Milliyetçiliğimiz ve Avrupa Kültürü

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        Bizde ‘Soğuk Savaş’ döneminde yapılan şiddetli propagandaların etkisiyle milliyetçilik, korkulan bir şey haline getirildi; hâlâ bu savaşın psikolojik etkileri devam etmektedir. Aslında milliyetçilik, bir sınıfı veya grubu esas alarak, ona göre toplumun meselelerine hazır çözümler sunan bir ideoloji değildir. Milliyetçilik gayet basit şekilde tanımlanırsa, milletinden yana olmak demektir. Milletinden yana olan her insan milliyetçidir. Bu bütün milliyetçilikler için de böyledir. Kendi milletinin menfaatlerini başkalarınınkine tercih etmek, kendi milleti tehlikeye düştüğü zaman onu savunmak için işbirliği ve dayanışma içine girmek gayet tabii bir davranıştır. Ve bu gibi tabiî duyguların temelinde, ilk sosyolog sayılan İbn Haldun’un “asabiye” kavramı vardır ki, bugünkü anlamıyla “toplumsal gerilim”, yahut Z. V. Togan’ın ifadesiyle “bir toplumun iş yapabilme kabiliyeti” demektir. Milliyetçilik insani ve tarihi bir olgu olarak daima vardır; ama tezahür biçimleri ve şiddeti zamanlara ve içinde bulunulan durumlara göre değişir. Gizilgüç olarak var olan bu toplumsal gerilimin ortaya çıkışı, toplumun içinde bulunduğu yapıya göre olur.

         

        İbn Haldun, bir kabilenin kendi iç dayanışması ve başkalarına karşı kendini savunma gücüne “nesep asabiyesi”, bir topluluğun bir inançtan dolayı bir araya gelip, dayanışmasına da “sebep asabiyesi” diyor. O, sebep asabiyesinin toplumlarda sonradan teşekkül ettiğine söylüyor. Dolayısıyla milliyetçilikte söz konusu olanın, hem “nesep”, hem “sebep asabiyesi” olduğunu belirtmemiz gerekir. Her iki asabiyenin de temelinde kültür vardır; onunla insanlar birlik ve dayanışma içerisine girerler.* Her kültür doğuş şartları ve imkânları bakımından farklı olduğu için özgündür. Millî asabiyeler de her millette kendi tarihlerinden yani özgün kültürlerinden kaynaklandığı için farklı tezahür ederler. Kiminde çok eski, kiminde yenidir. Her toplumda gizilgüç olarak var olan bu toplumsal gerilim, toplumun mevcut yapısına göre tezahür eder. Meselâ, Bahaeddin Ögel, Türklerde kültür birliğinin ta Hunlar dönemine, yani 2000 yıl öncesine gidebildiğini yazar ki, bu durumda Türk kavmi asabiyetinin iki bin yıl önceye dayandığını söyleyebiliriz. Türklerdeki asabiyenin tezahürü olarak şu örneği verebiliriz: Doğu ile Batı Göktürk Hakanlarının kavgasında, Doğu Göktürk Hakanı, Çinlilerden yardım ister. Çin imparatoru der ki; “Saç biçiminizi, giyim tarzınızı vb. değiştirmeyi vaat ederseniz size yardım ederim.” Göktürk Hakanı cevap verir; “Gök menşeli atlarımı sana vereyim senin olsun, oğullarımı vereyim kölen olsunlar, fakat benden atalarımdan miras kalan geleneklerimi değiştirmemi isteme, çünkü onlar benim değil milletimindir.” Burada Göktürk Hakanın tepkisi ve ruh gerilimi, körü körüne bir gelenekçilik değil, kimliğini koruma hassasiyetidir. Çünkü bir toplumun millî kültürü o toplumun millî kimliğidir. Hakanı böyle bir kimlik şuuruna sahip bir toplum, yüksek bir asabiyeye sahip demektir.

         

        Mütefekkirimizin soya dayandırdığı nesep asabiyetinin de temelde kültür ve eğitime dayandığını, sosyalleşme süreciyle kazanıldığını bugün söyleyebiliriz. Kandan veya genlerden doğan bir asabiyet yoktur.  

         

        Acaba Avrupa’da da asabiyenin kökleri bu kadar eski midir? Bilindiği gibi Ortaçağ Avrupa’sı, efendi-köle ayrımına dayanır. Köle ayrımı olan bir yapıda toplumu kapsayan ortak bir inanç, birlik ve gelecek kaygısı beklenemez. Her bir köle bireysel kaygılar taşır, millî bir asabiye seviyesine çıkamaz. Doğu toplumlarındaki kabile ve soy yapılarında bu duyguyu en sert şekliyle görebiliyoruz; ancak Avrupa’da ne zamanki sanayi devrimiyle beraber feodalite yıkıldı, temelini burjuvanın oluşturduğu yeni Avrupa toplumları doğdu, o zaman Avrupa’da en eski milletlerin asabiyesi de doğdu. Bu gelişmeyle Avrupa’da XIX. yüzyıl bir milliyetçilik yüzyılı olarak ortaya çıktı. Bizim akademisyen ve aydınlarımızın hatası, Avrupa’daki milliyetçilik oluşumunu bir kalıp olarak bize de uygulamaya çalışmalarıdır. Yani Türk milliyetçiliğinin kaynağını da oraya mal etmeleridir. Doğru değil. Bizdekinin kökleri çok eski. Burada karıştırılan, öznel kimlikle nesnel kimliktir. Türk milletinin nesnel kültürel kimliği, tarih boyunca kesintisiz oluşmaktadır; şu an da oluşmaya devam etmektedir; bu, milli kültürdür. Fakat toplumun bunu öznel kimlik olarak isimlendirmesi çağlara göre değişmiştir. Önceleri boy adıyla, “Ben Oğuzum” yahut “ Ben Karluk’um” derken, İslamiyet’ten sonra kendisini Müslüman olarak tanımlamış ve XX. yüzyıl başlarından itibaren Batı’dan gelen tesirler ve İmparatorluk camiasının dağılmasıyla kendisini Türk olarak ifade etmeye başlamıştır; bu onun öznel kültürel kimliğidir.   

         

        Avrupa’daki milliyetçiliğin, bizdeki farklı İmparatorluk unsurlarının milliyetçiliklerine olumsuz katkılarından bahsedebiliriz. Yani farklı unsurların tahriki yoluyla bağımsızlık mücadelelerinde, nihayet Osmanlı’nın parçalanmasında görebiliriz. Osmanlı’nın parçalanma sürecinde 1912 Balkan felâketinin, o en rezil yenilginin ardından bizde Türk Ocakları kuruldu. Çünkü Balkan harbiyle birlikte Müslüman Türk, yalnız kaldığını hissetti; kendisini Türk olarak idrak etmeye başladı. O zamandan sonra da resmen İslamcılık siyasetine bağlı kalındı; ancak, Türkler de Türk’üm demeye başladılar. O dönemdeki milliyetçilik fikrinin kurucusu sayılan Gökalp şöyle diyor: “Bir içtimai mikrop, yıllardan beri İslâm dünyasını parçaladı, şimdi bu mikrobu kendi menfaatimiz için kullanma sırası bize geldi. Bu mikrop milliyetçiliktir.”

         

        Esasında milliyetçilik iki yanı keskin bir kılıç gibidir. Bir keskin yanıyla İmparatorlukları parçalayıp farklı milletleri doğururken, diğer yanıyla milletlerin içerideki birliğini ve dayanışmasını sağlamaktadır. Yukarıda Gökalp’ın kastettiği şey, milletin yükselmesinde milliyetçiliği bir enerji kaynağı, bir manivela gibi kullanmak, toplumun bütün potansiyellerini bir iman haline getirmektir. XIX. ve XX. yüzyıldaki bütün bağımsızlık mücadelelerine bu iman yön vermiştir. Birinci Dünya Savaşı’na biz, o zamanki nesillere eğitim yoluyla kazandırılmış Türkçülük/milliyetçilik heyecanıyla girdik ve yedi cephede dövüşerek o savaştan, aslında mağlup çıkmadık. Yetmedi, milli mücadelede de vatan nasıl savunulur herkese gösterdik. Bu enerji, milliyetçiliğin bir iman haline gelmesidir. Çünkü milliyetçiliğin entelektüel bilgi olarak değil, asıl iman olarak harekete geçirilmesi önemlidir ve bu savaşlarda gerçekleşen de budur. Birinci Dünya Harbi’nde kimsenin yanına müttefik olarak almak istemediği Osmanlı ordusu, hem bu savaşta Batılıların beklediği gibi ezilmemiş hem de arta kalan gücüyle millî mücadeleyi kazanmıştır.

         

                    Biraz da bizim milliyetçiliğimizin bir-iki özelliğinden bahsedelim. Avrupa’da milliyetçilik, şimdi kullanılan deyimle hep bir ötekileştirme fikrine dayalıdır; bu çok önemlidir; çünkü her millet kendisini bir öteki üzerinden idrak eder. İncil’de bir bölüm var; mealen, “Rab dedi ki, insanlar Bâbil’de binalar yapıyorlar, inelim onların dillerini karıştıralım ki anlaşamasınlar, birbirine düşman olsunlar.” Kur’an’da da bir ayet var, mealen diyor ki, “Sizleri ayrı ayrı kavimler halinde yarattık ki, tanışasınız, sevişesiniz diye.İncil’de farklı dillerde yaratılma kavga sebebi olarak görülürken, bizim Kitabımız ise tanışma ve birbirini sevme gerekçesi kabul ediyor. Bu ifadelerin her iki kültür üzerindeki etkileri ne olmuştur, araştırılmaya değer.

         

                   Batı edebiyatlarında birbirlerine karşı, ayrı bölümler halinde düşmanlık, hatta sövgü edebiyatları mevcuttur. Almanların Fransızlara, Fransızların öbürlerine karşı vs. Buradan anlıyoruz ki; Batı kültüründe Batılı milletler kendi varlıklarını bir öteki, bir düşman üzerinden algılamayı ön görüyor. Bizim bazı akademisyenlerimiz, araştırmacılarımız da bunu aynen bize de uygulamaya kalkışıyor. Olmaz. Çünkü bizde Türk’ün milliyetçiliği, kendi millî varlığını farklı bir millet olarak idrak etmesi, Batı’daki gibi öteki üzerinden, yani bir Yunan’a, Bulgar’a düşmanlık yaratarak olmamıştır. Gökalp’ten itibaren bizde böyle bir ötekileştirerek düşman görme temayülünün olmadığı ifade edilmiştir. Bu öteki düşmanlığı kavramını, bizim milliyetçilik tarifimizden çıkarmak lâzım. Çünkü tarih boyunca olmamıştır ve bizde, iki bin yıldan beri süregelen ve bütünlüğünü korumuş bir kültür yapısı vardır. Avrupalı insanın kölelikten kurtarılıp insan sınıfına geçmesi, henüz iki yüz yıldır. Onun sosyal yapısıyla bizimkini nasıl mukayese edersin? 

         

                    Bir başka istismar edilen husus, milliyetçiliğimizde var olduğu iddia edilen ırkçılık suçlamasıdır. Yakın tarihimiz Osmanlı’da böyle bir şey yok. Milliyetçilik fikrinin, asabiyenin millet halindeki toplumumuzdaki tezahür ettiği zamana, bu duyguyu yaşatmaya çalışanlara baktığınız zaman da bu yoktur. “Türk Dünyası” tabirini ilk kullanan Gaspıralı İsmail, Türk Dünyası’nı şöyle tanımlamıştır: “Türk Dünyası aynı din ile mütedeyyin, aynı dil ile mütekellim olan insanların yaşadığı âlemdir.” Yani aynı dine inanan aynı dili konuşan insanlar topluluğu. Biz, milleti hep böyle tanımlamışızdır. Ziyâ Gökalp da ırkın yarış atları için önemli olduğunu söyler. O, Müslüman’ın Türkçe konuşanına Türk der. İşte bu, kültüre dayanan Türk milliyetçiliğidir; Onun kültür ve terbiye birliği dediği budur.

         

                  Burada, yıllardan beri milletimizin bir kesiminin “İslam’da davayı kavmiyet yoktur.” diyerek milliyetçilere saldırmasındaki cehalete de –kötü niyet demiyorum- dokunmak isterim. Bilindiği gibi bu ifade Meşrutiyet dönemi büyüklerinden “İslamcı” olarak nitelenen –Bu nitelemelerin de faydalı ve doğru olduğu kanaatinde değilim.- Babanzade Ahmet Naim beyin bir makalesinin adıdır. Bu makalenin adını slogan yapıp milliyetçileri töhmet altında tutanlar, genellikle makalenin isminden sonrasını okumuyorlar. Babanzade, Ziya Gökalp’ın içinde olduğu milliyetçileri kendilerine yakın buluyor ve gelin dertleşelim, diyor. Sonra da sizin güttüğünüz kültür milliyetçiliği ise, milletinizin dilini, dinini, terbiyesini vb. korumak ve yükseltmek ise, bu sizin hakkınız değil, ayni zamanda vazifenizdir. Mehmet Akif Bey de birbirlerine çok yakın bulduğu bu iki zümrenin önderlerini bir araya getirip, birlikte bu kavramları tartışmalarını istemiş; fakat araya savaşın girmesi ile bu toplantı yapılamamıştır.  

         

                  Aslında bu tür iddiaların, Emevi dönemi Arap ırkçılığına dayandığını bu insanlar bilseler, belki biraz rahatlarlar… Bu arada şu bilgiyi de vermiş olalım: Meşrutiyet dönemlerinde kullanılan ‘ırk’ tabiri, günümüzde kullandığımız ‘milliyet’ anlamındadır; millet ve milliyet kelimelerinin henüz tam anlamında oturmadığı dönemlerde kullanılmıştır. O dönemin marşlarında, Yusuf Akçura’nın yazılarında ve nihayet Âkif’in İstiklal Marşı’nda birkaç kere geçen ‘ırk’ kelimesi ‘milliyet’ anlamındadır. İlgi çekici olan bir nokta da, bunu ilk defa Prof. Niyazi Berkes’in ifade etmesidir.

         

                  Irka dayalı milliyetçilik, yüzyılımızda patolojik bir tür olarak Batı’ya hastır ve İkinci Dünya Harbi’nin sebepleri sayılan faşizm ve Nazizm anlayışları, bunun tezahürleridir. Onun yaşattığı acılardan dolayı bu gün Batı’da milliyetçiliğin kelimesinden bile ürkerler, ama fiiliyatından değil. Yaşadıkları düzen ise tam milliyetçilik üzerine kuruludur. Bugün Avrupa Birliği içinde bile bunu görüyoruz. En küçük iktisadi buhranda herkes kendi çulunu kurtarmaya çalışıyor. Bu da tabiîdir, milliyetçilik dediğin zaman önce kendi milletin için çalışma, dayanışma ve kendin için mücadele etmek vardır. Dikkati çeken nokta, Avrupa ülkelerinde bugün de görülen ve zaman zaman şiddeti artan milliyetçiliklerin hepsinin ırkçı temayüllere sahip olmalarıdır.

         

        Biz, 12 Eylül’de milleti birbirine kırdırmak suçlamasıyla idamla yargılanırken, bu dâvaları izlemek için Batılı heyetler Türkiye’ye geldiler, bütün mahkemeleri gezdiler; ama bunlardan tek bir insan bile MHP’nin kapısını çalmadı. “Bunlar da insan, kaç yüz kişi idamla yargılanıyor” demek kimsenin aklına gelmedi, bizden uzak durdular. İşte bu gayri insani tutumun en iyimser sebebi, İkinci Dünya Harbi’nde yaşadıkları patolojik milliyetçilik hareketleri korkusudur. Belki bunlardan da öte, bizim onlara aykırı gelen taraflarımız vardır. Çünkü biz Türkçülük dâvası güdüyoruz. Biliyorsunuz, tarihte Türk kavramı, Batı’da Müslüman kavramıyla eş anlamda kullanılmıştır ve Batılı bizi yüzlerce yıl Avrupa’dan atmak için uğraşmıştır. Sonunda da başarılı olmuştur. Birinci Dünya Harbi’ne girerken yaptıkları anlaşmalarda Türk’ü Avrupa’dan çıkarmak da değil, yok etmek vardır. İşte biz Türk Milliyetçileri olarak, bu yok edilmek istenen değerin sahibiyiz. Bu temel nokta, asıl düşmanlıklarının irdelenmesi gereken sebebidir.

         

        Türk milliyetçileri, inançlarının tabiatı icabı Türk kültürünü koruyup yüceltmekle sorumludurlar. Bu cümleden olarak onlar Türk kültürünün uç beyleri konumundadırlar. Türk değerlerini tehdit edebilecek gelişmeleri ilk onlar görürler ve onlar milleti ikaz ederler. Ancak bu görevin çok nazik olduğunu da söylemek zorundayız. Şu manadaki, muhtemel bir tehdit karşısında milleti uyarırken, asla onun kendine güvenini sarsacak boyutlara kaçmamak zorundayız. Nazik olan nokta budur. Milleti uyarıyorum diye, yer yer içine komplo teorileri de katıp, milletimizin özgüvenini yıpratan sesler bizim sesimiz değildir. Takdir edilir ki, bunun nesnel ölçülerini vermek mümkün değildir. Ama her milliyetçi aydın bunun ölçüsünü kendi vicdanında bulur ve ona göre hareket eder. Çünkü bir milletin kendisine ve kendi değerlerine olan güveninin yıkılması, o milletin mahvedilmesi demektir ki, sıradan bir vatandaşın bile kabul edebileceği bir şey değildir. Milliyetçiler hem tehditler karşısında uyarıcı, hem de özgüveni koruyucu olmak zorundadırlar.

         

        Son olarak, milliyetçiliğin siyaset alanına girmesinin sebebine dokunmak istiyorum. Batı’da siyasi partiler menfaat gruplarına dayanır. Kaba deyimle, işçi ve patron çıkarlarına dayalı farklı partiler oluşur. Bu, onların tabiatına da uygundur. Bizde ise 1908’de başlayan çok partili hayatımız, menfaat zümrelerine değil fikir zümrelerine dayandı. Bu fikir zümrelerini belirleyen de, çağdaşlaşma konusundaki anlayışları idi. Kullanılan deyimle “İslâmcılar”, o zaman Batı’nın ilmine ve tekniğine değil hayat tarzına karşı çıktılar. Türkçüler de aşağı yukarı bunu söylediler; yalnız, Gökalp’ın bir ilâvesi var: Batının tekniğini alırken bizim millî kültürümüzün süzgecinden geçirelim, der. Çünkü millî kültür millî kimlik demekti ve bu konuda Türkçüler İslâmcılardan daha hassastı.

         

        Cumhuriyet döneminde bu tartışmalar zayıfladı ve devlet eliyle batılılaşma başladı. Mecburî kültür değişmeleri denilen şey... Meselâ Nurullah Ataç’ın yazılarından öğreniyoruz ki, dildeki değişme ve arılaştırma hareketi, batılılaşmanın aracı olarak kullanıldı. Biz Meclisteyken, bunun kavgasını verirdik. Bir milliyetçi ve Türkçü olarak, dilimin baştan sona Türkçe olmasını ben isterim, sana ne oluyor? Karşımızdakiler bunun cevabını hiçbir zaman veremediler. Sen batıcı olarak Türkçenin arılaştırılmasını neden istiyorsun?

         

        Çünkü kavramları eski muhtevalarından soyundurup batılı muhteva ile doldurmak istediler.

         Sonra bizzat İnönü, dildeki sadeleşmeyi bu amaçla yaptıklarını söyledi. Müziğimizin başına gelenler de bundan farklı değil. Bizce Türk kimliğinin üç ana dayanağı dil, din ve mûsikîdir. Devletin bütün yasaklamalarına, okulların her türlüsünden ve radyolardan kovulmasına rağmen Türk mûsikîsi ayakta kalabilmiştir. Bütün bu mecburî kültür değişmelerinin nereye kadar gidileceği belli değildi. İşte bu kabil kaygılarla Türk Milliyetçileri siyasete girip Türk Devleti’ne hâkim olma ihtiyacı duydular ki, yanlış batılılaşma uygulamaları son bulsundu. Ş. Raşit Hatiboğlu gibi bazı milliyetçiler, vaktiyle Halk Partisi’ne girerek bunu yapmayı düşündüler; olmadı. Demokrat Parti de bazı şeyler yapmak istedi, ama sonuca gidemedi. Nihayetinde Türk Milliyetçileri, 1960’larda devlet eliyle yapılan batılılaşmanın, yabancılaşmanın önüne geçmek için siyasete girdiler. Böyle bir gerekçeyle dünyada siyaset yapan başka bir hareket var mıdır, bilmiyorum.

         

        Milliyetçiliğin birkaç ilkesinden daha söz edelim. Girişte milliyetçiliğin, toplum meselelerine hazır çözümlen sunan bir ideoloji olmadığını söylemiştik. Evet, hazır çözümler sunmaz. İlkelerinden birisi ilimciliktir. Milliyetçiler karşılaştıkları her toplum sorununu –ekonomikten sosyale ve ferdi gerilimlere kadar- ilim yoluyla çözmeye çalışır. Din dâhil, milli mukaddeslerimize aykırı olmamak şartıyla ilim, en geniş anlamında kullanılır ve hangi çözümleri getirirse, onda karar kılınır.

         

        Milliyetçiliğin çok kullanılan ve yer yer anlam kaymalarına uğratılan ilkelerinden birisi de ülkücülüktür. Ülkücülük milliyetçiliğin ahlakıdır. Milliyetçilik kendi milletinin yararlarını yabancılarınkinden ve kendisininkinden önde tutmak ise, ülkücülük de, bu ilkeyi hayatına egemen kılmaktır; gerektiğinde milletinin menfaatini kendisinin yahut yakınlarınınkinden üstün tutabilmektir.

         

        Bir de aydınlar meselemiz, aydın-halk ikiliğimiz var. Gökalp diyor ki, başka milletlerin aydınları dindar oluyorlar, kendi halklarıyla bütünleşiyorlar.. Bizim aydınlar niçin halktan kopuyor? Bu şikâyet Gökalp’tan, Mümtaz Turhan’dan, Erol Güngör’den beri hep vardır. Şükür gittikçe azalıyor. Bu ikilikten dolayı vaktiyle halk kendi kabuğuna çekildi; aydınlar ise ancak zaman içinde, hiç değilse bugün artık halka yaklaşır hâle geldiler. Bu farklılığın sebebinin bizim batılılaşma hareketleri ve halkın da yaratıcılıktan yoksun bir halde milli kültür içine kapanıp kalması olduğunu biliyoruz.

         

                   Günümüzde çok tartışılan konulardan biri de küreselleşmenin etkileri ve bunun karşısında milliyetçiliktir. Küreselleşme, yaşanan iletişim çağının bir vakasıdır; günümüzde iletişim, bilişim ve ulaşımda olağanüstü bir hız yaşanmaktadır. Bu hız, gerçekten de dünyayı küçültmüş, bir köy haline getirmiştir. Filan yerdeki bir savaşı evimizde oturarak izleyebiliyoruz. Dünyanın daralmasının kültürler üzerinde de etkiler yapacağı muhakkaktır.

         

                  On dokuzuncu yüz yılda evrensel bir kültür ve evrensel insan tipi felsefi planda tartışılmış ancak bunun imkânsızlığı üzerinde ittifak edilmiştir. Sovyetler Birliğinin seksen yıllık, Sovyet insanı gerçekleştirme tasarımı da iflas etmiştir. Birlik parçalandığı zaman Kazak yine Kazak, Özbek yine Özbek olarak ortaya çıkmıştır. Ancak dünyanın daralması olayının kültürler üzerinde etkili olacağı, kültür alışverişlerini çoğaltacağı kesindir. Bu durumda, yabancı kültürlerin bu etkilerinden kaçmamız, kültürel duvarlar örmemiz mümkün değildir. Bir kültür savaşa içindeyiz. Savaşı kaçarak kazanan olmamıştır. Öyleyse küreselleşmenin bu olumsuz etkilerine karşı milletimizin dinini, dilini,  musikisini ve bütün değerlerini yaratıcı şekilde, imanla geliştirmek, güçlendirmekten başka yolumuz yoktur. Ayrıca, Mümtaz Turhan’ın tezine uygun şekilde, bir medeniyetin dayandığı geniş insan tabanı onun taşıyıcı gücünü de arttırıyorsa eğer, beş-altı devletle yeniden doğan Türk Dünyası sayesinde küreselleşme olgusu avantaja bile çevirebilir.

         

        Etnik milliyetçilik meselesine gelince, en az bin yıldır birlikte yaşadığımız Kürt kardeşlerimizin ayrılıkçı tutumu bize gerçekten ağır geliyor. Fakat buna karşılık bazı milliyetçilerin dahi, milletin özgüvenini sarsacak bir tutum içine girmelerini ben anlayamıyorum. Elbette millet gereken her tedbiri alacaktır, ama önce biz kendimize özgüvenimizi kaybetmeyelim.

         


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele