“Demokrasinin İdari Zaruretlerle İmtihanı” Üzerine Bir Zeyl

Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

        Kalemiyeden yetişmiş bir erkân-ı devletin büyük bir vukûfiyetle kalem aldığı bir yazı, “Mülkî-Mahallî İdare” üzerine “deneme”, sadece idare hukukumuzun eskiye dair dönemlerini değil, o günden bu güne tipik olarak devam ede-gelen temel çizgileri karakterize ediyor. Bizim garplılaşma öncesi hukukumuzda, kodifiye olarak değil de her meseleyi “ilk defa olarak karşılaşıyormuşuz gibi” gibi çözme alışkanlığımıza vurgu yapan yazı, aslında zihniyet tarihimize ait bir dönemin panoramasını çiziyor.

         

        Yazı, Cengiz Aydoğdu’ya ait. Her ıslahat (bugün reform deniyor) teşebbüsünün “hududunda birikmiş asırlar”; bu asırların biriktirdiği itiyat, alışkanlık, davranış ve nihayet zihniyet biçimleri vardır. Yazar bu noktaya temas ettikten sonra, ne dünün inkılâpçıları ne de bugünün ıslahatçı elit tabakasının bu “birikimi” yeterince dikkate almadıklarına işaret ediyor.

         

        Devlet-i Aliyye’nin padişaha bağlı devletlûlarını, devlete ve teşkilat-ı esasiyeye bağlı memur bürokratlar hâline getiren ilk nizamnamelerimizden, ilk teşkilat-ı esasiye kanunumuza, oradan bütün inkılâp, yenileşme ve en nihayet demokratikleşme hareketlerimize varıncaya kadar her idarî hamlenin “kervanbaşısı, münâdisi, kılavuzu ve muhafızı” olarak görülen bürokrasi; yazıda, yaptığı her müdahaleye ciddi bir direnç gösterilen bir zümre olarak tavsif ediliyor. Oysa bu tür müdahalelere, İngiltere gibi sosyal değişimin çok tabi bir seyir izlediği geleneksel toplumlarda da ihtiyaç duyulmuş ve ciddi hiçbir tepkiye maruz kalınmamıştır. Öyleyse esas sorun müdahalenin kendisinden çok, müdahalenin yeri, zamanı ve şiddetiyle ilgili olarak anlaşılmak lazım gelir.

         

        Ne oldu! Bu müdahalelerin tamamında, ana bünye, bu müdahalelerin büyük kısmına ciddi bir direnç gösterirken, bürokrasinin maşeri vicdandaki meşruiyeti yara aldı, zedelendi. Bugün, bu şaibe, bu kibirli jakoben etiketi bütün değişim hamlelerinin gerekçesini oluşturma kolaylığına kapı aralamıştır. Kapı halkından olmayan erkan-ı idarecimize göre, “bu da başka bir yanlışa” kapı açmıştır. Hiçbir reform teşebbüsü, “toplumsal talep ve ihtiyaç izharına” dayanmadan meşru olamaz. O zaman yüz şu kadar yıldır stabil bir “kanun-u esasi” oluşturamayan, bugün de “sivil toplum, katılımcı demokrasi” vs. türünden toplumun da destekler gözüktüğü hedeflere yönelen Türk siyasî eliti, neyi nasıl yapacağına dair sağlam ölçütlere sahip midir? Sahipse, bu ölçütler nelerdir ya da bu ölçütlere nasıl ulaşılacağına dair metodik birikimleri var mıdır?

         

        Bu suallerin tamamına cevap sadedinde tarihsel tecrübemizdeki vakıf müessesesi, Ahi teşkilatı ve esnaf loncaları gibi tarihî şehir kurumlarımızda “katılımcı ve kazanılmış haklar” açısından, “tarihten gelen bir mahallî idare geleneğimizin varlığı tartışmalıdır” şeklinde bir hüküm veren yazar, görünen o ki, bu konuda modernleşme dönemi uygulamalarını bütün dönemlerimize teşmil etmiş görünüyor. Bu husus, kanımca tartışmalıdır. Sayın valimizin serdettiği görüşün tam zıddına, bizim idari teşkilatlanmamızın temel uzuvlardan birisi olan “kaza[1] teşkilatları ve bunların yönetiminde rastlanabilir. Burada hem idarî hem de adlî karar mercii olan Kadı; hem karar alma biçimi, hem de merkezle kurduğu ilişkiler açısından kritik bir konumda bulunuyordu[2].

         

        Ülkemizde demokratikleşme çabalarıyla bilhassa yerel yönetimler ve merkezî idare ilişkileri konusunda girilen tartışmaları usul açısından eleştiren Aydoğdu; bunun, teknik meseleleri, yani işin “olabilirlik-sürdürülebilirlik” gibi sahici ve teknik kısımları, bir çırpıda tartışma dışına atan yönü itibarıyla sakıncalı olduğuna işaret ediyor. Sonra da “buz gibi bir akılla”, soğukkanlı biçimde yerel yönetimde vilayet-belediye, Belediye ve İl Özel İdare Meclisleri ikilemine dikkat çeken yazı, bizim demokrasi geleneğimizin bazı zayıf noktalarına kısaca değindikten sonra, mühim bir konuya; mahallî idarelerin, yasamanın değil, yürütmenin bir parçası olduğuna parmak basarak analizlerine devam ediyor. Bu, şu demektir: mahallî idareler seçiminde halk, kendi temsilcilerini değil, mahallin hizmetlerini görmek üzere profesyonel görevliler seçer. Yasama ve temsil genel idarenin işidir. Aksini düşünmek, bu idari birimleri mahalli idare birimleri olmaktan çıkartır, federal birimler hâline getirir.

         

        Ülke genelinde idarenin bütünlüğünü korumak için, “mahallî idareler” merkez ve taşradaki diğer kamu kurumlarıyla aynı hukuka tâbidir. Hal böyle olunca, mahallî idarenin demokratik bir yapıya kavuşması, merkezî idareden bağımsız olarak yapılamaz. Merkezî idare kaliteliyse, mahallî idareler de kaliteli; kaliteli değilse mahallî idareler de kalitesiz olacaktır.

         

        Pekâlâ, merkezle yerel arasında bu ilişkiyi meşru bir zeminde tesis eden, yani hem merkezi hem taşrayı; hem de bütün künhüyle tanıyan ve “halk nezdinde de hâlâ tarihî ve müessir bir yeri” bulunan bir makamı (valilik) neyle nasıl ikame edebiliriz? Roma’dan beri eski dünyanın bütün parçalarında yürürlükte olan bir sistemin yerine neyi koyabiliriz? Başkentli idarelerin olmazsa olmaz şartı, idarî başkentler ve vilayetlerdir ve şimdiye kadar da daha iyisi bulunmamıştır.

         

        Bu tespitlerde bulunan yazar, post modern dönemlerin ihtiyacına uygun bir yapılanmaya gidilirken, en fazla ihtiyaç duyulacak kurumlardan birinin, modernleşme döneminin baş aktörü olan mülki idare kurumu olduğunu belirtiyor (Aydoğdu, 2013: 35).

         

        “Mülki idare amirliği, Türk idare yapısı ile özdeşleşmiş, idari yapının bilhassa taşra kısmının baş aktörüdür. Mülkî Âmirler, memleketin hemen her yerinde vali ve kaymakamlar olarak devletin ve hükümetin temsilcileri sıfatıyla iş görürler. Bu temsil vasfı, tarihî hatıralarla yüklü, vatandaş vicdanında çok sağlam bir zeminde meşruiyet gerekçelerine sahip, güçlü bir toplumsal değerdir. Bu değer, bütün sosyal düzenlemelerde çok işlevsel bir imkân olarak kullanılabilir. Bu tarihî misyon, aynı zamanda bir öncülük olarak da toplumsal anlamda kıymetlendirilebilir”

         

        Mülkî idareyi “mülkün idaresi” olarak tavsif eden yazar, Sadâret Kethüdalığı’ndan, önce Mülkiye sonra Dâhiliye Nezâreti hâline getirilen İçişleri Bakanlığı ve yerleşkesinin yer ve mevzileniş biçimini tasvir ederken, bakanlığın sistem içindeki hayatî konumunu anlatmak ister. “Bakanlıklar semtinde iki bina dikkat çeker” der, “Başbakanlık ve İçişleri. Ve İçişleri öyle konumlandırılmıştır ki, TBMM ve Başbakanlık arasında, sağında Jandarma ve Genel Kurmay Başkanlığı, solunda Emniyet Genel Müdürlüğü, Türkiye asayişini, Başbakanlığın emir ve gözetiminde TBMM’ye arz eder gibidir.” (Aydoğdu, 2013: 34).

         

        İlber Ortaylı bir televizyon konuşmasında, güncel sorunların çözümünde bir birikim değeri olarak tarihin dikkate alınmadığından yakınmış, genel bir serzenişte bulunmuştu. Bu haklı tariz bugün ülkenin geleceğine ilişkin bir yığın karar arifesinde, çok daha anlamlı bir yerde duruyor. Şu kadar yıllık idarî ve meslekî birikimini yazıya dökerek, bizatihi bakanlığın kendisini, ülke meseleleri ve mülkî idarenin problemleri karşısında harekete geçirmeye, ciddi bir muhasebeye çağıran yazı, bir çığlık olarak kulaklarımızda yankılandı. Kim duyar, kim kulak verir bilemeyiz; ama benim gibi meslekten bir zihniyet tarihçisi için bu tür meseleler gözardı edilecek cinsten şeyler değildir.

         

        Her şeyin her şeyi etkilediği modernlik sonrası bir dönemde, mahallî idareler reformu olarak tartışılan mesele, her zaman her yerde aynı sonuçları veren hazır paketler hâlinde bekletilmiyor. Öyle olsaydı, bedeli neyse ödenir, uygulamaya konulurdu. Mesele, öncesi ve sonrasıyla bir inşa, tedebbür ve tezekkür meselesidir. Memleketin demokratik ve hesap verilebilir bir mahallî idare düzenlemesine ihtiyaç duyduğu muhakkak. Fakat böyle bile olsa, şu kadar yıllık kurumsal yapılarla elde edilen birikimlerin bir çırpıda kenara atılması anlamına gelebilecek düzenlemeler, bırakın demokratik-hesap verilebilir yönetim biçimleri inşa etmeyi, pekâlâ yeni tiranlıklar üretebilir.

         

        Meseleyi ideolojik değil, teknik boyutuyla ele alan çalışma; yazarın sadece entelektüel kapasitesini değil, aynı zamanda zengin saha tecrübesini de gözler önüne seriyor. Türk İdare Tarihi’nin bizzat İçişleri Bakanlığı’nın kendi imkânlarıyla yeniden yazılması gerektiğine dair teklif; bu tür yazım çalışmalarını, sahanın dışında steril bir ortamda okuyup yazan okur-yazar takımının hoşuna gitmese bile, kurumsal aklı ön plana çıkartması açısından son derece faydalı olabilir.

         


        


        

        [1] Malum “kaza” kelimesi köken olarak “kadı” kelimesiyle aynı kökten gelir ve Kadı bizim klasik devlet geleneğimiz içinde, bilhassa taşra yönetiminde hem yürütme hem de yargı erkini elinde bulunduran adam demektir. Bunun manası, Kadı’nın hem fütüvvet ve lonca teşkilatının başı, hem de mülkî ve beledî işlerin başı olmasıdır. Osmanlı sistemindeki Kadı Sicilleri, bunun açık kanıtıdır. Bkz. Pakalın, Mehmet Zeki, (1993), Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü II, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları: 2506, İstanbul, s.119-125.


        

        [2] Bu konuda bkz. Gerber, Haim, (2005), “Osmanlı Sivil Toplumu ve Modern Türk Demokrasisi”, Osmanlı Geçmişi ve Bugünün Türkiye’si, (der.) Kemal H. Karpat, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul. ss. 243-260.


Türk Yurdu Mayıs 2013
Türk Yurdu Mayıs 2013
Mayıs 2013 - Yıl 102 - Sayı 309

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele