Meşrûtiyet’ten Cumhûriyet’e Bir Fikir Adamı Tahsin Banguoğlu

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        Biyografi okumaya bayılırım. Monografiler, hâtıralar ve seyâhatnameler de kardeş türler olarak sevdiklerim arasında ilk sıralarda yer bulur.

         

        Ülker Banguoğlu Bilgin Hanımefendi’nin lütfedip gönderdikleri Meşrûtiyet’ten Cumhûriyet’e Bir Fikir Adamı TAHSİN BANGUOĞLU* kitabını, bu sevginin duyurduğu heyecanla karşıladım. Ancak, bu kitabın benim için pek sevdiğim türden olmasından başka ve çok özel bir değeri var. Meselenin bu şahsî tarafını gurur çeşnisiyle düşündürmek mahcûbiyetine rağmen söylemeliyim: Tahsin Banguoğlu merhûmun muhtemelen en uzun röportaj verdiği bir gazeteci-yayıncı olma imtiyâzını taşıyorum. Üstelik, hatırladığım kadarıyla vefâtından önce verdiği son mülâkat da budur. Dolayısıyle Ülker Hanımefendi’nin duygusuna akrabayım.

         

        İşin bu tarafı, benim için objektif sevgi ve ilgiden bir bakıma daha önemlidir. Dolayısıyle yazımda işin bu yönüne ağırlık vereceğim.

         

        Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Türk dili sahasında dünyada bilinen bir akademisyendi. Türk dilinin önde gelen uzmanları arasındaydı. Gramerci tavrını aşan bir dil dikkati vardı. Bu sebeble, “Türklük Bilgisi üzerinde çalışır, düşünür, yazardı” demek daha doğrudur. Türk Dil Kurumu Başkanlığı’nı da bu anlayışla yürüttüğünü gösteren kuvvetli deliller ve örnekler var.

         

        Siyâsetçiydi. Milletvekili, Bakan ve parti genel başkanlığı (YTP)da etmişti. Bunlar içinde, her birinde yüksek başarı göstermesinden ötürü en parlak olanını seçmek zor olsa da Millî Eğitim Bakanlığı’nı ayrı yere koymak lâzımdır. İsmet İnönü devridir. Hümanist çizgide bir yabancılaşmanın eğitimde kökleştiği yıllardır. İkinci Dünya Savaşı ve 1946 seçimlerinden sonra bu politikalarda bir gevşeme olmuştur. Bu değişmeyi idare edecek bir bakan olarak Tahsin Banguoğlu o zaman seçilmiştir. Tevfik İleri çizgisinin hazırlayıcısı da odur. Yerli kültürü bir derecede öne çıkarmış ve yerli hayata sıcak insan tipi yetiştirilmesi fikrini içinde bulunduğu partideki aksi eğilimlere rağmen başarıyla yürütmüştür. Köy Enstitüleri’nin ağırlığı onun döneminde hissedilir derecede azalmıştır. Din eğitim-öğretiminin yeniden başlaması da onun zamanındadır.

         

        Millî Eğitim Bakanlığı sırasında, Türkiye’de bazı yanlışlardan dönüldüğü bir kırılma dönemine girdiğimiz rahatlıkla söylenebilir. Bu süreci, CHP Genel Sekreteri, Türk hikâye ve romancılığının parlak isimlerinden Memduh Şevket Esendal’ın büyük bir mahâretle yürüttüğünü biliyoruz.

         

        Banguoğlu, tam bir cemiyet adamıydı. Yüksek seviyede bir teşkîlatçıydı. Halkevleri gibi büyük bir kuruluşun başında uzun yıllar devamınca bulunması, o devirler için çok da kolay olmayan, yüksek îtibarlı bir cemiyetçilik işiydi. Halkevleri, Türk Ocaklarının yıldızının sönükleştirilmesiyle öne çıkarılmış devlet destekli bir kurumdu. CHP partiydi ve partinin fikriyâtını, kültür anlayışını yapmak değilse bile yaymak, Halkevlerinin vazîfesiydi. 1950’ye kadar gücü muazzamdı. Daha sonra inişli çıkışlı bir durum gösterse de belli oranda bir değer ve fonksiyonu her zaman olmuştur. Bu zayıf devrelerde bile başa geçen isimlerle kuvvetli çıkışlar gösterdiği olmuştur. Tahsin Banguoğlu’nun, yeniden genel başkan oluşundan sonra, 1966’dan îtibâren böyle bir canlandırıcı rol oynaması bu tarz örneklerin en göze çarpanlarındandır.

         

        Ülker Hanım’ın babası hakkında hazırladığı kitap, bu ana başlıklar üzerinden verimli bir hayâtı gözler önüne seriyor. Hiç kolay olmayan bir işi büyük bir başarıyla yaptığı muhakkaktır. Önce, mutlaka söylemem gereken hususlar var: Ülker Hanım’ın bu kitaptan önce, iki tercümesi yayımlanmış. Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu’nun “İleri İngilizce Birimi’nde “Araştırma ve Yazma Teknikleri” dersi verdiğini de kaydetmem gerek. Çalışmasında, bu tecrübeyi yakalamak mümkün: âdetâ, akademik çalışma disiplini gözettiği açık. Kitabın bölümlenmesinde, ana ve ara başlıklarında böyle bir dikkat görülüyor. Bunun yanında, rahat okunur bir dille yazılması en çok memnun olunacak bir durumdur. Dilin anlaşılmazlaştığı, kekreleştiği sayısız kitap ve yazış örneği düşünülünce, bu noktanın bir fevkalâdelik gibi vurgulanması gerekiyor.

         

        Ülker Hanım’ın, dil ve yazış özelliklerini babadan tevârüs ettiğini söylemek bir tarafıyla doğrudur, ancak eksiktir. Mutlaka ince bir dikkatin bu mirası canlandırdığını düşünmek lâzımdır.

         

        Bu vesîleyle bir memnûniyetimi de ifade etmeliyim. 1987-88 yıllarında 16 kültür ve sanat adamının 80 yılını aştıkları bir dönemde biyografik belgesellerini yapmıştım. Uzun bir maratondu. İşin bir noktasında, sanırım çekimleri yarıladığımız sıralarda, belgeselciliğimizin sonraki yıllarda önemli isimleri arasında parlayacak Raşid Demirtaş da yapımcı olarak bize katılmıştı. Başlangıçta yapımcılık da yönetmenlik de metin yazarlığı da benim üzerimdeydi. Yük ağır olsa da danışmanım dostum Halil Açıkgöz’le titiz bir hazırlık yürütmüştük.

         

        Bu 16 kişiden biri Tahsin Banguoğlu idi. İlk olarak onu çekmiştik. Kitapta anlatıldığı gibi, Vaniköyü’ndeki yalıda, robdöşambrını çekimlerde de çıkarmayan, konuşurken Türkçeye kuş dilini söyleten o sevimli yüzle çalışmıştık. Zannederim iki saati aşan bir röportajdı. Yayın 25 dakika olacaktı. Bu 25 dakikanın ancak 16 dakika civarında bir kısmı bu röportajdan alınacaktı. Kısa kısa bir kaç yakın tanıdık ve uzmanın görüşlerine yer verecektik; bağlantı cümleleriyle kurulmuş metinler de araya girecekti. Programı bu çerçevede planlamıştık. İki saati aşan uzun bir röportaj yapmamın sebebi açık: Ne alabilirsem alayım ve geleceğe intikal ettireyim görüşündeydim. Hiç olmazsa metin olarak elimizde yüklü bir malzeme olacaktı.

         

        Bu kitabı görünce, ne kadar doğru yapmış olduğumu düşünerek ayrı bir haz duydum. Çünkü, yayına verdiklerimiz de vermediklerimizle harmanlanarak kitabın ana kaynaklarından biri olmuştu. Ülker Hanım, bana yazdığı notta da bunu zerâfetle te’yîd ediyordu. Dr. Metin Eriş, birkaç yıl evvel benden isteyerek Ülker Hanım’a vermişti.

         

        Bir özrümü de ifade edeyim: TBMM stenograflarınca deşifre edilen metinlerdeki yanlış ve eksik kısımları halletmeden vermiş olduğumu kitabı görünce anladım. “El-emrü fevka’l –edeb” (El emrü fevkalâde s.273) gibi bazı tâbirler, -belli ki kaynağa bağlılık düşüncesiyle- bizim tapelerdeki yanlış şekliyle verilmiş.

         

        Bu kusuruma üzülsem de kitabı okuyunca bir kere daha hayıflandığım nokta başkaydı.

         

        Televizyon çekimlerini tamamladıktan sonra, her İstanbul’a gidişimde kendilerini mutlaka ziyaret etmemi istemişlerdi. Bu dâvetin bitmemiş bir vazîfeyi işaret ettiğini söylersem, üzüntümün sebebi hakkında tam bir fikir vermiş olurum. Tahsin Hoca, bu dâvetini tekrarlarken demişti ki “Yağmur, burada çok kalmayacağım. En çok bir yıl. Gel ve benden ne alırsan al. Meselâ, sana İnönü’den bahsedeyim ...” Sözün devâmında başka isimler ve hâdiseler de vardı. İşte bunu yapamadım.

         

        O sıralarda ayda 15 gün kadar İstanbul’da çalışıyordum. Yapmakta olduğum veya metinlerini, senaryolarını yazdığım birkaç kültür belgeseli için sıkı bir çalışma yürütüyorduk. Ekibe tatil verdiğim bir gün oluyordu ve o da pazardı. Pazarları bazen Hoca’ya gidiyordum gitmesine, ama konuşamıyorduk. Kızları, damatları, torunları da o gün geliyorlardı. Bu mâzerete rağmen, hatırladıkça kendimi eksik bir vazîfenin suçlusu gibi görmekten kurtulamam.

         

        Bu kısmın pek fazla kendime dönük olduğunun farkındayım. Sadece bir bilgi notu düşmek istedim. Erbâbının, onun bu dünyadaki son yılında içinde bulunduğu psikoloji hakkında bir ipucuna ihtiyaç duyacağını düşünerek, bilerek yazdım.

         

        Tahsin Banguoğlu kitabı, bana tadını sakladığım o günleri yaşattı.

         

        Türk irfânına, çok renkli bir entelektüelin portresini bağışlayan bu kitap üzerinde mutlaka durulacaktır. Tarih bilmeyen, tarihî şahsiyetlerini hiç mi hiç merak etmeyen bir nesle rağmen böyle söylüyorum. Mutlaka Tahsin Banguoğlu ve bu kitap çeşitli şekillerde, çeşitli mahfillerde değerlendirilecektir.

         

        “Çeşitli mahfiller” deyince bir hususa da dikkat çekmek gerekiyor: Tahsin Banguoğlu 1930’lardan îtibâren CHP içindedir. 1970’lere kadar da faal partilidir. 1960 ihtilâlinden sonra yeniden milletvekili seçilmiş, daha sonra partinin yan kuruluşu, “Kültür müessesesiydi, siyasete hiç karıştırmazdık, ama bir yerde karıştılar…”dediği Halkevleri Genel Başkanlığı’nda aynı çizgide devam etmiştir. Şaşılacak nokta odur ki, bu kadar partili olmasına rağmen, 1970’lerden sonra, doğrudan doğruya sağ mahfillerde ve milliyetçi bir Tahsin Banguoğlu vardır. Esâsen, çizgisinde bir kırılma yoktur. CHP’de faalken de milliyetçidir. Zaten tek parti döneminin CHP’si içinde hatırı sayılır bir milliyetçi grup vardır. Bunlar içinde aşırı görünenler bile Başbakanlık edebilmişlerdir. Şükrü Saraçoğlu ve Receb Peker bunlardandır. Hattâ dinler târihinin büyük otoritesi Prof. Şemseddin Günaltay da bugün kamuoyuna bir iki sloganla tanıtılmaya çalışılan eski CHP içinde bulunduğu zor kabul edilebilecek isimlerdendir. Zihinler bu kadar dar bir bakışla, gerçeğin bir tarafını örter haldedir.

         

        Tahsin Banguoğlu 1970’lere kadar faal partili ve partici olmasıyla da dikkat çekici bir isimdir. İşte böyle bir ismin sağ mahfillerde el üstünde tutulması çok esaslı bir örnektir. Böyle isimler aslında epeyce vardır. En şaşırtıcı olanlardan biri de A. Aydın Bolak’tır. Binlerce vatan evlâdına burs vermiş, okutmuştur. Hizmeti muazzamdır. Bundan dolayı, büyük bir sağ okumuş bile, belki de A. Aydın Bolak gibi, Tahsin Hoca’yı da eskiden beri sağın içinde zannetmişlerdir.

         

        Sanırım, işin esası şu dikkatte olmalı: Pek çok kimse, Hoca’nın uzak-yakın geçmişiyle millî değerleri ve yerli hayâtı kat’iyyen zedelemeyecek iş ve hareketlerde bulunduğunu biliyorlardı. CHP etiketi, bu noktada negatif değerini kaybediyordu.

         

        Esasen, sağdakiler gibi, merhum Banguoğlu da içinde bulunduğu CHP ve yan kuruluşlarla ilgili –ölçülü, dengeli- tenkidlerden kaçınmıyor, bir bakıma geçmişiyle yüzleşiyordu. Evet, yüzleşiyordu, hesaplaşıyordu. Bu kadar cesur davranabiliyordu. Aynı program içinde çektiğim 12 Mart ara döneminin başbakanlarından Prof. Sadi Irmak’a bu konuyu açarak, “Tahsin Hoca gibi düşünüyorsanız bunu yazmak ve yayınlamak ister misiniz? “dedim. Çok istiyor gibiydi, ama muhtemelen etrafın baskısıyla yapamadı. O yıllarda hiç kolay değildi.

         

        Bunun için Tahsin Banguoğlu’nun îtirâfa benzer sözleri, yazıları, hareketleri önemlidir. Kimin ne diyeceğinden çok kendi içine bakarak, o hârikulâde zerâfetiyle ömrünün hesâbını gözler önüne seriyordu. Yalnız bu hesaplaşma, bir kavga üslûbunda değildi. Hakâret ve aşağılamaya aslâ düşmüyordu.

         

        Bu satırları da son yılların yüzleşme, hesaplaşma şehvetinin, kelimelerin manasıyla alâkasız olmasını işâret etmek için yazdım. Hakaret ve öç alma, sevmediğini dövme tarzında bir menfî psikoloji ile Tahsin Banguoğlu’nun gösterdiği samîmiyet ve yanarak içini döküş taban tabana zıddır.

         

        Buradan bir başka dikkate daha geçmek gerekiyor: Eğer Tahsin Banguoğlu bugün yaşasa ve aynı şeyleri yazıp söyleseydi, acaba nasıl karşılanırdı?

         

        Siz nasıl düşünürsünüz bilemem; ama bana kalırsa, çoklarının hücumundan ve belki de hakaretlerinden kurtulamazdı. Başta bugünün yönetici eliti olmak üzere ortaya dökülmüş bir alay “kör kazmacı “ tarafından CHP döneminin sorumlusu ilan edilirdi. Devrin şartları hiç dikkate alınmadan, olan, olmuş gibi görülen-gösterilen her yanlış veya yanlış sayılan işten sorumlu bir insan gibi muâmele görürdü. Linç psikolojisi içinde gözü dönmüşleri öne çıkan bugünün sağında iyi karşılanması epeyce güç bir işti. İhtimallerin en kuvvetlisi budur. Bir ihtimal daha var: Söylediklerini alır, orasını burasını eğer büker ve çirkef bir kavganın malzemesi ederlerdi.

         

        Bu şartlar altında, “Aziz Üstâdım, Türkün bu güzel evlâdı, vaktinde bu dünyâdan göçmüş” demek yanlış olmayacaktır. Öyle olduğu için, bugün onu dinlemeye ve anlamaya daha yakınız.

         

         

        

         

         


        


        

        * Ülker Banguoğlu Bilgin,Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Bir Fikir Adamı: Tahsin Banguoğlu, g Yayın Grubu, İstanbul 2012, orta boy 371 sayfa.

         


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele