İbrahim Şahin ile Söyleşi

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

İbrahim Şahin ile Haz ve Günah: Bir Tanpınar Yorumu adlı Kitabı Üzerine

 

“TANPINAR’IN MALZEMESİ, TANPINAR’IN KENDİSİDİR”

 

 

Söyleşi: Levent Bayraktar

 

        - Tanpınar üzerine kaleme aldığınız “Ahmet Hamdi Tanpınar: Haz ve Günah: Bir Tanpınar Yorumu” adlı eserinizi konuşmaya başlamadan önce sizin kişisel tarihinizi sorarak başlamak isterim. Kimdir İbrahim Şahin, bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

         

        - En az bu ülke kadar köylü bir adamdır İbrahim Şahin! Bu konuda, gerçekten söyleyecek başka bir sözüm yok!

         

        - Tanpınar hakkında önemli ve özgün bir çalışmaya imza attınız. Öncelikle bu çalışmaya başlarken temel motivasyonunuzun ne olduğunu merak ediyorum ve ardından da nasıl bir metodoloji takip ettiğinizi okuyucularımızla paylaşmanızı rica ediyorum.

         

        - Bizim nesil Tanpınar’ı lise ders kitaplarındaki Bursa’da Zaman şiiri ile tanıdı. Fakülte birinci sınıfta iken Beş Şehir’i okumuştum ve kelimenin tam anlamıyla büyülenmiştim. Beni büyüleyen dili ve kültürüydü. Seneler sonra (1988), doktora tezi olarak Tanpınar üzerine bir çalışma hazırlamak istedim. Hocam Bilge Hanım (Ercilasun), haklı olarak Tanpınar yerine, Cengiz Dağcı üzerinde çalışmamı istedi. İyi ki de öyle olmuş. Eğer o zamanki birikimimle Tanpınar çalışsaydım, ortaya hiçbir şey çıkmazdı. Edebiyat sonuçta bir birikim işidir ve Tanpınar doktora seviyesinde bir akademik çalışma konusu olarak, genç bir asistanın altından kalkamayacağı bir konudur. Ama Tanpınar merakı, her edebiyat öğrencisinde olduğu gibi fakülte yıllarımdan beri bende de vardı. Merhum Mehmet Kaplan’ın Tanpınar’ın Şiir Dünyası adlı çalışmasından beri, birçok hocamız veya meslektaşımız, Tanpınar’ın romanları, şiirleri üzerlerine incelemeler neşrettiler. Tanpınar, yüz elli senelik Türk roman tarihinin en iyi bir iki isminden biri olmasından dolayı, şüphesiz bu çalışmaları ve daha fazlasını hak ediyordu. Tanpınar gibi dili kullanma kabiliyeti çok yüksek bir yazar hakkında yapılan ya da yapılacak her çalışma eksiktir. Bu cümle ile yaptığımız çalışmanın da yeterli olmadığını, yeni çalışmaların yapılması gerektiğini söylemek istiyorum. Fakat bu güne kadar Tanpınar’ın eserleri hakkında yapılan çalışmalar daha çok onun kültür ve medeniyet konularındaki düşüncelerine ilişkindir ve bu yüzden birçoğu sosyolojik yorumlardır. Edebiyat ve sosyoloji arasında var olan ilişkinin şüphesiz metni zenginleştirdiğini düşünüyorum; ama bir dil metninin, sanat eserinin sadece sosyolojik malzeme yani sadece konu ve tema açısından değerlendirilmesine karşıyım. Bu konuda sosyologların değil, edebiyat araştırmacılarının günahı vardır. Herkes kendi işini yapmalı. Sosyolog kendi işini yapıyor. Edebiyat incelemecisi de kendi işini yapmalı. Bizim işimiz dille inşa edilen sanat eserinin estetik boyunun kaynaklarını tespit etmektir. En azından yapmamız gereken işlerin bir bölümü de budur.

        Bir metodolojim var mı? Bir metodolojim yok. Sosyal bilimlerin başka alanlarına dair bir şey söyleyemem ama kendi alanım için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Edebiyat incelemelerinde kullanılması önerilen her metodun eserin anlamını sınırlayacağını düşünüyorum. Ben daha eklektik anlayışlardan ve okuyucunun birikiminden yanayım. Edebiyat araştırması bir metot gerektirebilir; buna itirazım yok. Ama edebî eser analizinde esas belirleyici olanın okuyucunun birikimi olduğunu düşünüyorum. Bu birikimin ise ancak sosyal bilimlerin diğer alanları ile ve bilhassa psikiyatri, mitoloji ve dil felsefesi ile beslenebileceği kanaatindeyim. Dil gibi ele avuca sığmaz bir olguyu incelemek için kullanılabilecek bir metodun doğruluğu her zaman tartışılır. Edebiyat metni de aslında bir dil metni olduğuna göre, onu incelemek için de sorunsuz bir metot olamaz. Metin yorumunda okuyucunun birikiminin ve dilin kullanımına ilişkin şartların her zaman önemli olduğuna inanıyorum. Haz ve Günah: Bir Tanpınar Yorumu’nu yazarken de romancının dili kullanım şartlarını kavramaya çalıştım.

         

        - Sizce günümüzde Tanpınar’a karşı duyulan ilginin sebebi nedir? Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz ve yeterli görüyor musunuz?

         

        - Benzer sorularla başka röportajlarda da karşılaştım. Tanpınar’a ilginin bir değil birçok sebebi var. Bu ilgi, Türkiye’nin sosyal değişme süreciyle ilgilidir. Her çağın, her dönemin kendine has şartları var. Fakat bu şartlar Türkiye’de çok hızlı değişiyor. Sizin de bildiğiniz gibi biz henüz kimlik problemi yaşayan bir toplumuz. Ne ve kim olduğumuzu bilmiyoruz, ne ve kim olmak istediğimizden de emin değiliz bana sorarsanız. Bu iki soru da Tanpınar sorusudur. O zaman, 1980 sonrasında, bu ülkenin aydınları bu soruları yeniden hatırladılar. Soru bulmak kolay bir iş değildir. Soru bulmak cevabı bulmayı da kolaylaştırır. Son otuz-kırk senenin siyasi gündemine bakarsanız, asıl soruların biraz önce söylediğim sorular olduğunu görürsünüz. Eğer entelektüelin soruları buysa daha önce aynı soruları sormuş ve cevap aramış bir başka entelektüele dönmesi normaldir. Çünkü Tanpınar, o sorularla kırklı yıllarda uğraşıyor, o soruların cevaplarını bulmaya çalışıyordu. Tanzimat’tan beri devam eden bu sorgulama, gündemi işgal eden başka sorunlar yüzünden zaman zaman unutulmuş görünse de asıl gündemimiz bu sorulara ilişkindir. Tanpınar’a dönme sebebi böylece netleşmiş oldu. Ancak, soruyu soranın ve cevap arayanın bu konuda samimi olması gerekir. Hâlbuki bizde, kendisinin ne olduğu ve ne olmak istediği konusunda soru soruyor gibi görünenler, bu sorularında samimi değiller. Gerçekte iyi kötü bir cevapları var ve bu cevaba Tanpınar’da karşılık arıyorlar. İstiyorlar ki, Tanpınar, onların buldukları cevabı onaylasın. Tanpınar’da kendilerini onaylayacak cevaplar arıyorlar. Bu samimiyetsizliğe Tanpınar'ın metinleri çok ironik bir cevap veriyor: "Ben sizden değilim." cümlesi, Tanpınar’ın cevabıdır bana sorarsanız. Özellikle Günlükler’in yayımlanması, Tanpınar’da kendi istedikleri cevapları arayanlara ya da bulduklarını zannedenlere ağır bir cevaptı. Günlükler’in senelerce neşredilmemesi bile bu bakımdan anlamlıdır. Günlükler neşredilinceye kadar, Tanpınar okuyucuları ve bilhassa kendilerini ve Tanpınar’ı muhafazakâr olarak niteleyenler, hiç çekmedikleri bir acının varisi olarak kendilerini göstermek istediler. Mümtaz’ın sıkıntıları güya onların sıkıntılarıydı. Bu bir yalandı. Çünkü insan dilinde gizlidir. Türkiye’de muhafazakâr dil, hiçbir zaman insana eğilmedi. Onda trajedi yoktur çünkü. Hâlbuki Tanpınar'ın dilinde trajedi vardı; ancak bu trajedi, dil değişmesi yüzünden ihmal edildi. Tanpınar'ın dilinin formel kısmı/görünür yapısı muhafazakâr zannedildi. Oysa dilin arkasındaki bilincin daha özel ve şahsi, âdeta bir ülkenin tarihî ve kültürel kırılmalarının simgesi olabilecek bir anlamı vardı.

        Söylediklerime şunları da eklemeliyim: Türkiye’de üçe bölünen edebiyat camiası, dün olduğu gibi bugün de birbirine kapalıdır. İdeoloji kökenli bu bölünme, edebiyata yapılmış bir haksızlıktır. Ancak modern Türk edebiyatının bugünkü ortamında, herkes kendi konumundan memnun görünüyor. Eğer ötekini okurlarsa kendi konforlarının bozulacağını düşünüyorlar ki bu konfor endişesi korkaklık anlamına gelmektedir. Kimse kendi inandıklarını sarsacak metin okumuyor. Tanpınar konusunda müşterek gibi görünen ilgi bile bence aldatmacadır. Çünkü Tanpınar’daki dil zenginliği, herkesin onda kendini bulmasına yol açıyor; böylece her ideoloji kendi doğrularının karşılığını Tanpınar’da bulduğunu zannediyor. Bunu yaparken Tanpınar’da olan ama işimize gelmeyen yanları görmezden gelebiliyoruz. Hem sol hem milliyetçiler hem de İslamcılar aynı samimiyetsizlikle maluldür.  Solun Tanpınar ilgisi, geleneğin estetik yanları ile meşgul bir romancı üzerinden kendi ihmallerini meşrulaştırmaktır. İslamcılar ise 1923 sonrası ile hesaplaşmalarına, Tanpınar’ın nostaljik tarih ve gelenek yorumlarını malzeme yapmak istemeleri ile ilgilidir. Milliyetçiler ise dil, tarih ve gelenek konusunda, Tanpınar’ı kendi söylemlerine yakın buluyorlar. Ama hiçbiri topyekûn Tanpınarcı değil. Onda işlerine geleni görüyor, alıyor ve işlerine gelmeyen kısımları görmezlikten geliyorlar. Samimiyetsizliktir bu, insanı ihmal etmektir.

         

        - “Haz ve Günah: Bir Tanpınar Yorumu” adlı çalışmanız, adından da anlaşılabileceği gibi kavram çiftleri üzerinden yürüyen bir çalışmadır. Tanpınar’da benzer kavram çiftleri var mı? Bir yazarın kavram çiftleri üzerinden yürümesi, romancının hayata bakışını nasıl etkiliyor?

         

        - Tanpınar’ın yarıştığı metinler klasik metinlerdir, dolayısıyla klasikler neyin üzerinde yürüyorsa Tanpınar da onun üzerinde yürür. Klasik metinlerin özünde zıtlıklar vardır. Çünkü kâinat zıtlıklar üzerine mukimdir. Tabiattaki zıtlıkların sembol değerini kavradıktan sonra, insanda da aynı zıtlıkların var olduğunu fark edersiniz. Bu, tasavvufun ve ilm-i simya’nın dilidir. Tanpınar, zıtlıkların birbiri ile cedelinden hoşlanır. Kavram çiftleri şeklinde onda görülen zıt kavramlar, birbiri yerine ikame için mücadele ederken sanat eseri çıkar ya da sanat eseri bizatihi bu cedelin hikâyesidir. Huzur’u ya da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü, kahramanların isimlerini, onların özellikleri olan kavramlarla yer değiştirterek okuduğumuzda, okumaya çalıştığımızda ne demek istediğimiz anlaşılır. Yani şöyle yapalım: İhsan’ın adını iyi, Suad’ın adını kötü, Mümtaz’ın adını kararsızlık koyalım ve metni yeniden okuyalım. O zaman göreceğiz ki, insan karakteri de zıtlıklar üzerinde yürümektedir. Ve unutmayalım ki, her şey zıddıyla kaimdir; güzelin oluş anı, çirkinin de oluş anıdır; iyinin oluş anı, kötünün de oluş anıdır. Kavram çiftlerinden birinin diğerini yok etmesi mümkün değildir. Tanpınar'ın romanlarının sonu, bu yok edemeyişle ilgilidir. Romanın kahramanı sonunda tarafsızlaşır; çünkü galibi olmayan bu kavga, sonunda insanı yoracaktır.

         

        - Bir yazar veya sanatçı ele alınırken iki yaklaşımın birbiri ile çatıştığını görüyoruz. Bunlardan ilki, esere odaklanmak ve onu başlı başına bir “varlık” olarak ele alıp incelemek, diğeri de o eseri ortaya koyan sanatçının/öznenin somut gerçekliğinden kalkarak anlamaya ve çözümlemeye çalışmak. Sizce bu iki bakış açısı ortaya iki farklı Tanpınar portresi mi çiziyor yoksa bu iki bakışın ayrı ayrı meziyetlerinden veya birleştirilmesinden mi medet ummalı, ne dersiniz?

         

        - Tanpınar, eserlerinden birinde “İnsandan geriye sadece ses kalır.” diyor. Bu cümledeki ses kelimesini dil olarak anlayalım. Eğer insandan geriye sadece dil kalıyorsa Tanpınar'ın ister biyografisini inceleyin ister eserlerini, bence aynı sonuca varırsınız. Tanpınar'ın okuyucusu ister sağcı, ister solcu, ister liberal olsun, çelişkilidir. Sorun çelişkilerinin farkında olmamasıdır. Tanpınar'ın dili üzerinde ciddi çalışmalar yapılmadığı için Tanpınar çelişkili zannediliyor. Yok böyle bir şey. Çelişki gibi görünen, bir insanlık durumudur. Sonra neye göre çelişki? Eğer çelişkiden söz ediliyorsa kendi içinde tutarlı bir kriteriniz var ve karşınızdaki durumun çelişki olup olmadığını ona göre belirliyorsunuz demektir.

        Yazar ile eserin birbirinden yüzde yüz bağımsız olması mümkün değildir. Yirminci yüzyılın başında ortaya çıkan ve eser ile yazarın bağımsızlığını savunan eleştiri anlayışları artık aşılmıştır. Bir dili, onu kullanandan nasıl bağımsız olarak düşünebilirsiniz?

        Edebî eser incelenirken yapılması gereken, edebî eserin dilinden yazara, yazarın bildiğimiz ve somut verilerle tespit edilmiş bilinç durumlarından da esere gitmektir. Ve esas olan yazarın bilincindeki değişmedir. Bu değişme, her şartta dil düzeyinde görünür. İster eserden ister yazarın edebî olmayan metinlerinden yola çıkalım, dil bizi doğru yere götürecektir.

         

        - Tanpınar, Bergson ve Freud’dan sonra roman artık eski roman olamaz, diyor. Siz bu tavrı nasıl yorumluyorsunuz? Tanpınar ne bulmuştur Bergson ve Freud’da? Veya daha da genişleterek sormak gerekirse felsefe ve psikoloji onun sanatında ne anlam ifade etmektedir?

         

        - Bu hüküm Tanpınar’ın on dokuzuncu yüzyıl romanına yaptığı göndermedir. Bergson ve Freud’la beraber roman sanatındaki değişmeyi anlamak için, on dokuzuncu yüzyıl roman anlayışı ile, Bergson’un ve Freud’un felsefe ve psikoloji konusundaki çalışmaları tanındıktan sonraki romanı mukayese etmek gerekir. Her iki isim de bizi şuur meselesine götürür. Şuur konusundaki tasnifleri, romancının kendini ve dünyayı algılamasını ve anlatmasını daha bilinçli, tutarlı ve sistematik kılmıştır. Üstelik bu cümle ve ilgili anlayış, tam da bizim yukarıda söylediğimiz dil olgusunun, onu kullanandan bağımsız olarak yorumlanamayacağı görüşünü doğrulamaktadır.

        Tanpınar’ın söylediğiniz yargısına Jung’u da ekleyelim isterseniz. Tanpınar’ın bu üç isimde bulduğu, insandır. İnsan derken kastettiğim, insanın iç dünyasıdır/ruh dünyasıdır. On dokuzuncu asır romanının klasik yazma biçimleri, insanın ruh hâllerinden ziyade, şeylerin görünürlükleri üzerinde duran anlayışı değişmiştir, bu üç isimle beraber. Bergson ve Freud on dokuzuncu asır sonu isimleridir. Bu iki ismin romanı nasıl etkilediğini yine bir on dokuzuncu asır sonu-yirminci asır başı romancısında, Marcel Proust’da görürüz. Marcel Proust Tanpınar’ı en çok etkileyen isimdir. Kaldı ki Proust da Bergson’dan etkilenmiştir. Felsefe ve psikoloji, Tanpınar sanatında insana giden ana malzemenin yani dilin içeriğidir. Yirminci yüzyılın egzistansiyalistlerinin kökünün on dokuzuncu yüzyıl feylesoflarında olduğunu –mesela Sorén Kierkegard, Nietzsche- ve bu isimlerle Tanpınar’ın bağlantısının bulunduğunu hatırlamak lazımdır. Tanpınar’ın felsefe ve psikoloji ile münasebeti, roman sanatının tekniğini etkileyen bir münasebettir. Hakikaten Bergson ve Freud’dan sonra Avrupa’da roman tekniği değişmiştir. Roman bir psikanaliz metni düzeyinde anlaşılmış ve elbette aynı düzeyde yorumlanmıştır. Zaman ve mekân algısı gibi romancının temel malzemelerinin romanda inşa ve ifadesi Bergson’un zaman yorumu üzerinden kullanılmış, kahramanların psikolojisine ilişkin yorumlar da Freud’un insan psikolojisine ilişkin tespitlerinin gölgesinde kurgulanmıştır. Bergson felsefesinin ve Freud psikolojisinin edebiyat eleştirisine katkısı ise çok daha büyük bir zenginliktir.

         

        - Tanpınar’ın bütün eserlerini incelemiş, yıllarca çözümlemiş ve anlatmış birisi olarak onun temel endişe ve meselesinin ne olduğunu sorsam neler söylersiniz?

         

        - Sorunuzda iki önemli kelime var ki tam da bizdeki klasik edebiyat yorumlarını çağrıştırıyor: Endişe ve mesele kelimeleri. Türkiye’de edebiyata genellikle bu iki kavram çerçevesinde bakılmıştır. Endişe deyince ve tabii kendi edebiyat tarihimizi düşününce aklıma bir entelektüel olarak romancılarımızın memleket meseleleri karşısındaki düşünceleri ve mesele deyince de yine romancılarımızın memleketin hangi meselelerine nasıl yaklaştıklarının cevabını istediğiniz geliyor. Tanpınar’ın endişesi ve meselesi! Tanpınar’ın meselesi hiç şüphem yok ki insan. Fakat burada kendi insanımızdan yola çıkıp insanlığa doğru yürüdüğünü de söylemeliyim. Zaten Tanpınar’ı roman sahasında bu derece etkili bir isim olarak ele almamızın sebebi de ondaki bu evrenselliktir. Kişisel-yerel ve evrensel sıralaması, Tanpınar'ın metinleri için rahatlıkla kullanılabilir. Kendimize dair endişeleri daha çok kültür meseleleri etrafında tespit edilebilir ki bu da bizi, yakın tarihimizdeki sosyal değişme sorununa götürür. Geçmişle ve bugünle olan bağımız, batılılaşma meselesi, yerli kültüre yabancılaşma gibi sorunlar, Tanpınar’ın kaleminden çıkan metinlerde sık sık rastladığımız yorumlardır. Bu çerçevede kültür değişmesi ve bu değişme karşısında Türklerin ve bilhassa Türk entelektüelinin tavrı; kültürün alt birimleri, yakın tarih ve bilhassa Tanzimat sonrası ortaya çıkan sosyal ve felsefi problemler, dil ve edebiyat meseleleri... Bütün bunlar Tanpınar romancılığının meseleleridir. Fakat unutmayalım ki sanatkârın bütün malzemesi hayat ve bu hayatın ortasındaki insandır. Tanpınar okumalarım bana Tanpınar’ın eserlerinde asıl malzemenin kendisi olduğunu gösterdi. Tanpınar kendini eserlerine malzeme yapar, bu malzeme roman ilerledikçe dilinin yüksek kabiliyeti sayesinde simgesele doğru açılarak bireysel olandan uzaklaşıp toplumsala doğru açılır.

         

        - İzin verirseniz sohbetimizi bitirmeden önce Tanpınar’ın bir hususiyetinin daha altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o, şair, edip ve edebiyat tarihçisi olmanın ötesinde bir medeniyet mütefekkiri olarak da anılıyor. Ne dersiniz, onun için bir medeniyet mütefekkiri denilebilir mi?

         

        - Tanpınar, modern edebiyatın bence çok okumak manasında “en kültürlü” ismidir. Hem dünküler arasında hem de bugünküler arasında, bundan şüphem yok. Ondaki bu okuma merakı, ilgi alanının genişlemesini sağlamıştır. Felsefe, tarih, psikoloji, estetik, mimari, resim, musiki, mitoloji, din, tasavvuf ve edebiyat! Yanılıyor olabilirim ama galiba sosyoloji ile fazla münasebeti yok. Üstelik birkaç dilde birden okuyor. İlgi alanı geniş olunca medeniyetten dil davasına, kültürden İstanbul’un imarına kadar bir yığın konuda fikir beyan edebiliyor. Ancak medeniyet mütefekkiri ifadesi Tanpınar için haksızlık olur, medeniyet mütefekkiri tavsifini hakikaten hak eden insanlara karşı da ayrıca haksızlık olur. İnsanlardan, olduklarından fazla şeyler beklemek onlara haksızlıktır. Tanpınar bir mütefekkir değildir; Tanpınar bir romancı, şair ve edebiyat tarihçisi veya kısaca bir estettir. Mütefekkir başka bir kimlik! Necip Fazıl da bana kalırsa sadece şairdir. Bugün Necip Fazıl’ı bir fikir adamı gibi takdim edenler öncelikle Necip Fazıl’a haksızlık ediyorlar. Evet, siz de, ben de, Tanpınar da, Necip Fazıl da bu ülkenin problemleri üzerine düşünüyoruz. Ama ne siz ne de ben mütefekkiriz. Bence Tanpınar’ın da, Peyami Safa’nın da, Necip Fazıl’ın da iyi roman, iyi şiir yazıp yazmadıklarına bakmak lazımdır. Romanlarında medeniyet ve kültürden bahsetmiş olması Tanpınar’ı medeniyet mütefekkiri kılmaz. Çünkü oradan nasıl bir medeniyet ve kültür tasavvuru çıkacağı risklidir. Bir şairin medeniyet konusundaki düşüncelerine itibar ederseniz bence çoğu zaman diktatörlükle karşılaşırsınız. Çünkü romancılar ya da şairler, sistematik medeniyet tasavvuru sunmazlar. Yaptıkları sadece medeniyet ve kültür meselelerine ilişkin dağınık yorumlardır ve sadece geçmişin nostaljisidir. Şahsi yorumlarını estetik cümlelerle sunarlar. Çoğu zaman herhangi bir fikir adamının sayfalarca anlattığı bir tespiti harika bir cümle ile bizi etkileyici hâle getirebilirler ve biz de bu insanların asıl işlerini unutup onları bir fikir adamı gibi tanımlamaya başlarız. Ama sorunuzu yakın dönem kültür, edebiyat ve fikir tarihimizi göz önünde tutarak meşru sayıyorum. Yaşadığımız sosyal değişme süreci, siyasi ve sosyal problemlerimizin çözümlerini romanda ve genel olarak edebiyatta aramamıza yol açmaktadır. Bizim modern edebiyatımız estetik bir kaygıdan doğmadı; sosyal davaların bakısıyla doğdu. O yüzden de modern edebiyatın ana paradigması bu sosyal davaların bir tarafını oluşturan doğu-batı meselesi yani medeniyet meselesidir. Bilhassa dün böyleydi ama bugün de böyle. Modern edebiyatın başlangıç senelerinde yaşadığımız ciddi medeniyet buhranı ve bu buhran üzerine edebiyatla uğraşanların da düşünmüş olması, modern edebiyatımızın sosyal davalar üzerine inşa edilmesine yol açmıştır. Doğal olarak birçok şair ve romancıda medeniyete ilişkin değerlendirmeler bulabiliriz.

         

        - Yani Tanpınar sadece bir sanatkârdır, diyorsunuz.

         

        - Evet, Tanpınar sadece bir sanatkârdır, diyorum. Üstelik onun medeniyet ve kültür konularına ilişkin, edebî eserlerinde ileri sürdüğü fikirler, ileri sürüş biçimiyle, romanların edebî değerini de zedelemiştir. İyi bir roman olmakla beraber, Huzur’un kusurlu yanları, Tanpınar’ın kültür ve medeniyet bahislerine girdiği didaktik kısımlardan kaynaklanmaktadır. Demek ki sizin, olumlu bir argüman olarak değerlendirdiğiniz Tanpınar çabası, kendi sanatı açısından kusur olabilmektedir. Sırf bu yüzden Tanpınar’ın en iyi romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’dür.

         

        - Tanpınar sadece romancı değil, aynı zamanda şair, eleştirmen, denemeci, edebiyat tarihçisi, çevirmen ve hikâyecidir; hatta piyes denemesi bile var. Galiba şairliği, romancılığının gölgesinde kaldı.

         

        - Doğru, Tanpınar’ın şairliği unutuldu. Huzur’dan dolayı Tanpınar daha çok romancı olarak tanındı. Hâlbuki Tanpınar iyi bir şairdir. Sadece şairliği değil, hikâyeciliği de unutuldu. Hikâyeleri hakkında da fazla çalışma yoktur. Şiiri hem devrine hem de bugüne göre kapalı bir şiirdir ve bu bakımdan Ahmet Haşim'in şiirine yakındır. Onun şiirleri kötü şiir değildir. Şiir görüşü, saf şiir esaslıdır. Bu yüzden anlaşılması zor görünüyor. Hele hele bugünün zekâsına ve zevkine göre anlaşılmaz bir söz yığınıdır. Demek ki sorun Tanpınar’ın şiirinde değil, bugünün zekâsında ve zevkindedir. Bir yazısında, şiirlerinin anlamının nesirlerinde bulunabileceğini söylüyor. O zaman nesirlerinden yola çıkarak şiirlerini kavrayabiliriz. Ayrıca hocası Yahya Kemal’in şiirlerine olan hayranlığı, onun şiir konusunda iddiasız olmasına yol açmıştır. Yahya Kemal'in şiirini aşamayacağını düşünüyordu. Yahya Kemal'in şiirlerini eleştirdiğini ancak Günlükler’de gördük. Keşke, bütün cesaretini toplayıp Yahya Kemal'in şiirine ilişkin Günlükler’e kaydettiği eleştirilerini, Yahya Kemal ölmeden yayımlayabilseydi. Belki Yahya Kemal’in dostluğunu kaybederdi ama en azından şiirde de kendini bulurdu.

         

        - Tanpınar incelemeniz “Haz ve Günah”ın devamının geleceğini umuyoruz. Bundan sonrası için planlanmış yeni bir eser var mı? Varsa ipuçlarını Türk Yurdu okuyucuları ile paylaşmanız mümkün müdür?

         

        - Haz ve Günah’ın devamı olarak düşünmediğim ama yine Tanpınar hakkında yeni bir çalışmam var. Bu çalışma da yine Tanpınar’daki iki kavram etrafında olacak ve eserlerinde bu iki kavramın tahkiyeye nasıl malzeme olduğunu göstermeyi denemek istiyorum. Bu çalışma da Haz ve Günah gibi disiplinler arası verilerin kullanıldığı bir çalışma olacak. Bilhassa felsefeden, mitolojiden ve psikolojiden gelen yaklaşımlarla, Tanpınar’ın iki meselesini ele almak istiyorum. Haz ve Günah’la beraber hazırlamakta olduğum çalışma bize, Batıda gittikçe ciddi bir araştırma alanı olmaya başlayan edebiyat felsefesi konusunda ipuçları sağlayacaktır. Çünkü edebiyat felsefesiz, felsefe de edebiyatsız olmaz; bu yargı sosyal bilimlerin diğer alanları ile edebiyat ilişkisi konusunda her zaman geçerlidir. Ayrıca Tanpınar, dilinin ve kişisel kültürünün zenginliği dolayısıyla eserleri üzerinde birçok yeni çalışma yapılabilecek bir yazardır. Tanpınar hakkında yapılan çalışmaların hemen hepsinin şüphesiz ayrı bir değeri vardır. Ama bu çalışmalar, yapılacak yeni çalışmalara engel değildir.

         

        - Bizim açımızdan çok zevkli ve doyurucu bir sohbet oldu, umarım siz de memnun kalmışsınızdır. Kapatmadan önce değinmek istediğiniz, eksik kalan hususlar var mı?

         

        - Hem Tanpınar hem de genel olarak edebiyat hakkında bilinmesi gereken temel mesele, edebiyatın bir dil sanatı olduğu gerçeğidir. Edebiyat dille üretilen bir sanattır. Üstelik dil, insan tabiatını ele veren çok ciddi bir argümandır. Edebiyat okuyucusunun, diline yani Türkçeye sahip çıkması şarttır. Türkçeye sahip çıkmak ifadesiyle söylemek istediğim, Türkçeyi düzgün ve doğru kullanmaktır. Düzgün ve doğru kullanmak deyince de okuyucu, gramatikal düzgünlükten ve telaffuz doğruluğundan bahsettiğimi zannedecektir. Evet, bunları da kastediyorum ama bunların yanında asıl kastettiğim, kullandığımız dilin yani Türkçenin kabiliyetlerini bilmektir. Söylediğimiz cümlenin hangi anlamlara geldiğini bilmek de Türkçeyi doğru ve düzgün kullanma kuralının içindedir. Bu açıdan baktığımızda, günümüzde hiç birimizin Türkçeyi bilmediğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Bırakın dilimizdeki anlam kabiliyetinin ayrıntılarının farkında olmayı, telaffuzumuz dahi bozuk. Kendi dili karşısında bu kadar duyarsız olan bir toplumdan büyük sanat eseri çıkmasını ve ya bu toplumun hangi eserin büyük sanat eseri olduğunu tespit etmesini nasıl bekleyebiliriz? Memleketi kurtarmak istiyorsak bence, her şeyden evvel Türkçeyi kurtaralım. Tanpınar gibi romancılarda, esasen ciddi bir dil hassasiyeti, dil şuuru vardı. Kurdukları her cümlenin, kullandıkları her kelimenin anlam dünyasını biliyorlardı. Biz bu romancılardan, şüphesiz sosyal davalarımız hakkında bir şeyler öğrenebiliriz, onlardan iyi şiirin, iyi romanın nasıl olması gerektiğini öğrenebiliriz. Bunlara itirazım yok ama bence asıl öğrenmemiz gereken dil zevkidir. Dili, Türkçeyi öğrenmeden hiçbir şey üretemeyiz. Türkçe bizim inşa edeceğimizin medeniyetin de kültürün de edebiyatın da kaynağıdır. Bana öyle geliyor ki ne zaman Türkçe hassasiyetini kazanırsak o zaman medeniyetimizi de inşa etmiş olacağız.

         

        - Teşekkür ederim.

         


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele