Bir Modern Çağ Tasarımı: İslamcılık-IV

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        “Büyük şehirlerimizde dine bağlılığın özellikle küçük burjuvazi ailelerinde zayıf olması, din terbiyesinin verilmesinde gösterilen ihmal, çocukların, daha çok taşradan gelen hizmetçilerin efsaneleriyle yetişmesine sebep olmuştur.”[1]

OĞUZ ATAY

 

        Sonradan gelenler tarafından İslamcı yaftasıyla tanımlanan bir kısım II. Meşrutiyet aydınıyla, ülkemizde özellikle yetmişli yıllardan itibaren müstakil bir hareket hâlinde zuhur eden ve zamanla ideolojik bir mahiyet kazanan kutsalla ilişkili bir akımın, yaşayan halk kültürüyle mesafeli olması, ilk bakışta yadırgatıcı gelebilir. Fakat İslamcılık denilen hadise tam da bu yüzden, sadece yaşayan halk kültürüyle değil, o kültürü besleyen kaynaklarla, kısaca gelenekle ciddi bir kavga hâlindedir.

         

        Bizde muhafazakârlık, daha ziyade gelenekten kopmayı temsil eden yenileşme hareketleri karşısında, dinî değerleri merkeze alan geleneğin dünyasını temsil ettiği için, genelde muhafazakârlık denilince dindarlık anlaşılmıştır. Sadece muhafazakârlık değil, milliyetçilik kavramı da aynı anlamda “milliyetçi-muhafazakâr” yaftasıyla dindar muhitlerin kendisini ifade şekillerinden biri olarak kullanılmıştır. Kavramın bu şekilde kullanılması, yani dindar ana kitleyi tanımlamak amacıyla kullanılıyor olması, yerinde bir tabir olarak görünse bile, maksadı ifadede yetersizdir.

         

        Bir kere İslam dediğimiz hadise (buna sadece İslam değil bütün dinler dâhildir), sadece Kitap’ta yazılı naslardan ibaret değildir. İslam, Kitap yanında, Peygamber hadisleri, sahabe içtihatları, eimme-i müçtehidinin asırlar içinde oluşturduğu külliyat ve bilhassa Kitap ve Sünnet’in yorumunda usûl-i fıkıh, usûl-i hadis, usûl-i tefsir, usûl-i din gibi kendi epistemik çatısına sahip bir dizi referanslar setinden ibarettir. Bu ikinciler, yaşanan hayatın tanziminde asıl referans setinin (Kitap ve Sünnet) nasıl okunacağı konusunda kılı kırk yaran kıstaslar getirmiş, keyfî yorumların önünü kesmiştir.   

           

        Muhafazakâr geniş kitle, yukarıda sınırlarını vermeye çalıştığımız ve Türklükle özdeş “İslam dini” kavramını esas alırken, yetmişli yılların sonlarına doğru hızını gittikçe arttıran İslamcı akım, Araplıkla özdeş “İslam medeniyeti” kavramını esas almıştır. Bu kavramlardan birincisi hem Batı hem modern dönem Arap yazını, hem de İslamcı aydınlar tarafından ilerlemeye karşı, ikincisi ise ilerlemeye yatkın kavramlar olarak sunulmuştur[2]. Başka bir düşünce geleneğinin inşa ettiği normatif referansları esas alan bu çizgi, kendi geleneğimizde “furuat” nevinden olan meseleleri “asıl”, asıl nevinden olan meseleleri furu kabul ederek ilerlemeci bir düzlemde yer almıştır. Bu davranış tarzı yerleşik kabuller ve geleneksel ulemanın tamamını çizgi dışında tutarken, İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el Cevzi gibi gelenek içinde muhalif duran ulemayı baş tacı etmiştir. Yer yer Vehhabiliğin Türkiye acentesi gibi çalışan bu çizgi, paradoksal biçimde Suud rejimine muhalif bir tavır sergilemekten de geri kalmamıştır.   

         

        Bu dönemde dikkatlerin tamamı dinin dünyaya bakan tarafına yöneltilmiş, Osmanlı-Türk geçmişi kendi tarihselliği içinde “geri kalmışlığın” mücessem bir şekli olarak mahkûm edilmiştir. Bu sadece Osmanlı-Türk geçmişine yönelik bir küçümseme tavrı değildir. Benzer bir tavır Osmanlı-Türk İslam çizgisi olan Hanefiliğe karşı da gösterilir. Kendi durağanlığı içinde uyuyan bir dünyayı uyarmak iddiasıyla yola çıkan İslamcılık, bu tavrıyla kendi toplumuna karşı herhangi bir Avrupalıdan farklı değildir. Kaynaklarını halk İslam’ından almayan bu çizgi, tıpkı Türkçülerin yaptığı gibi tarihe, güncele ve eşyanın tabiatına zıt bir seyir izlemiştir.  

         

        Arap tarih yazımında yaygın örnekleri görülen bu tavrın Türkiye temsilcileri, Türk modernleşme tecrübesinin erken dönemleri de dâhil olmak üzere bütün dönemlerini mahkûm ederken, Arap modernleşmesinin ürünü olan bütün teşebbüsleri “İslam medeniyetinin” uyanış devirleri olarak görmüşlerdir. Osmanlı-Türk modernleşme tarzıyla Mısır eksenli Arap modernleşme tarzı yan yana getirildiği zaman, birincisinin kendi düşünce geleneği içinde çözümler bulmaya çalışırken, ikincisinin Batı düşünce geleneği içinde çözümler üretmeye çalıştığı açıkça görülür.[3]

         

        “Bilimsel nesnel dünyanın” dille inşa edilmiş müesses seküler dünyasını yegâne evrensel gerçeklik olarak kabul eden İslamcı çizgi, kendi referans setini oluşturacak birikime, ne geçmişte ne de daha sonra asla sahip olmuş değildir. Hâlbuki bu müesses dünya yekpare değil, parçalı; evrensel değil yerel, ayrık, yapay ve ontik olanla epistemik olanı aynı mevkie, öznenin “bilinebilir-lik” dünyasına indirgeyen sorunlu bir yaklaşımın ürünüdür. Fakat yabancı bir geleneğin ‘normatif gerçeklik fonu’nu, evrensel bir hakikat gibi zihni arka plana yükleyen bu nesil, bütün militanlığı ve protest görüntüsüne rağmen Batı medeniyeti ve bilimi karşısında mahcup, özgüvenden yoksundur.

         

        Yetmişli yılların sonlarına doğru, bilhassa İran devriminin etkisiyle gelişen bir algı, ‘İslam şeriatının’ tarihsel bir olgu olmaktan ziyade, ‘siyasal bir pratik’ olarak bizzat modern zamanlara uygulanabilir olduğu şeklindeki algı, bu nesle yeni bir güven kazandırır. Ali Şeriati’nin Marksist ve Şia geleneğinden gelen coşkulu ve protest üslubu, yerleşik düzen karşıtı büyük bir gayr-i memnun kitleyi kolayca bir araya getirirken, onlara yeni kavramsal çerçeveler sunar. O dönem gençlerinin önemli bir kısmı Mısır, Pakistan ve İranlı yazar ve düşünürlerin eserlerinden etkilenir. Mustafa Sıbai gibi adamlar İslam Sosyalizminden bahsederken, Cevdet Said gibileri “Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları” gibi, Batılı benzerlerine öykünen müphem “yasalar” peşindeki fikirlerle arz-ı endam ederler.

         

        Bu dönem İslamcıları, Türk Modernleşme tarihinin henüz çözülmemiş yığınla problemine, gecikmiş Arap modernleşme tecrübesinin bir yığın sorunlu kavramını ithal eder. Aslında hem Türk, hem Arap, hem de Hint ve İranlı müslümanların modernleşme karşısında takındıkları tavırların tamamı, kendi bağlam ve tarihsellikleri içinde değerlendirilebilecek mevzii çözüm önerilerinden başka bir şey değildi. Bu tavırları önemli kılan, bir referans setinden başka bir referans setine geçişte, aynı medeniyet küresine ait değerler sisteminin ne tür şekiller aldığı, hatta mahiyet değiştirdiğini gözlememize imkân sağlamasıydı. Oysa bu dönemde üretilen çözüm önerileri bir geçiş devri ürünü olmak yerine, yeni bir dünyanın, hatta mutlak hakikatin anahtarları gibi algılanmaya başlandı.

         

        Bizde İsmail Kara’nın eseri dışarıda bırakılırsa, İslamcılığa dair ilk ciddi çalışmalardan biri Mümtaz’er Türköne’nin çalışması olsa bile, meseleyi çok daha farklı bir biçimde ortaya koyan Bedri Gencer’in çalışması, her iki çalışmayı da aşan çok daha farklı perspektifler sunuyor. Mesele aslında, o günden bugüne gerçekte ne oldu sorusuna cevap ararken, bir gelenek üzerinden bütün bir devrin panoramasını çıkartmaktan geçiyor.

         

        Bugün itibarıyla o dönemin coşkulu retoriklerini esas alan romantik heyecanlar devri artık gerilerde kalmış bulunuyor. Onun yerine reel hayatın pratik gerçekleri olan kariyer yapma, konformist hayat tarzlarına yönelme gibi çok daha “gerçekçi” idealler benimsenmiş görünüyor. O dönemin mutlak doğruları, yerini zaman ve mekâna göre değişebilen çok daha esnek çözümlere dönüştürürken, Türk Modernleşme süreci başka bir dönemin şartları içinde kendi istihalesini devam ettiriyor. Artık iktidarda olan eski İslamcılar, şiddetle eleştirdikleri Mustafa Reşit, Âli ve Fuat Paşalar neslinin girdiği çetrefilli o yolda aynı tarzda yürümeye çalışıyorlar.

         

        Dün ve hatta bugün eleştirmeye devam ettikleri ulus, uluslaşma, modern dünyaya entegre olma vs. gibi yığınla problem acil çözümler beklerken, Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabını hatırlayan yok aralarında. İslamcılık bugün itibarıyla iç enerjisini büyük ölçüde kaybetmiş, hatta yok olmaya yüz tutmuş bir modern çağ tasarımı olarak çoktan tozlu raflara kaldırılmış bulunuyor. Tıpkı günümüzün liberalleri eski tüfek solcular gibi, günümüzün en ateşli liberalleri arasında boy gösteren eski tüfek İslamcılara rastlamak sürpriz değil.

         

        Fakat İslam’ın sorunlarına kendi referans dünyası içinde çözüm bulma gayretleri henüz bitmedi. Bu, İslamcılık adı altında değil, geleneği kendi sahih kökenleri üzerinde yeniden inşa gayreti olarak yeniden canlanma gayreti içindedir. Bu sürecin İslamcılık patenti altında olmasa bile, kendi referans seti ve bilgi dizgesi üzerinden yeni bir dünya inşa etmesi beklenebilir. Henüz bu sahada yapılan gayretler tereddütlü ve çekimser bir görüntü içinde olsa bile, yakın bir gelecekte bunların tamamının aşılacağı tahmin edilebilir.


        


        

        [1] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul-2008, s. 220.


        

        [2] Bu konuda meraklıları bilhassa Bedri Gencer’in İslam’da Modernleşme 1839-1939 kitabının üçüncü bölümüne bakabilirler. Bkz. Bedri Gencer, İslam’da Modernleşme 1839-1939, Doğu Batı Yayınları, Ankara-2012.   


        

        [3] Bu konuda da Bedri Gencer’in sahasında ilkleri gerçekleştiren son derece muhtevalı kitabına bakılabilir. Bu yazının amacı, İstanbul ve Kahire merkezli iki farklı modernleşme tecrübesi arasında bir kıyaslama yapmak olmadığı için, burada sadece işaret etmekle kifayet ediyoruz. Bkz. Gencer, Bedri (2012).


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele