnamede göremediğimiz pek çok ayrıntı Kay’da bulunmaktadır. kendisinden önceki bir çok seyyah ile adeta hesaplaşan ve onlar tarafından yanlış bilgilendirildiğini yer yer açığa vurmaktadır. Oldukça insaflı, vicdanlı ve nesnel gözle Osmanlı dünyasına bakan Kay’ın anlatımında hayli şaşırtıcı ifadeler bulunmaktadır. Osmanlı ve Şark dünyasının hemen her alanına dair gerçekçi anlatımlara yer verilmiştir. Elbette bunlar arasından önemli alanlardan biri eğitim, kültür ve bilim hayatına dairdir.

         

        James E. Kay 1831’de Sütlüce’de faaliyet gösteren ve kendisinin “üniversite” diye adlandırdığı bir okulu ziyaret etmiştir. Bu okulun binası, araç gereçleri, hocaları, ders kitapları ve eğitim öğretim hayatı ile ilgili zengin ayrıntılara değinmiştir:

         

        “Bir Türk akademisini ya da üniversitesini ziyaret ettik. Haliç’e biraz uzaklıktaki Hasköy adlı semtte kurulmuş. Bina oldukça geniş ve iç mimarisi, adandığı amaca uygun olarak tasarlanmış görünüyor. İlk olarak, zeki ancak şanssız Selim tarafından yaptırılmış, ama onun ölümünden sonra bu da hükümdarlığı zamanındaki bütün hayırsever ve zeki uygulamalarıyla aynı akıbeti paylaşmış şimdiki Sultan tahta geçtikten sonra yenilenmiş ve eğer aldığım bilgi doğruysa, buraya cömertçe bağışta bulunulup her yıl farklı ve aktif görevlerde yer alabilecek kadar yetenekli bir grup genç erkek yetiştirmesi sağlanmış. Tamamlanması gereken dersler üç yıllık bir süreyi kapsıyor. Üniversite, büyük dedelerinin dinini terk eden değerli bir Yahudi olan İshak (Isaac) Efendi ya da bize göre ‘gentilman Isaac' tarafından idare ediliyordu.

         

        Okul müdürünü sorduğumuzda bir kapıya doğru yönlendirildik ve (önündeki büyük bir terlik yığını yüzünden tökezledikten sonra) bizim üniversitelerimizdeki etüd odasına benzeyen, ferah ve hasırla kaplı bir odaya götürüldük. İshak Cenapları, arada sırada kehribar başlıklı koca çubuğunu içerek ve önündeki kalın el yazmasını cümle cümle, yavaş bir tonda okuyarak geniş bir divanın üstünde, görkemli bir şekilde tembel tembel oturuyordu. Dostumu tanımasına rağmen, bizi karşılayışı hiç de hoş değildi. En fakir Türkün bile misafirine sunduğu geleneksel kahve ve çubuğu bize ikram etmeyi unuttu. Böyle önemsiz şeylerden yılmak için fazlasıyla uzaktan gelmiştik; o yüzden, öğretmenin küçük bir davetiyle odada bulunan iki sandalyeyi sahiplendik. İshak, Türkler arasında epey saygı gören biri ve yıllarca sarayda dragoman olarak hizmet vermiş. Bu görevi şimdi damadı ifa ediyormuş. İshak'ın kastî nezaketsizliğinin sebebini tahmin etmeyi başaramadık; fakat ahbabım en muhtemel sebebin, onu niyetli olduğumuz bu ziyaretten haberdar etmememiz olduğunu söyledi. Bu okuyucularımıza önemsiz görünebilir; bahsedilme nedeni bunun nadir rastlanan bir şey olması. Bu, Türkiye’de yaşadığımız süre içinde saygısızlığa ya da nezaketsizliğe maruz kaldığımız tek olaydı.

         

        Etrafımızdaki manzara ilginçti. Odada bazıları yirmi, yirmi beş yaş arası, bazıları da daha sadece on beş yaşında olan elli altmış delikanlı vardı. Üniformalarından. Çoğunun askeriyenin değişik teşkilatlarında çalıştığı anlaşılıyordu. Hepsi farklı pozisyonlarda yerin üstüne oturmuştu ve önlerinde kâğıtları vardı. Öğretmenlerinin dikte ettirdiklerini yazıyorlardı. Doğuluların yazış tarzı bizimkinden o kadar farklı ki, kısa bir tarif yeterli gelmeyebilir. Kâğıt oldukça kalın ve kâğıdın en azından bir tarafı epeyce parlak. Öğrenci, kâğıdını kısmen sol elinin avucuyla tutuyor ve bunu bazen sol bacağının üzerine koyuyordu. Kalemler bir tür kamıştan yapılmıştı ve uçları geniş kesilmişti. Doğuluların bizimkinin tersine, sağdan sola yazdığı iyi bilinir. Yazıcının açıkça görünen biçimsiz pozisyonuna ve basit yazı malzemelerine rağmen, karakterler öğrenciler tarafından düzgün ve belirgin bir şekilde dikkatle çiziliyordu. Yazdıklarından bazıları, hat sanatının iyi birer örneği olarak sergilenebilirdi İçinde kullanılmayan kalemlerin bulunduğu, tuhaf şekilli bir hokka kuşaklarına bağlanmıştı. El yazılarının birkaçında çizgilerin birbirine paralel olmasına rağmen yatay olmadığını ve yana eğilerek sayfanın sol üst köşesine doğru yükseldiğini fark ettim. Aynı yatık karakterleri bazı mezar taşlarında görmüş olmama rağmen, bunun sadece bir süs olduğunu düşünmüştüm.

         

        İçeriye girdiğimizde müdür, öğrencilerine askeri bölük ve taburların düzeni ve yerleşimi hakkında nutuk atmakla meşguldü. Arada sırada dikkatsiz bir öğrenciyi kaldırıp söylediği son cümleyi tekrar etmesini istiyor ve eğer bahtsız mahlûk en tatmin edici şekilde cevap veremezse, onu hararetle azarlıyordu. Bazen bu azarı, sanki yüzüne tükürecekmiş gibi belirgin bir hareketle süslüyordu. Bu, Türkler arasında kullanılan en berbat tiksinme ifadesi. Ben de bu harekete maruz kalan genç dâhilerin daha katı bir cezaya ihtiyaç duyduklarını düşünmüştüm. Öğretmenin azarlamaları ve tehditleri, bayat bir okul şakası yapmış gibi kahkahayla karşılansa da, öğrenciler genelde dikkat çekecek derecede dikkatli ve düzenliydi. Bize kendisinin yazdığı ve İstanbul'daki matbaanın daha yeni bastığı dört “octaoo” ciltten oluşan bir eser gösterdi. Daha sonra bunun bilime giriş ilkelerini kapsayan, zeki bir şekilde Fransızlardan derlenen ve öğrenciler için ders kitabı görevi gören bir tür Türk ansiklopedisi olduğunu anladım. Biz okuldayken odaya iki yaşlı Türk subay girdi. Öğretmen tarafından oldukça riayetkâr bir saygıyla karşılandılar ve mümkün olan en hızlı şekilde çubuklanıp kahvelendiler. Dersle pek ilgilenmiyor ve sanki hoş bir dinlenme yerine gelmiş gibi gözüküyorlardı. Öğretmenin kaba Türkçe, İtalyanca ve Fransızcasından deşifre edebildiğim kadarıyla, bu subaylardan biri müfettiş, diğeri de topçu generaliydi. Saat on ikide derse ara verildi ve Avrupa'nın geri kalanı tarafından, barbarlardan pek de farklı görülmeyen insanların, böyle üstün derecede akademik kurumlara sahip olduğunu görmekten hoşnut bir şekilde biz de oradan ayrıldık. Sınıftan çıktıktan sonra delikanlılardan biri bizi kütüphaneye götürdü. Aynı katta yer alan geniş bir daireydi ve 800 ila 1.000 cildi barındırıyordu. Çoğu Fransızcaydı; Aslında başka bir Avrupa dili görmedim. Genellikle mühendislik ve askeri sanatlarla ilgili diğer konular üzerine risalelerdi. Bunlarla birlikte bazı el yazmaları ve matematik hakkında Farsça, Arapça ve Türkçe birkaç matbu eser vardı. Genç ahbabımızdan, bu okuldaki öğrencilerin sayısının 200'ü bulduğunu, çoğunun orduya gireceğini ve derslerin üç yıl sürdüğünü öğrendik. Öğrencilerin hangi ders kitaplarını kullandığım sordum ve müdürün dört cildini gösterip bütün saflığıyla, bu ciltleri bitirdiklerinde dünyadaki bütün bilgilere sahip olacaklarını söyledi. Bu genç Türklerin mütevazı tavırları, karakterlerinin basitliği ve öğrenme isteklerinin beni etkilediği birçok durumla karşılaştım. Milli utangaçlıkları ve çekingenlikleri, bilgileri hızla öğrenmeleri önündeki tek ciddi engel. Yüksek düzeydeki okullarında. Fransızca ve İtalyanca yaygın bir şekilde öğretiliyor ve Türkiye'de yabancı dil bilmek, eskiden olduğu gibi ayıp olmaktan çok uzak; aksine artık önemli bir ayrıcalık.

         

        Kütüphanede bir çift büyük küre, faydalı makinaların değişik modelleri ve birkaç felsefi alet vardı. Duvarlar Prag Savaşı’nın ve o dönemki başka askeri mücadelelerin hafif renkli İngiliz gravürleriyle kaplıydı. Türkler umumi eğitime ilgi göstermemekle suçlanamazlar. On altı büyük camiden her birinin bir medresesi ya da kendine bağlı bir okulu var ve yine her birindeki öğrenci sayısı 300 ila 500 arasında değişiyor. Ayrıca çevrede, cami paralarıyla desteklenen parasız okullar bulunuyor. İstanbul'un her sokağında ilk ve orta dereceli okullar olduğunu belirtmem sanırım gereksiz. Yükselen ders sesleri dikkatinizi çekiyor, tahterevalli hareketleri ve ufak afacanların aynı tempoda hecelemeleri kendi köy okullarımızdan birini anımsatıyor. Elli yıl önce, sadece İstanbul’daki okulların sayısı beş yüzü geçiyormuş ve hâlihazırda binden fazla okul olduğu söyleniyor. Asilzadelerin ve zenginlerin çocukları genelde evde eğitim görüyor. Bu eğitim kurumları dışında aralarında en göze çarpanı Topkapı’nınki olmak üzere, halka açık bir sürü kütüphane bulunuyor. Her büyük camiye, birçok tekkeye ya da derviş ibadethanesine bir kütüphane eklenmiştir ve en büyüğünün 6.000 cildi barındırdığı ifade edilir. Bunun düşük bir sayı olduğu düşünülebilir, fakat Doğu edebiyatının bizimkiyle karşılaştırıldığında kısıtlı olduğu ve kütüphanelerin ancak birkaç yabancı eseri barındırdığı hatırlanmalıdır. Abdülhamid Kütüphanesi'nin en düzenli ve erişimi en kolay kütüphane olduğu belirtiliyor, ama ilgili yere başvurduktan sonra hepsini incelemek için kolaylıklar sağlanıyor. Türk dili ve edebiyatına yönelik bilgi edinme yollarım kısıtlı ama şu ana kadar az da olsa gösterdiğim ilgiye dayanarak şu tespitlerde bulunabilirim.”[20]

         

        II. Mahmut sonrası Tanzimat zamanlarına ilişkin en ilginç gezi yazılarından biri kuşkusuz Mac Farlane’e aittir.[21] Henüz Türkçeye tercüme edilmeyen anılarında Farlane kuruluşu II. Mahmut döneminde gerçekleşen Tıbbiye’ye yaptığı ziyarete ilişkin gözlemlerine yer vermiştir. Buradaki gözlemleri, dönemin prestij okulu Tıbbiye’de okutulan kitaplar, öğrencilerin ruh halleri, eğitim araç ve gereçleri gibi konularda detaylı bilgiler vermektedir. Farlene’in gözlemlerine yer verilen Berkes’in meşhur eserinde şöyle nakledilmektedir:

         

        Başlangıçta Gülistan gibi kitapların okutulduğu yerde Tanzimat döneminde artık apayrı kitaplar okutulmakta ve programlar uygulanmaktadır. 1847’de Türkiye’yi ikinci defa ziyaret eden Mac Farlane Tıbbiye’yi gezdiği sırada öğrencilerin kadavralar üzerinde kendiliklerinden çalıştıklarını görerek bunun yeni başlamadığını söyler ve öğrencilerin yanına gelerek merakla, insan cesedi kesmenin İslâm dinine aykırı olup olmadığını soracak olur. Fransızca olarak aldığı cevap mealen: “İyi de bayım, dini Galatasaray’da aramak pek yerinde olmasa gerek!” şeklinde olmuştur.[22]

         

        Mac Farlane Tıbbiye’yi ziyaretinde başka sürprizlerle de karşılaşmıştır. Onun anlattıklarına göre, okulda, Paris, Londra ve Viyana’da bulunabilecek en yeni araçlar vardı. Küçük fakat iyi bir bitki koleksiyonu, çok yeterli bir tıp kitaplığı, bir tabiat müzesi, jeolojik örnekler koleksiyonu, elektrik aletleri, pil bataryaları, hidrolik basınç aletleri fizik bilimlerinde deneyler için gerekli bütün araçlarla donatılmış bir laboratuvar vardı. Uzun ve havadar bir galeride Paris’te ve Viyana’da yapılmış botanik gravürleri ve renkli resimler vardı. Ayrıca bir de kimya laboratuvarı vardı. Mac Farlane kitaplığı incelediğini, kitapların çoğunun Fransızca olduğunu söyler; ancak bu kitaplar arasında hiç sevmediği Fransız Devrimi’ni hazırlayan ünlü materyalist filozofların bulunduğunu ve okunduğunu gördüğü zaman büsbütün şaşırmıştı. ‘Çoktan beri bu kadar düpedüz materyalizm kitapları toplayan bir koleksiyon görememiştim’ der. “Genç bir Türk, oturmuş dinsizliğin el kitabı olan Systéme de la Nature’ü okuyordu. Bir başka öğrenci Diderot’nun Jacques le Fatalisme’inden, Le Compére Mathieu’den parçalar okuyarak marifetini gösteriyordu… Raflarda Cabanis’in (Öteki ünlü Fransız Materyalisti) Rapposts du Physique et du Moral de L’Homme” adlı eseri göze çarpacak bir yer almıştı.”[23]

         

        Mac Farlane’in bir askerî hastaneyi ziyaret edişinde gördüklerini anlatışı da ilginçtir. Bu hastanede İtalya’da tıp okumuş ve Beyoğlu’nun bir İtalyan ailesine mensup olan başhekimin bütün asistanlarının Müslüman Türkler olduğunu söyler. “Bunlardan biri iyi Fransızca konuşuyordu. Voltaire’in Dictionnaire Phililosophique’inin en güç bölümlerini Türkçeye çevirmişti. Kendisine şimdi ne yapmakta olduğunu sorduğumuz zaman, Voltaire’in romanlarını çevirmekte olduğunu söyledi. Candide’in çevirisini bitirmişti bile. Bunun nefis bir eser olduğunu söyledi.”

         

        “Üsküdar’daki askerî hastanede nihayet Türkiye’de kayıtsız şartsız övebileceğim bir müessese bulmuştum. Bununla beraber, Fransız felsefeciliğinin [Materyalizminin], Türkiye’de nasıl hızla yayılmakta olduğunu bu müessesede de görmeden ayrılmak nasip olmadı. Doktorlara ve Türk asistanlarına ayrılan mükemmel döşenmiş bir salona davet edilmiştim. Kanepenin üzerinde bir kitap vardı. Alıp baktım. Bu da Baron d’Holdbach’ın dinsizlik kitabı olan Systéeme de la Nature’ün en son Paris baskısı idi. Kitabın okunmakta olduğunu sayfalarında birçok parçanın işaretlenmiş olmasından anladım. Bu parçalar özellikle varlığına inanmanın saçmalığını, ruhun ölmezliği inancının imkânsızlığını matematikte gösteren parçalardı. Kitabı yerine koyarken Türk dostlardan biri yanına geldi. Fransızca olarak şunları söyledi: Mealen: ‘Bu büyük bir yapıt! Adam büyük feylosof; tüm söylediklerinde haklı![24]

         

        Niyazi Berkes’in Tanzimat düşüncesini temellendirmek için yaptığı bu alıntıların ne kadar haklı olduğu diğer pek çok bilim adamının tespitlerinde de görülmektedir. Türkiye’nin iki yüz elli yıllık modernleşme tarihini yakın tarihlerde kaleme alan bir tarihçinin şu ifadeleri: “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî laiklik anlayışını şekillendiren ideolojik çekirdek, Osmanlı’nın sivil askerî elitlerinin eğitildiği okullara kök salan on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının bilimsel materyalizmine dayanıyordu.”[25] Berkes’in Farlane’den aktardığı gözlemlerin haklılığını göstermektedir.

         

        XIX. yüzyıl Osmanlı dünyasına ilişkin zengin detaylar veren seyahatnamelerden biri de İtalyan gezgin Edmondo de Amicis’in 1874’te geldiği İstanbul’a ilişkin gözlemlerini anlatan İstanbul 1874 başlıklı eseridir. Amicis’in eserine oryantalist gözlemin ve bilincinin tam bir şaheseridir denilebilir. Eserinin hemen her yerinde Müslüman Türkleri aşağılamaktan geri kalmaz. Ona göre, “İstanbul (…) Avrupa’nın belki de en tembel şehridir. Bu mevzuda Türklerle Frenkler birbirlerinden geri kalmazlar. Hepsi de mümkün olduğu kadar geç kalkar. Gezmek arzularının bile uyanmasını istemezler. İstanbul’sa bilhassa gezmeye gidilmez, bilhassa gitmek gerekseydi, Türkler gitmezlerdi”[26] “(….) Bizim için istirahat çalışmadan sonraki tatildir; onlar için çalışma istirahate ara vermektir (….) Bir işi süratle bitirmenin verdiği zevkin ne olduğunu bilmezler.”[27]

         

        Ona göre; “Türk kadınlarının çoğu, ‘zevk kadını’ olmaktan başka bir şey değildir. Okuyup yazmayı pek bilmezler, ne yazar ne de okurlar. Sathî ufak bir kültürü olanlara fevkalade yaratıklar gözüyle bakılır (….) Kitaplardan ve erkeklerin sohbetlerinden bilgi edinemedikleri için koyu bir cehalet içinde kalırlar.”[28]

         

        Amicis’in seyahatnamesinde eğitim, bilim, kültür ve sanata ilişkin gözlemler oldukça sınırlıdır. İlmiye sınıfı hakkında bir iki satırlık bir bilgi verir: “Şeyhülislâm beyaz giyiyor; vezirler açık yeşil, mabeynciler kızıl renkten tanınıyormuş.”[29] Külliye ve medreselere yolu düşmeyen Amicis bu önemli kurumlar hakkında kulaktan duyma eksik ya da yanlış bilgiler aktarır. Cami hakkında şöyle der: “Cami, içinde karmakarışık avlularla binalar bulunan duvarların arasından en küçük yeri işgal eder. Külliyede, darülhadisler, şahıslara mahsus servetlerin muhafaza edildiği emanetler, kütüphaneler, medreseler, tıp medreseleri, sıbyan mektepleri, hanlar, imaretler, darüşşifalar, kervansaraylar, hamamlar bulunur.”[30]

         

        Amicis’in Türk toplumunun düşünce dünyası için söyledikleri ise hayli ilginçtir. Son derece pejoratif bir üslupla belirttiği gözlemler Avrupa bilinçaltının tezahürü olması ve kendisi dışındaki bir dünyayı resmetmesi bakımından ibretliktir: Amicis Türklerin düşünce ve ruh dünyalarına ilişkin şöyle der: “Konuşmaları hemen daima sathîdir ve ekseriya maddi olarak lüzumlu olan şeylerden bahsederler. Aşk ağıza alınmaz, edebiyat birkaç kişinin imtiyazıdır, ilim bir efsanedir, siyaset aşağı yukarı her zaman isimlerden ibarettir… Zihinlerinin yapısı mücerret münakaşalara göre değildir. Sadece gördükleri ve elledikleri şeyi iyi anlarlar. Dilleri bunu ispat eder. Zira mücerret bir fikri ifade etmek bahis mevzuu olunca kelime bulamazlar. O zaman okumuş Türkler Arapça, Farsça veya bir Avrupa diline müracaat etmek mecburiyetinde kalıyorlar. Zaten arzularının ve hemen hemen hayatlarının dışında olan şeyleri anlamak için, kafa yormak lüzumunu hissetmezler. Acem daha araştırıcı, Arap daha mütecessistir. Türk’ün bilmediği şey için ancak büyük kayıtsızlığı vardır. Teati edilecek fikri olmadığından, Avrupalıların cemiyetini aramaz ve onların ne bitmek tükenmek bilmez, ve ince münakaşalarını ne de kendilerini severler (….) Avrupalılardan istifade ederler; faydasını hemen gördüğü yenilikleri kabul eder; kendisine verilen medeniyet derslerini kımıldamadan dinler; kanunlarını, usullerini ve âdetlerini değiştirir; bizim felsefî vecizelerimizi kusursuz bir şekilde tekrarlamayı öğrenir, kıyafetini değiştirir, süslenir, püslenir, fakat içinden değişmez, yenilmez bir surette aynıdır.”[31]

         

        Aslında biraz anakronik olacak ama Amicis’in gözlemlerini dile getirdiği bu satırlara en iyi cevabı kendisinden yarım asır evvel İstanbul’u ziyaret eden Amerikalı James Ellswort De Kay vermiştir. İki seyahatname birlikte okunduğunda aynı konulara, aynı manzaralara, aynı mekânlara bakan insanların ne kadar farklı anlatımlar içine girdikleri açıkça görülebilir.

         

         

        Sonuç

         

        Özellikle modern dönem öncesi toplum hayatına ilişkin belgeseller seyahatnamelerdir. Her ne kadar büyük oranda sübjektiflik içerse ve doğrudan belge olarak kullanılmasa da dönemin sosyal hayatına ilişkin güçlü karineler olarak kullanılabilecek metinlerdir. Genelde Doğu ve Müslüman dünyası, özelde ise Anadolu ve İstanbul’a ilişkin bolca Batılı seyahatnameden bahsetmek mümkündür. Üstelik bu güne kadar Batılı seyyahların gezi yazıları farklı açılardan bolca değerlendirilmiş de değildir. Bu metinlerden Osmanlı dünyasının farklı yönlerine ve coğrafyalarına ilişkin zengin bilgiler edinmek olasıdır.

         

        Bu araştırmada, XIX. yüzyıl Osmanlı dünyasına ilişkin kaleme alınmış Batılı seyahatnamelerde, dönemin eğitim bilim ve kültür hayatına ilişkin gözlemlere yer verilmiştir. Makale için bir çok kaynak taranmasına karşın, özellikle Motke’nin Mektupları, James De Kay’ın 1832-32 Türkiye’sinden Görünümler, Mac Farlane’nin Seyahatnamesi ve Edmondo de Amicis’in İstanbul 1874 adlı eseri incelenmiştir. Bu gezi yazılarında bolca olmasa da Osmanlı eğitim hayatına ilişkin hayli önemli bilgiler yer almaktadır. Bunlar arasında Moltke’nin seçkin bir asker misafir olarak burada bulunması yönüyle verdiği bilgiler hayli zengindir. Ancak sıradan bir memur olmanın ötesinde Moltke gezip gördüğü Anadolu coğrafyasını hemen her türlü detayıyla notlandırmıştır. James De Kay’ın ifadeleri ise oldukça nesnel bulunmuştur. Osmanlı eğitim hayatına ilişkin Mühendishane’ye yaptığı gezi oldukça değerli bilgiler içermektedir. Özellikle kitaplar, öğretilen bilgiler ve bunların Avrupa ile ilişkisi hayli ilginçtir. Keza ilk defa yayımlanmaya başlayan resmi Osmanlı gazetesi Takvim-i Vekayii’nin açılışına da tanıklık etmiştir. Tanzimat dönemi eğitiminin pozitif ve materyalist yönlerine dikkatleri çeken Mac Farlane ise, Osmanlı modernleşmesinin felsefî kökenleri konusunda kıymetli bilgiler aktarmıştır. Özellikle Cumhuriyet dönemi elitlerinin yetiştiği okullara yönelik verilen tasvirler, bu güne gelişte hangi aşamalardan geçildiğine dair izler taşımaktadır. Son olarak Amicis’in oldukça renkli


Türk Yurdu Haziran 2013
Türk Yurdu Haziran 2013
Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

Basılı: 15 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele