XVI. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla Avrupalı Seyyahlarda Türklere Karşı Nefret ve Hayranlık

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

                  Osmanlı İmparatorluğu kurulduğu zaman Avrupa tarihi yükselişine çoktan başlamış bulunuyordu. Haçlı savaşları sonucunda elde ettiği bilgilerle ve İslam medeniyetinden iktibaslarla klasik Ortaçağ zihniyetinden kurtulmaya başlayan Avrupa’da 1350’lerden itibaren nüfus artmaya başlamış, şehirler kalabalıklaşmaya, ticaret canlanmaya başlamıştı. Entelektüel faaliyetler hızlanmış; antikite merakı, sanat hareketleri, edebiyat ve tarih çalışmaları gelişmeye yüz tutmuştu. XV. yüzyıla girildiğinde Rönesans adı verilen bu gelişmeler ciddi bir şekilde süratlenmişti. Yüzyılın sonlarında başlayan coğrafî keşifler bu gelişmelerin bir sonucu idi. Fakat bu sonuç aynı zamanda yeni gelişmelerin başlangıcı oldu. Avrupalının ufku genişledi ve teşebbüs gücü muazzam bir ilerleme kaydetti. Coğrafî keşiflerle birlikte sömürgecilik çağı başlamıştı. Daha XV. yüzyılın sonlarında Portekizliler Hind Okyanusu’na geçerek İslam dünyasını tehdide başlamışlardı. XVI. yüzyılda İspanyollar Güney Amerika’yı, peşinden İngilizler Kuzey Amerika’yı sömürge haline getirdiler. Hollandalılar ve İngilizler Uzakdoğu’ya açıldılar.

         

                  XVI. yüzyıla girildiğinde, Avrupalılar daha önce mamul madde almaya gittiği Doğu Akdeniz limanlarına kendi ürettiği sanayi mamullerini satmaya götürüyor geri dönerken hammadde alıp gidiyorlardı. XVII. yüzyılda Avrupa nüfusça, zenginlikçe ve bilimsel gelişmeler açısından çoktan Doğu toplumlarını geride bırakmışlardı. Merkantilist politikalarla Avrupa iktisadî bakımdan çok güçlenmişti.

         

                  Doğu toplumları içerisinde en gelişmiş toplum İslam toplumları idi. Osmanlı İmparatorluğu ile İslâmiyet ikinci büyük yükseliş dalgası yaşıyordu. Osmanlı yükselişi bütün İslâm dünyasında büyük bir heyecan yaratmıştı. Balkanlarda kazanılan zaferler Mısır’da bile kutlanıyordu.

         

                  Osmanlı hanedanı dünya tarihinde hiçbir hanedana nasip olmayan birbiri ardı sıra her biri büyük bir askerî ve siyasî deha olan hükümdarlar yetiştirmişti. Müthiş bir askerî organizasyon, ateşli silahlarda öncülük ve dinamik bir toplum yapısı ile Anadolu ve Rumeli’de yerleşen devlet adaleti, hoşgörüsü ve tevazuu ile Müslim ve gayrimüslim bütün toplumların desteğini almış ve Batılıların Pax Ottomana dedikleri Osmanlı barışını gerçekleştirmişti.

         

                  Osmanlılar kendilerini bir İslâm devleti olarak görüyorlar ve gayelerinin İslam’a hizmet olduğunu beyan ediyorlardı. Din ü devlet tâbiri ile devletin din için var olduğunu vurguluyorlardı. Yani devlet, dini yüceltmek için bir araçtı.

         

                  Osmanlı İmparatorluğu’na çeşitli sebeplerle Avrupa’dan her yıl pek çok insan geliyordu. Kimi ticaret amacıyla, kimi Kudüs’e gidip hac etmek için, kimi elçilik görevi Türkiye’nin değişik yörelerini geziyorlardı. Bunlardan bazıları gezip gördüklerini bir seyahatname olanak kaleme almışlardır. Osmanlı yükselişine paralel olarak Türkiye’ye muhtelif vesilelerle ziyaret edenlerin ülkesine döndüklerinde yazdıkları eserler, zamanla Avrupa’da büyük ilgi görmeye başlamıştır. Bu sebeple Avrupalı seyyahlar eserlerine ilgiyi arttırmak için okurların merak ettikleri bazı konularda mübalağalı bir anlatımı benimsemişlerdir. Bazıları da Hristiyanlık taassubu içerisinde olduklarından Türklerle ilgili olarak ön yargılı ve abartılı bilgiler verirler. 1555’te meşhur Avusturya elçisi Busbeck’le gelen Hans Dernschwam gibileri ise sürekli Türklere hakaret etmektedirler.

         

                  Türklere esir düşüp de tekrar ülkesine dönebilenlerin anlattıkları Avrupa’da çok ilgi görmektedir. XVI. yüzyılda Avrupa’da Türkler en çok merak edilen ve ilgi duyulan bir unsurdur. Çok korkulmakta, kıskanılmakta ve hayran olunmaktadır. Türklerle ilgili yazılanlar bu korkuyu da büyütmektedir.

         

                  Bir kere Avrupalı seyyahlar nazarından Türk ile Müslüman kavramları aynı manada kullanılmaktadır. Avrupalı esirlerin Müslüman olmalarına Türk oldu demektedirler. Osmanlıların bu dönemde Türk kelimesine yükledikleri anlam ise tamamen farklıdır.

         

                  XVI. yüzyıl Osmanlı imparatorluğunun ihtişam çağıdır. Avrupalıların muhteşem dedikleri Kanuni Sultan Süleyman’ın fetihleri ve zaferleri Avrupa’da Türk korkusunun süreklilik kazanmasına yol açmıştır. Busbeck’in Osmanlı sistemine ve Osmanlı ordusuna hayranlığı çok barizdir. Ancak bir taraftan da bir korku içerisindedir. Amasya’daki diplomatik görüşmeleri yürüten Semiz Ali Paşa’nın zekâsı karşısında hata yapmaktan çekinmektedir. Ali Paşa ile görüşmeye giderken Ali Paşa’nın keskin zekâsı karşısında zihninin berrak olması için yemek yemeden gitmektedir. Ali Paşa, Busbeck’i, “Padişah hazretleri akşam bana Viyana’yı almadan ölmek istemiyorum” dedi, diyerek diplomatik bir üslupla tehdid etmiştir. Bu cümle Avusturya elçisini hayli kaygılandırmıştır. İran elçisine yapılan aşırı iltifat ve yapılan törenlerle Kanuni, Busbeck’e gereken mesajı vermiştir. Artık İranla anlaştık, teklif edilen antlaşmayı kabul etmezseniz sefer Viyana üzerine olacaktır! Sonunda padişah antlaşma şartlarını dikte ettirir. Dönüş yolunda hem İran hem de Avusturya ile antlaşmanın imzalanmasından sonra terhis edilen tımarlı sipahiler ve yenileriler gruplar halinde dağılmaktadırlar. Viyana’ya doğru yola çıkmış olan Avusturya elçilik heyetine rast geldiklerinde onlarla sohbet ederler. Baharda seferin Viyana üzerine olacağını söyleyerek “Viyana’da görüşürüz”, demeleri elçilik heyetinin yüreğinin yağını eritmektedir.

         

                  Mutaassıp ve Türklere karşı nefret dolu olan Dernschwam, köylerden geçerken küçük dam evlerini görüp, bunları küçümsemekte ve ben atımla bunların üzerinden atlayabilirim, demektedir. Fakat buralarda oturan Türklerin gurur ve çalımlarından yanına varılmaz, diyerek Türklerin kendine olan güven duygusuna işaret etmektedir.

         

                  Rönesans’la başlayan antikite merakının sonucu olarak Avrupalı seyyahların çoğu Türkiye’deki Roma ve Bizans eserlerinden bahsederler. Hristiyan topraklarının Türklerin eline geçmiş olmasından dolayı büyük bir öfke ve hayal kırıklığı içerisindedirler. Kendilerini doğru dinde Türkleri ise sapık bir dine mensup olarak gördüklerinden dinsiz Türklerin büyük başarılar kazanmasına hayret etmektedirler. Fakat hepsinde Türklere karşı büyük bir merak içerisindedirler. Adeta her şeyi bilmek ve anlamak istemektedirler. Batı’da oryantalizm gittikçe gelişmektedir. Türkçe eserler toplamaya başlarlar. Bugün pek çok Türkçe eserin Avrupa kütüphanelerinde bulunmasının sebebi oryantalist meraktır. Cemil Meriç’in deyimi ile Batı’nın sömürgeciliğinin keşif kolu olan oryantalizm Doğu’ya ait her şeyi bilmeyi amaçlamaktadır.

         

                  Avrupalı elçiler elçi hanı denilen ve Divanyolu’nda bulunan bir handa misafir edilmektedirler. Elçilik heyetlerinin bütün masrafları Osmanlı hududundan girdikleri andan itibaren Osmanlı hükûmeti tarafından karşılanmaktadır. Buna elçi hanındaki aylar süren ikametleri dâhildir. Osmanlılar elçileri korkutmak, onları etkilemek ve istedikleri sonucu almak için çeşitli yollara başvurmaktadır. Bilhassa Avusturya elçileri geldiklerinde sürekli hudut boylarından alınan esirler kafileler halinde ellerinde mızraklara takılı Avusturyalı askerlerin kelleleri olduğu halde elçilik hanının önünden kendi bando takımlarını çala çala geçirilmektedir. Bu durum elçilerin Türklerden nefretini bir kat daha arttırmakta ama bir an önce barış yapmaya can atmaktadırlar.

         

                  Elçilerin en büyük endişelerinden birisi de elçilik heyetindekilerin Müslüman olup Türklerin tarafına geçmeleridir. Elçilik mensubu askerler, seyisler, hizmetkârlar fırsat buldukça kaçıp Müslüman olmaktadırlar. Osmanlılar Müslüman olanlara yardım etmekte; kendi ülkesindeki makam ve mevkiine uygun bir paye ve rütbe vermekte ve ona büyük hürmet göstermektedir.

         

                  Elçiler her gittikleri yerde savaş esirlerinden, devşirmelerden ve Türk korsanların Akdeniz’de yakaladıkları Hristiyanlardan Müslümanlığa geçmiş yüzlerce insanla karşılaşmakta ve şaşırmaktadırlar. Dillerini konuşan bu yeni ihtida etmiş Müslüman soydaşlarının kendilerine yüz vermemelerine ve onlara yukarıdan bakmalarına bozulmaktadırlar.

         

                  Avrupalı seyyahların Osmanlı İmparatorluğu içerisinde en çok ilgilendikleri şahıs ise Büyük Türk (Grand Turc) dedikleri padişahtır. Her yeni tahta geçen padişah hakkında süratle bilgi edinmeye çalışmaktadırlar. Büyük Türk’ün yemesi, içmesi, eğlenmesi, ava çıkması gibi günlük yaşantısı hakkında gördükleri ve duyduklarını elçilik raporlarına veya mektuplarına yazmakta ve Avrupa kamuoyu ile paylaşmaktadırlar. Yeni padişahın ne yapacağı, nerelere sefer düzenleyeceği; vezirlerle ilişkileri, elçilere yaptığı muamele en küçük teferruatına kadar not edilmektedir. XVI. ve XVII. yüzyıla ait padişahlar hakkında Venedik elçilerinin raporlarında yazdıkları bilgiler Osmanlı vak’anüvislerinkinden çok daha ayrıntılıdır. Mohaç zaferi ve Macaristan’ın Osmanlı hâkimiyetine girmesi Avrupa’yı dehşet içerisinde bırakmıştır. Büyük Türk’ün bundan sonra ne yapacağı merak ve endişe ile takip edilmektedir.

         

                  Kanunî Sultan Süleyman’ın Şarlken’i tehdidi ve onun imparatorluğunu kabul etmemesi ve kudretli Osmanlı orduları karşısındaki çaresizlik, Avrupalı yazarları derin bir yeis içerisinde bırakıyor ve öfke ve nefretle kaleme sarılarak Büyük Türk hakkında onun bir şeytan olduğunu iddia ediyorlar ve bir olağanüstülük yüklüyorlardı. Korku ve endişeleri haksız değildi. Kanunî 1538’de Boğdan seferine çıkarken Barbaros aynı günlerde Preveze’de haçlı donanmasını perişan ediyor, Mısır Beylerbeyisi Süleyman Paşa, Hindistan seferine çıkıyordu.

         

                  Elçiler Kanunî’nin 1553’deki Nahcivan seferinde istenilen ölçüde başarılı olamamasını sanki kendileri bir zafer kazanmışlar gibi abartarak raporlarına yazıyorlar Küçük Türk dedikleri Safevi hükümdarını övüyorlardı.

         

                  Padişahların elçi kabullerindeki vakur duruşu ve konuşmamaları bile elçileri etkiliyordu. Padişahlar elçileri Arz Odası’nda kabul ediyorlardı. Bir sürü protokol kurallarından sonra Arz Odası’na elçi ve ancak birkaç kişilik maiyeti girebiliyordu. İki kapıcıbaşı elçiyi koltuklarından tutarak padişahın önünde yer öptürüyorlar, elçi diz çökmüş vaziyette kralınının mektubunu okuyor, divan tercümanı bunu özetleyerek veziriazama anlatıyor, veziriazam bir iki cümle ile konuyu padişaha aktarıyordu. Eğer padişahlar elçinin mensup olduğu devlete çok kızmışlarsa öfke ve şiddetle onlara “Bre mel’un”, “Bre Yanko kâfiri…” vs. şeklinde hitap ediyor ve elçilerin anlattıklarını dinlemiyorlardı. Bu mütehakkim tavır elçileri korkutuyordu. Bunun üzerine istediklerini elde etmek için veziriazamlara ve diğer vezirlere çeşitli hediyeler takdim ederek sonuca ulaşmaya çalışıyorlardı. 

         

                  Avrupalı yazarların Türkler hakkında en çok kullandığı sıfat “barbar”dır. Bu kavrama, vahşilik, yabancılık, yağmacılık, medeniyetten uzaklık, Hristiyan düşmanlığı vs. gibi pek çok anlam yüklemektedirler. Türkler Hristiyan şehirlerini istila eden, yağmalayan ve bütün kiliseleri camiye çeviren, onlara yaşama hakkı tanımayan şeytanî yaratıklardır. Hâlbuki Endülüs’ün ortadan kaldırılması üzerine bütün camileri yok etmişler ve yıkmadıkları tek cami olan Kurtuba camisini de katedrale çevirmişlerdi. Balkanlarda Türkler tarafından yapılmış câmiler modern çağlar olarak niteledikleri XIX. yüzyılda bir bir yok edilmişti. Hollanda’daki Profesör Machiel Kiel, Balkanlar’daki Türk eserlerinin % 98’inin tahrip edildiğini, kalan %2’nin bile yüzlerce eser teşkil ettiğini söylemektedir. Prof. Kiel’e göre halen tahribat devam etmektedir.

         

                  XVI. yüzyıl ile XVII. yüzyılda gelen seyyahların bakış açılarında bazı değişiklikler göze çarpmaktadır. XVI. yüzyılda Türklerin askerî üstünlüğü çok barizdir. Avrupa Türk istilası korkusu içerisindedir. İnebahtı galibiyeti Avrupalıları rahatlatmış ve büyük bir sevinç yaşanmasına yol açmıştır. Ama hala Türk tehdidi Avrupa için devam etmektedir. XVII. yüzyılda Avrupa’nın zenginliği Osmanlıları geri bırakmıştır. Sömürgelerden gelen servetler sermaye birikimine yol açmış, teknik ve sanayi alanındaki gelişmeler ve Doğu ile yapılan ticaret Avrupa’daki sosyal yapıyı da değiştirmeye başlamış ve hayat standardını yükseltmiştir.

         

                  İngiliz elçiliği kâtibi Paul Ricault, XVII. yüzyılda Osmanlı devlet sistemini anlatmakta ve Türklere karşı duyduğu nefrete rağmen yer yer takdir ve hayranlığını gizleyememektedir.

         

                  Girit savaşında Fransızların Venedik’e yardım etmesi Osmanlıları çok kızdırmıştır. Bu sebeple sadaret kaymakamının Fransız elçisine hakaret etmesi ve tokatlaması Fransa kralı XIV. Lui için kabul edilebilir bir şey değildir. Bir donanma hazırlayıp İstanbul’u işgal etmeyi düşünmektedir. Ancak Fransız devlet adamları bunu uygun görmemiş, tam tersine daha yüksek rütbeli bir elçi göndererek Osmanlı İmparatorluğu ile münasebetleri düzeltmenin daha isabetli olacağını tavsiye etmişlerdir.

         

                  XIV. Luois, Marki Nointel’i İstanbul’a göndererek ilişkileri düzeltmeye çalıştı. Üç yıl Edirne-İstanbul arasında mekik dokuyan Nointel Markisi sonunda ilişkileri düzeltmeyi başarmıştı. Bu yıllarda İstanbul dünyanın en hareketli diplomatik başkentlerinden biri idi. Fransız tarihçi Albert Vandal’ın tasviriyle; “En medenî milletlerden en barbarlarına kadar dünyada her devlet, askerî gücünden korktukları Türkiye’nin karşısında eğiliyor ve Türklerle hoş geçinmeye çalışıyordu. İstanbul, her milletin diplomatlarıyla dolup boşalan bir merkezdi. Osmanoğullarının tahtı önünde secdeye kapanmak için büyükelçiler birbirleriyle yarışıyorlardı. Bir tarafta hükümdarının “halife” sıfatını taşıyan padişaha yüksek saygılarını sunan Buhara elçisi, diğer tarafta tantanada birbirlerinden geri kalmamak için her şeyi göze alan Almanya imparatorunun ve Polonya kralının elçileri görülüyordu. Polonya büyükelçisinin maiyeti o derece kalabalıktı ki İstanbul’a bir Leh ordusu geldiği sanılabilirdi. İstanbul’daki büyükelçilerin bando mızıkaları, özel savaş gemileri ve her şeyleri vardı. Törenlerde önlerinde Hazret-i Meryem’in tasvirini götürüyor, Türkler hiçbir taassup eseri göstermeksizin bu alayları seyrediyorlardı. Büyükelçiler, sadrazamın eteğini öpmek ve padişahın huzurunda yere kapanmak için acele ediyor, birbirlerini yiyorlardı”.

         

                  Nointel Markisi ile birlikte gelen Antoine Galland da Türklerden nefret etmesine rağmen Türklerin diplomatik müzakere tarzına ve Türk ordusuna hayranlığını gizleyemeyenlerden biridir. IV. Mehmed’in sefere gitmek üzere Edirne’den çıkışındaki ihtişam ve hayret verici debdebenin güzelliğine yaklaşacak hiçbir şey görmediğini itiraf eder.

         

                  XVIII. yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu adetâ topyekûn Avrupa’ya karşı savaşmış ve 16 yıl süren bu savaşları kaybetmiş Karlofça Antlaşması’yla bazı topraklarını terk etmek zorunda kalmıştır. Avrupa’da önemli değişme ve gelişmeler vardır, fakat Osmanlı devlet adamları bunu kabullenmek istemezler. Onlar alınan mağlubiyetlerin tesadüf olduğuna daha iyi hazırlanılırsa kaybedilen yerlerin geri alınacağına inanmaktadırlar. 1711’de Ruslar Purut’ta mağlup edilir ve Azak kalesi geri alınır. Silahdar Ali Paşa 1715’te Karlofça’da Venedik’e terk edilen yerleri geri alır. Ancak Macaristan’ı geri almak teşebbüsü paşanın Petervaradin’de şehid olması yüzünden başarılı olamaz. Sırbistan kaybedilir. Pasarofça sonrasında Osmanlılar bir barış devresine girerler. Lale devri olarak tarihe geçen bu dönemde ilk defa olarak Batı’yı tanıma ihtiyacı ortaya çıkar. Padişah Yirmisekiz Mehmed Çelebi’yi Fransa’ya göndererek Frengistan’da olan değişmeleri ve gelişmeleri rapor etmesini ister.

         

                  Lale devrinde İstanbul’a gelen İngiliz elçisinin hanımı Lady Mantegu, Türk sosyal hayatından hayranlıkla bahseder. Osmanlı İmparatorluğu hâlâ dünyanın en güçlü devletidir. Ancak XVIII. yüzyılın ikinci yarısında işler süratle değişir. 1768-1774 savaşlarında Osmanlı Devleti ilk defa tek bir Avrupa devletine karşı yaptığı savaşı kaybeder. İmzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın şartları çok ağırdır; ilk defa halkı tamamen Müslüman olan Kırım kaybedilmiştir. Bu Osmanlı toplumuna çok ağır gelir. Kırım’ı geri almak teşebbüsleri yeni mağlubiyetlere yol açar. III. Selim’in Nizam-ı cedid reformları bir yeniçeri darbesi ile son bulur. XIX. yüzyıla Osmanlı devleti içeride reformcularla-eski nizam yanlılarının çatışmasıyla girer. Dışarıdan ise Rus tehditleri devam etmektedir.

         

                  Artık Osmanlılar ve Türkler Avrupalıların nazarında korkulacak bir unsur olmaktan çıkmıştır. Türklerin çeşitli özelliklerinden bahsederken biraz alaycı bir tavır sezilmektedir. Türklere ait özellikler egzotik yönleriyle ön plana çıkarılmaktadır. Hâlâ Türk hamamı bütün seyyahların ve Türkiye’ye her ne sebeple gelirse gelsin her Batılı’nın ilgisini çekmekte ve yazdıkları seyahatname ve hatıratlarında mutlaka Türk hamamına bir yer ayırmaktadırlar.

         

                  XIX. yüzyılda Osmanlı ordusunda danışman olarak çalışan Avrupalı subayların müşahedeleri dikkat çekicidir. Nizam-ı cedid ordusunu eğitmek için gelen subaylar Türk erlerinin kendilerine olan güven duygusunu vurgulamaktadırlar. Türk askerleri bu yabancı subaylara selam vermemektedir. İngiliz denizcisi Adolphus Slade Türk kahramanlığını öve öve bitirememektedir. Ancak Türklerin neme lazımcılıkları, boşvermişlikleri ve kadercilikleri onu hayrete düşürmektedir. Napolyon’un elçisi Sebastian’ın III. Selim’e söylediği, bütün Avrupa’da bilinen, “Türklerin İngiliz ve Ruslardan çok daha kuvvetli üç düşmanı vardır: İnşaallah, Allah kerim, bakalım”, sözünü Kaptan-ı derya Papuççu Ahmed Paşa’nın davranışlarını açıklamak için hatırlatmaktadır. Türklerdeki zamana karşı kayıtsızlık Slade’i şaşırtmaktadır. Türk erleri günün yarım saatini güvertede bıyık burmağa ayırmaktadırlar.

         

                  1830’larda henüz bir yüzbaşı iken Türkiye’ye gelen ve çağın büyük askerlerinden biri olan H. Von Moltke’nin Türkiye ve Türklerle alakalı çok ilgi çekici müşahedeleri vardır. Avrupa’nın en güçlü askerî geleneğine sahip Prusya ordusuna mensup olan Moltke, Türkleri anlamaya çalışmaktadır. Türklerin bazı özellikleri onu şaşırtmaktadır. Askerlik bakımından Türkler XVI. ve XVII. yüzyıllardaki karakterlerinden çok uzaktırlar. Avrupa sadece gelişmiş silahlara sahip değildir; askerlik sanatı ve biliminde de çok ileridir. Eski düzenden yenisine geçmeye çalışan Osmanlı bürokrasisi ve ordusu geleneğinden uzaklaşmış ve buna karşılık yeni olanı da özümseyememiştir.

         

                  Moltke eski Türk kıyafetlerine hayrandır. “Türklere Frenk elbisesi giydirilmeden önce onların neden dünyanın en güzel insanlara bayıldığını anlamak kolay. Bizim mükemmel talim görmüş askerlerimize Türk kılığı giydirilseydi onların da muhteşem bir görünüşleri olurdu”, demekten kendini alamamaktadır.

         

                  1870’lerde Türkiye’ye gelen Edmondo Amicis ise bir edebiyat harikası eserinde Türklerin halet-i ruhiyesini en iyi tahlil eden seyyahlardan biridir. O, modernleşen Türklerle halk arasında ayırım yapmakta ve Avrupalılaşmaya çalışan tiplerle buna bir anlam veremeyen Müslüman halkın psikolojinin farklılığını vurgulamaktadır.

         

                  Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; Avrupalı seyyahların Türkler ve Müslümanlar ve Osmanlı imparatorluğu ile ilgili müşahedelerinde XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıla bariz değişmeler vardır. XVI. ve XVII. yüzyıldaki seyyahlar ve elçiler Türklerin askerî üstünlüğü sebebiyle Türklere karşı öfke, kin ve nefretle doludur. Ama Türklerin askerî üstünlüklerinin sebeplerini araştırmaya yönelik büyük bir merak içerisindedirler. Bu sebeple yer yer hayranlıklarını gizleyememektedirler. XIX. yüzyılda gelenler ise Türkleri artık Avrupa karşısında mağlup olmuş, cihanşümul iddialardan tamamen vazgeçmiş, kendilerini Batı’nın ve Rusların saldırılarından korumak için çareler arayan bir toplum ve devlet görmektedirler. Bu yüzden Türkleri değerlendirirken bir küçümseme ve kendini beğenmişlik dikkati çekmektedir. Kırım savaşları sırasında Türkiye’ye gelmiş olan Lady Hornby dışarıdan alınan borçları Osmanlıların ne şekilde harcadıklarını takip eden İngiliz yüksek memurunun hanımıdır. İngiltere dünyanın en güçlü devletidir. Lady Hornby’nin Türklere karşı istihfafkâr bakışı yazdığı mektuplara yansımıştır. O, Avrupa devletlerinden borç alan ve İngiltere ve Fransa’nın askerî yardımı sayesinde Kırım savaşını kazanabilmiş bir Osmanlı Devleti’ni görmüştür.

         

                  Bu küçük yazı çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu’nu çeşitli vesilelerle ziyaret etmiş ve bir müddet ikamet etmiş bütün Avrupalı seyyahların müşahedelerini burada tek tek değerlendirmek tahmin olunacağı üzere imkân haricindedir. Burada belirli müşahedeleri ön palan alarak değerlendirmede bulunmaya çalıştık. Bu konuda kaynakçada verdiğim üzere birçok çalışma bulunmaktadır. Fakat daha pek çok araştırmanın yapılması da kaçınılmazdır.

         

        


Türk Yurdu Haziran 2013
Türk Yurdu Haziran 2013
Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

Basılı: 15 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele