Gökalp’e Dönmek

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

        25 Ekim 1924’te vefat ettiğinde, inkılâpçı kadronun, Mehmet Ziya Gökalp Bey’i hürmetle toprağa bıraktığına dair bir şüphe yoktur. Bizzat Anadolu Ajansı’nın “…Büyük ziya karşısında duyduğu derin teessürü beyan” etmesi de bu durumun tarihe düşülen notu olsa gerektir.[1] Ya sonra? 12 Eylül Dönemi savunmalarının darbımesel mahiyetine bürünmüş bir cümlesinden hareketle, “bedeni kabirde, fikirleri iktidarda” bir müellif olarak yâd edilmiş midir? Tek Parti’nin kongrelerinde ideolojinin kurucu babası olarak görülmüş müdür? Ölüm yıl dönümlerinde adına sempozyumlar düzenlenmiş, hakkında derinlemesine araştırmalar yapılmış mıdır? Hususiyetle Şark’ta cereyan eden hadiselerin çözümü için “Milli Mücadele’nin ruhu ve istinatgâhı olan milliyet fikirlerinin” neşredicisine göz ucuyla da olsa bakma ihtiyacı duyulmuş mudur?

         

        Yukarıdaki sorulara İslamcılıktan mülhem muhafazakâr kesimlerin önemli bir yekûnunun evet yanıtını verdiği bilinmeyen bir husus değildir. Onlara göre Gökalp, Durkheim’ın oldukça kötü bir taklitçisi ve Batı’dan aldığı menfi düşüncelerle cemiyeti zehirleyen bir kalem olmuştur. Manevi hayatı tahrip eden uygulamalar da onun eseridir. Pozitivizm’i Türkiye’ye o taşımıştır. Müfridinden ılımlısına bütün inkılâpçıların fikir babası Gökalp’tir. Bugün dahi yaşanan menfi milliyetçilik kavgalarında onun etkisini görmemek mümkün değildir. Günah defterinin kapandığını söylemeye dil varmamaktadır.[2]

         

        Kurucu liderin ismi etrafında ideoloji vaizliğine soyunmuş kimi kesimler de onun, Kemalizm’in bânisi olduğunu söylemişlerdir. Bu algı, Türk düşüncesinde, özellikle 90’lı yıllarda görülmeye başlayan tuhaf kırılmaların anlaşılması açısından oldukça mühimdir. Etnik ayrılıkçığın medyatikleşmesi ve dini beklentilerin siyasallaşması sürecinde yükselen kimlik politikaları, büyük bir kitlede hiç olmadığı kadar laik, hiç olmadığı kadar ulusalcı bir “Atatürk” portresi etrafında bütünleşme ihtiyacı hâsıl etmiştir. Milliyetçiliği popülerleştirmek isteyen kesimlerin Gökalp köklerinden gerçek Atatürkçülükle buluşma heveslerinin bu yaklaşıma kaynaklık ettiğini söylemek mümkündür. Akademik bir hassasiyetten ziyade, bürokratik iktidar mekanizmalarıyla paydaş olabilmenin telaşıyla “Türkleşmek – İslamlaşmak – Muasırlaşmak”ı paranteze alan “ulusalcı” bir Gökalp portresi çizilmiştir. Vesâyet dönemlerini, biraz da bu zâviyeden okumak oldukça anlamlı neticeler verecektir.

         

        Milli devletin kuruluşu safhasında Gökalp’in Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu muhabbet ve Paşa’nın milliyetçiliği sosyal bilimin incelikleriyle ele alan mütefekkire gösterdiği saygıdan hareketle Kemalizm’in bâniliğini Gökalp’e vermek oldukça zorlama bir yaklaşımdır.[3] Gökalp’in millet tarifinde dine mühim bir alan açması, harf inkılâbını öngörmemesi, dilde mutedil sadeleşmeden yana olması, saltanatsız hilafetin manevi önemine vurgu yapması ve hars - medeniyet ayrımına yönelmesi gözden kaçacak farklılıklar değildir. Onun en muteber takipçisi ve en mutedil tenkitçisi olan Güngör’ün kanaatlerini de bu minvalde ele almak mümkündür:

         

        “CHP’yi Atatürk’ün kurduğu söylenir, ama partinin adı ve okları da dâhil olmak üzere her şeyi Gökalp’in eseridir… Genç yaşında ölmeseydi, CHP’nin kendisinden sonraki yıllarda yaptığı büyük hatalar belki hiç olmaz, onun gösterdiği milliyetçi istikamette parti ile millet arasında kuvvetli bir bütünleşme meydana gelebilirdi…

         

        Gökalp milliyetçiliği milli kültüre dayanıyordu. Bu husustaki fikirleri bakımından hem sosyoloji tarihinde hem de milliyetçi düşünce tarihinde müstesna bir yeri vardır. Zamanının çok ilerisinde düşünceleri olduğu için bugün bile bize ilham vermektedir. Tek kusuru Osmanlı yüksek kültürünü milli kültürün dışında tutmuş olmasıdır. Günümüzün milliyetçileri bu kusuru düzelttiği ölçüde Gökalp de bütün parlaklığıyla aramızda taptaze yaşayacaktır.” [4]

         

        Güngör’ün “Ya sonra?” sorusuna, günlük bir gazetenin köşesinden verdiği cevabın akademik derinliği ortadadır. “CHP’nin kendisinden sonraki yıllarda yaptığı büyük hatalar” ise müellifin eserlerinde dile getirilen “inkılâpçı münevver” tenkitlerinin çerçevesini çizmiştir.

         

        Yukarıdaki paragrafa eklenebilecek bir diğer husus da yalnızca CHP’nin değil, TpCF’nin de Gökalp etkisinde olduğudur. Bu durumu, milliyetçiliğin, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e akan en güçlü fikri akım olmasıyla izah etmek mümkündür. Mezkûr fırkanın politik kimliği milliyetçi - muhafazakâr ve hürriyetperver olarak tavsîf edilmiştir.[5] Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuad Cebesoy’un duygusal yakınlıkları bir yana, dönem içerisinde dile getirdikleri görüşler itibariyle Gökalp külliyatıyla temaslarının, Recep Peker’den, Mahmut Esat Bozkurt’tan, İsmet İnönü’den oldukça güçlü olduğu görülmektedir. Karabekir Paşa’nın Kürt aşiretlerinin yerinden edilmesinin sakıncalarına dikkat çekmesi, şehirleşmeye vurgu yapması, eğitim, fabrika, yol demesi, Türkleşmenin bir süreç olduğunu vurgulaması ile Gökalp’in Şark meselesi etrafında dile getirdiği görüşlerin paralelliği tesadüf değildir.[6] Nihayetinde TpCF’nin, parti programının 6. maddesinde dile getirilen “efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkârlık” prensibinin irticai hadiseleri kışkırttığı gerekçesiyle kapatıldığını da unutmamak gerekir.[7] Nitekim Güngör, bu hadiseyi milliyetçiliğin milli hâkimiyet prensibine dayandığı noktasından hareketle, ağır bir şekilde tenkit etmiş ve “Kazım Karabekir ve arkadaşlarını ezmek için, milliyetçi aydınları tesirsiz hale getirmek için yapılan her teşebbüs bir hadiseye bağlanmıştır…”  diyerek sürece bakışını ortaya koymuştur.[8]

         

        Bugünlerde kaldı mı bilinmez; ama muhafazakâr münevverlerin Gökalp’e yönelttikleri tenkitlerin sosyolojik bir tutarlılığı yoktur. Zamanın müfrit inkılâpçısı Gökalp’e göz ucuyla da olsa bakma ihtiyacı duymamıştır. Onun hiçbir eseri dönem içerisinde Latin harfleriyle basılmamıştır. 1939’da yayımlanan Türkçülüğün Esasları da 1944’te yasaklanmıştır.[9] Alp, “Rahmetli üstadım Ziya Gökalp’in Türkçülüğü – tabir mazur görülsün – bir nevi teslisden ibaretti… Kemalizm bidayetten beri tek tanrıya tapmıştır: millicilik.” diyecektir.[10] Aykut’un nazarında“Türkleşmek – İslamlaşmak – Muasırlaşmak” terkibi, “çürük bir mantık çardağı kuran zavallıların” işidir.[11]

         

        Müfrit inkılâpçının bakışları, Güngör’ün “büyük hatalar olmayacaktı” temennisini de izah eder. Nihayetinde Cumhuriyet neslinin Gökalp’le yeniden temas kurması çok partili hayata geçişle birlikte, hususiyetle Osman Turan’ın Türk Ocakları başkanlığı yaptığı dönemlerde mümkün olabilmiştir. Turan, “…Milliyetçiler ve başta Ziya Gökalp, milli kültür ile İslam ruhu ve medeni mahsüllerin Avrupa medeniyeti ile imtizacı yolunu arıyorlardı. Üç lüzumlu terkip unsuruna dayanarak inkişaf mecrasını arayan bu cereyanların muhasalası, istikbalde, Türkiye’nin medeni simasını hazırlayacak bir mahiyette iken Cumhuriyet bu duruma nihayet veriyordu.” diyerek kopan zincirin halkalarını ortaya koymuştur.[12] Milliyetçi - muhafazakârlığın mümtaz kalemlerinden Ahmet Selim’in, “15 yaşında bir çocuk. O zaman için önemli bir para sayılan 2,5 lirayı vermiş bir dergi almış ve şöyle bir gözden geçirince hayran kalmış. Eve gidecek ama bir vasıtaya binmiyor. Aksaray'dan Karagümrük'teki evine kadar o dergiyi okuya okuya yürüyerek gidiyor. Bu, 1959'daki Türk Yurdu dergisi.” diye anlattığı bir dönem…[13]

         

        Ya sonra? Osman Turan, Türk milliyetçiliğini Gökalp ekseninde aslî mecrasına çekmek için verdiği mücadelenin bedelini, 27 Mayıs Darbesi’nin ardından 16,5 aylık hapis cezasıyla ödedi. Onun asistanı seviyesinde olamayacak profesörlerin engellemesiyle, mahkeme kararına rağmen, DTCF’deki görevine de dönemedi.[14] Hal böyle iken, Bulaç’ın, Hoca’nın görüşlerini bir tür hayalcilikle ilzâm etmesi, “aydın sapması”na numune sayması, “İslamcı” münevverlerin savrulduğu sahilleri anlatması açısından oldukça dramatik bir durumdur.[15]     

         

        Gökalp, takipçilerine sosyal bilimin tefekkür cehdini bıraktı. Ülkeyi bir gecede düzlüğe çıkartacak paket bir program vazetmedi. Tüzük, yönetmelik, yasa ile Şark’ın ıslahatına yönelen kadroları büyük mütefekkirle ünsiyyet halinde görmek vehimden öte bir psikolojik durumun habercisi olsa gerektir. Gene kaldı mı bilinmez; ama muhafazakâr münevverlerin Felsefe Dersleri’ne bakıp muhâsebe yapmasında fayda vardır. Zira üstat, hayatının en buhranlı döneminde kaleme aldığı notlarında Durkheim’ı ferdi topluma feda ederek despotizme kapı aralamakla itham ediyor.

         

        Cumhuriyet’in yeni bir toplum sözleşmesinin arifesinde olduğu şu günlerde Osman Turan’ın bıraktığı, Erol Güngör’ün tashîh ettiği noktadan Gökalp’e dönmek, milliyetçi - muhafazakârlara düşen bir sorumluluk olsa gerektir.    

                 


        


        

        [1] Hikmet Tanyu, Ziya Gökalp’in Kronolojisi, Ongun Kardeşler Matb., Ankara 1981, s.162.


        

        [2] Bu tarz değerlendirmelerin popüler bir dille kaleme alındığı “tesirli” bir çalışma için bkz., Vehbi Vakkasoğlu, Tarih Aynasında Ziya Gökalp, Cihan Yay., İstanbul 1984. Onun pozitivist bir müellif olarak tasvirinin akademik bir dille yapıldığı değerlendirme için bkz., Murtaza Korlaelçi, Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi, Hece Yay., Ankara 2002.


        

        [3] Kösoğlu’nun, bu tarz yaklaşımlara yönelik tenkitleri için bkz Nevzat Kösoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Ziya Gökalp, Ötüken Yay., İstanbul 2009, s.239 – 243.


        

        [4] Erol Güngör, “Elli Yıl Sonra Gökalp”, Ortadoğu, 9 Kasım 1974, s.1.


        

        [5] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Çev.: Gül Çağlı Güven, Bağlam Yay., İstanbul 1992, s.170.  


        

        [6] Kazım Karabekir, Kürt Meselesi, Yay., Haz.: Faruk Özerengin, Emre Yay., İstanbul 1995, s.48 – 59; Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Kitaplar I, Haz.: Ş. Beysanoğlu vd., Yay. Haz.: M. Sabri Koz, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2007.


        

        [7] Ahmet Yeşil, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cedit Yay., Ankara 2002, s.425.


        

        [8] Erol Güngör, “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri”, Ortadoğu, 16 Şubat 1976, s.1, “27 Mayıs ve CHP”,Ortadoğu, 7 Temmuz 1975, s.1.    


        

        [9] Taha Parla, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, Haz.: Füsun Üstel, Sabri Yücesoy, İletişim Yay., İstanbul 1989, s.119.


        

        [10] Tekin Alp, Kemalizm, Cumhuriyet Matb., İstanbul 1936, s.32 – 33.


        

        [11] Şeref Aykut, Kamâlizm, Muallim Ahmet Halit Kitabevi Yay., İstanbul 1936, s.23.


        

        [12] Osman Turan,“Türkiye’de Din ve Layiklik”, Türk Yurdu, C.1, Sayı: 278 Ekim, Ankara 1959,s.4


        

        [13] http://www.eskisehirturkocagi.org/ahmet-selim-bugunku-manzara-2/


        

        [14] Nevzat Topal, Prof. Dr. Osman Turan, Hayatı ve Eserleri, TYY, Ankara 2004, s.19-30.


        

        [15] Ali Bulaç,Bir Aydın Sapması, Türkiye’de Sağcılık ve Solculuk, Beyan Yay., İstanbul 1989.


Türk Yurdu Haziran 2013
Türk Yurdu Haziran 2013
Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310

Basılı: 15 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele