Anadolu Türk Kimliğinin Metafizik Anlamı

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

“Ey mü’minler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki

 Allah yakında öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever,

onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı alçakgönüllü,

kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda savaşırlar.

Ve bir kınayanın kınamasından da korkmazlar…”

Kur’an; Maide/54).

         

        Allah(cc), tarihe müdahale eder mi? Hatta daha fazla olarak tarihin faili Allah(cc) mıdır? 

         

        Tarih dediğimiz şey, insan ve insan topluluklarının salt yapıp etmeleriyle oluşan, kendinde içkin veya kendi dışında etkin bir iradenin müdahalesinden müstağni bir oluş mudur? İnsan veya insan topluluklarını harekete geçirerek tarihi yaratan dinamik nedir? İnsan veya toplulukları niçin öyle değil de böyle davranmışlardır? Acaba öyle değil de şöyle davransalardı sonuçları itibariyle nasıl bir tarih ortaya çıkmış olacaktı?

         

        Hegel, tarihin bir ruhu olduğunu, bu ruhun tarihi yarattığını, sevk ettiğini ve kendi nihai amacını gerçekleştirmeye doğru akıttığını savunur. Bir başka ifade ile Hegel’e göre tarihi sevk ve idare eden, tarihin her aşamasında sosyal hayatı, politik düzeni, bilgi, din ve sanatı şekillendiren mutlak bir ruh vardır. Tarih bu mutlak ruhun yapıp etmelerinden başka bir şey değildir.

         

        Tarih, Hegel’in inandığı mutlak ve insandan ayrı (tarihe içkin) bir ruh tarafından mı yapılmaktadır; bunun münakaşasını felsefeciler yapadursunlar. Bizim bildiğimiz ve/veya inandığımız iki şey var: Bunlardan birincisi görünür alanda tarihi yapan özne, insan ve onun toplulukları, organizasyonlarıdır. İkincisi ise tüm varlık âleminin yaratıcısı; O olmadan ve “ol” demeden hiçbir şeyin vukua gelemeyeceği, Vâcib’ül Vücûd olan Allah’tır.

         

        Bize göre, tüm oluşlar için olduğu gibi, tarihin olması için de Allah’ın “ol” emrinin mevcudiyeti icap eder. Bu “ol” emri ister insan ve onun organizasyonlarının veya topluluklarının fiilî ya da lisanî duası ile bir eyleme/talebe istinat ediyor olsun, ister insanın ya da topluluğunun kendisinin dahi farkında olmadığı ve fakat Allah’ın Planı’nda onun için takdir edilen bir görev olarak ortaya çıkıyor olsun; tüm oluşlar Allah’ın yaratması ve “ol” demesi ile mümkündür.

         

        Allah hiç şüphesiz tarihe, yani oluşa dilerse müdahale eder ve dilemezse etmez. Ancak bilmek gerekir ki diğer tüm şeyler de olduğu gibi tarihi de yaratan Allah’tır. Ve Allah tarihe müdahale eder. Müteşabih bir ifade ile bazen Allah tarihe “el kor”. Bu durumda tarihin öznesi bizzat Allah’tır.[1] Nitekim peygamberlerin vukuu ve din ve olgusu, Allah’ın tarihe bizzat müdahalesidir.[2] Meselâ bu anlamıyla Allah’ın tarihe son müdahalesi Hz. Muhammed’in risaletle görevlendirilmesi ve İslam’ın da insanlar için son din olarak tayin ve takdir edilmiş olmasıdır. Bu müdahale öyle bir müdahaledir ki, insanlığın tarihini bir halden alıp bir başka hale koymuştur. Bu müdahale ile dünya tamamen yepyeni bir hal almış; tüm eski kurum ve yapılar -İslam Kültürü’ne katılsın katılmasın- bir başka veçheye bürünmüştür. Bu müdahaleden sonra artık ne Asya eski Asya’dır ne Avrupa eski Avrupa’dır ne de Afrika eski Afrika’dır. Kaldı ki İslam’ın neşet ettiği coğrafya parçasının o güne kadar dünya siyasasında ve kültüründe hiçbir önemi de yoktur. Allah’ın tarihe bu anlamıyla bir önceki müdahalesi ise doğumu bir mucize olan Hz. İsa üzerinden olmuştur. Hz. İsa’nın risaletiyle dünyanın çehresi yine değişmiş; müthiş Roma İmparatorluğu, eğip bükerek de olsa Hristiyan olmak zorunda kalmış; bu değişiklik dünya tarihini bir başka mecrada akıtmış; bu akış bu günkü Batı uygarlığının köklerini teşkil etmiştir.

         

        Allah tarihe her zaman kutsal kişilerle/peygamberlerle değil, bu nitelikle olmayan insan ya da topluluklarla da müdahale eder; etmiştir. Örneğin Batı Hun Devleti’nin kudretli kağanı Atilla ile Avrupa’nın ortalarına ve Roma’ya kadar sarkması ve Avrupa’yı sallaması da böyle bir şeydir. Avrupa tarihi bize, Roma İmparatorluğu’nu yıkan Cermen asıllı barbar kavimlerin göçlerinin Avrupa Hunlarının bu baskısıyla gerçekleştiğini söylemektedir. Keza Avrupa’da Batı Hunlarının bu etkisiyle yaşanan süreç, Ortaçağ Avrupası’nın siyasal yapısını geriye dönülemeyecek şekilde değiştirmiş, müteakiben modern Avrupa’yı yaratan süreçleri tetiklemiştir.

         

        Allah tarihe[3] IX yüzyılın sonları ile X yüzyılın başlarında yine müdahale etti: Sır Derya (Seyhun) nehri ile Aral gölü havzalarında göçebe bir hayat yaşamakta olan Oğuzlara İslam’ı ulaştırdı. Gerçi daha önce Karahanlılar ve İtil (Volga) Bulgarları Müslüman olmuşlardı ve 750 yılında Talas Savaşı’nın ardından Türkistan coğrafyası İslam’la tanışmış ve Abbasi sultanlarının hassa orduları Türklerden teşkil edilmeye başlanmıştı, ama bu gelişmelerin hiç biri Oğuzların Müslüman olmasıyla ortaya çıkan/çıkacak olan etkileri yaratamamışlardı.

         

        Oğuzların Müslüman olmaları ve müteakip gelişmeler, Anadolu’yu Oğuzların eliyle Türk ve Müslümanlaştıracaktır. Bu gelişmeler şöyle hülasa edilebilir:

         

        Oğuzların İslam’la karşılaşmalarına eş zamanlı bir olay daha vukua gelir. Selçuklu Devleti’nin kurucusu kabul edilen Selçuk Bey’in babası Dukak, Müslüman olur. Dukak o sıralarda Oğuz Yabgululuğu (devletinin)’nun ordu komutanıdır. Dukak bir devlet kuramaz ama devlet kurma işini oğlu Selçuk gerçekleştirir. 1025’e gelindiğinde devletin başında Selçuk Bey’in torunları Tuğrul ve Çağrı Beyler vardır. Devlet Müslüman bir Türk devletidir ve ahalisinin ekseriyetini Müslüman olan ve olmaya devam eden Oğuzlar (Türkmenler) teşkil etmektedir. Mamafih yeni bir güç olarak ortaya çıkan bu devlet kendisini iki baskıyla karşı karşıya bulur. Bunlardan ilki daha doğudaki Türk olan ya da olmayan diğer kavimlerin baskıları ve bunun sonucu batıya doğru akan bir oğuz Türkmen muhacereti, bir diğeri de hem bu göçlerden hem de Selçuklu’nun yeni bir güç olarak ortaya çıkmasından endişelenen Gaznelilerin ve biraz da Karahanlıların baskısıdır. Gaznelilerin bu baskısı 1040’da cereyan eden Dandanakan Savaşı’nda Gaznelilerin mağlup olmasıyla ortadan kalkar. Selçuklu Devleti’nin var oluşu da esasen bu savaştan sonradır. İki Türk devleti savaşmıştır; Selçuklu bu savaştan galip çıkmıştır. Kuru tarih okuması bize sadece bu resmi sunar; işin hikmet boyutuna hiç irtibat edemez.

         

        Dandanakan’a rağmen Oğuz Türkmen göçü ve Türkistan coğrafyasındaki herc-ü merç o kadar fazladır ki Selçuklu Devleti ve Oğuzlar güneye ve batıya doğru hareketlerine devam ederler.[4] Horasan ve havalisi bir Türkmen yurdu haline gelir. Tam bu sıralarda otantik İslam coğrafyası da karışıklıklar içindedir. Bağdat’ta Halifenin siyasi otoritesi tamamen sona ermiş; batınî cereyanlar Mısır’dan Bahreyn’e, Yemen’den Derbend’e kadar her yeri kaplamıştır. Belirtmek gerekir ki o günkü İslam dünyasındaki bu karışıklık, yeni doğumlara sebebiyet verecek bir entelektüel, felsefî, kültürel bir dalgalanma değildir. Yaşanmakta olan ‘din’in aslının tahrip ve tahrifidir.

         

        Selçuklu Devleti tam bu karışıklıklar esnasında zuhur eder/ettirilir. 1040 yılında Dandanakan’da “ben de varım” diyen Selçuklu, 1055’te Bağdat’ta yumruğunu masaya vurur ve tüm İslam coğrafyasına seslenir: “Biz Cundullah olarak göreve geldik/ getirildik.” Hakikaten böyledir. Halife bu gücü isteyerek mi kerhen mi kabullenmiştir, bilemeyiz.[5] Ama bugünden baktığımızda hem Oğuz Türkmen’in büyük kitleler halinde muhacereti, hem Selçuklu Devleti’nin vukuu, hem de birkaç yüzyıl boyunca Asya’da ve Türkistan coğrafyasında önce Kıtaylar, sonra Karahıtaylar ve daha sonra (XIII. yüzyılın başlarında) ortaya çıkan Moğol gâilesi, düz ve kuru tarih okumasıyla birer felakettirler. Bu gâilelere maruz kalan o günkü insanlar açısından bu olaylar hiç şüphesiz öyledir. Ancak bu günden geriye baktığımızda şunu görüyoruz: Bu coğrafyalarda bu herc-ü merçler yaşanmasaydı ne bir göç baskısı vukua gelecek, ne de buna bağlı olarak Oğuz Türkmen Anadolu’ya birkaç yüzyıl boyunca akacaktı. Ve bu akış olmasaydı ne Malazgirt olacaktı ne de Söğüt; ne Selçuklu olacaktı, ne Osmanlı ve ne de Türkiye Cumhuriyeti. Bu akıştır ki Anadolu’yu bir Oğuz Türkmen yurdu, Balkanları ve Kafkasya’yı Türk ve Müslüman beldeler yapmıştır.

         

        Şimdi bu yazının asıl söylemek istediği şeye gelmek istiyoruz: Anadolu’nun Oğuz Türkmen marifetiyle Türkleşmesi ve bunun doğurduğu sonuçlar hikmet bağlamında ele alınmadan anlaşılamaz, diyoruz.

         

        En başta; Anadolu’nun Türk ve Müslümanlaşması İslam’ın Hicaz Bölgesi, Irak ve bir ölçüde de Suriye’de sıkışmış bir din olarak kalmasını önlemiştir. Gerçi hiç kuşkusuz Allah’ın dinini koruyacak olan; bunu taahhüt eden bizzat Allah’ın kendisidir, ama adetullah mucibince Allah bunu Oğuz Türkmen marifetiyle yapmıştır. Bu tespiti, tarih bize ispat etmektedir. Çünkü bir yanda Bâtınî cereyanlar, öbür yandan Haçlı Seferleri durdurulmamış olsaydı bu gün belki de bu büyüklükte bir İslam dünyası olmayacaktı.[6]

         

        Özellikle Haçlı Seferleri… 1099 yılında başlatılan ve dokuz kere tekrarlanan Haçlı Seferleri’nin Avrupa Katolik dünyadaki meşrulaştırıcı nedeni başta Kudüs olmak üzere Filistin’in, Urfa’nın Antakya’nın, Tarsus’un, Suriye’nin, içinde yer aldığı “Kutsal Topraklar”ın “kâfirlerden” kurtarılması idi. Bu seferlerin ilk dördü Anadolu toprakları üzerinden yapılmıştır.[7] Bu seferlerin tamamında Anadolu’yu Türk ve Müslümanlaştıran Oğuz Türkmen kanıyla ve canıyla karşı durmuş, Allah’ın dinini savunmuş; Haçlıları Anadolu’da durdurmuş, durduramadığı zamanlarda ise onları eriterek zayıflatmıştır. Gerçi Birinci Haçlı Seferi Hristiyan Batı açısından çok büyük insan kayıplarına rağmen başarılı olmuştur, ama müteakip seferler hep hüsranla sonuçlanmıştır.[8] XIII. yüzyılın başlarına gelindiğinde bu seferler sonucunda Anadolu’da Oğuz Türkmen nüfusu ciddi miktarda azalmış; ancak tam bu sırada Allah’ın hikmet eli tekrar sahneye dâhil olmuş; bu defa görünürde bir felaket olan Asya steplerinden kopup gelen Moğol dalgası yeni bir Türkmen göçüne sebebiyet vermiş, bu defa yine bir tarafıyla bir afet görüntüsü veren bu olay, diğer yönüyle Anadolu’yu tekrar Oğuz Türkmen nüfusla takviye etmiştir.

         

        Bilâhare Anadolu’nun bu insan malzemesi ve göç olgusu, Kayı Aşireti’nin omuzlarında Osmanlı Devleti’ne vücut vermiştir; Haçlı Seferleri bu defa Osmanlı Devleti’ne karşı yürütülmek istenmiş; ancak asla başarılı olamamıştır. Avusturya’dan Hint Okyanusuna, Kafkasya’dan Fas sınırlarına kadar milyonlarca kilometrekarelik bir coğrafya bugün eğer Müslümanlar için bir anlam ifade ediyorsa, bu coğrafyaların insanları bunu beşeri planda Oğuz Türkmen’e borçludurlar.

         

        Ve yine 750’li yıllarda ortaya çıkan ve döneminin en parlak medeniyeti ve bilgi merkezi olan Endülüs İslam Uygarlığı’nın yerinde bu gün yeller esiyorsa, bunun nedeni İspanya’ya, Anadolu’ya olduğu gibi bin yıl boyunca kan ve can verecek bir Oğuz Türkmen göçünün olmayışıdır. Kaldı ki sözünü ettiğimiz bu uygarlık, 750’lerden 1250’lere kadar çok parlak bir dönem yaşamış; tüm dünyaya bilgi ve felsefenin ışıkların saçmış, ama bu tarihten sonra süratle gerilemiş ve nihayet son temsilcisi olan Ben-i Ahmer Devleti’nin 1492’de İspanyollarca yıkılmasından sonra İber yarımadasından sökülüp atılmıştır. Sonuç olarak bu coğrafyadan İslam sökülüp atılmıştır. Oysa Anadolu yarımadasında; yani Türkiye’de, yani Balkanlarda, yani Kafkaslarda İslam hala pâyidardır. Bunun şerefi Alevi’si ve Sünni’si ile bin yıldır bu coğrafyanın İslam kalması için can ve kan veren Oğuz Türkmen’dir.

        İhsan Fazlıoğlu “Tarihsizleştirme, anlamsızlaştırmadır. Tarihsizleşen insan, atomik ve hatta monadik bir yapıya dönüşür. Böyle bir insan ve bu insanlardan kurulu toplum ve siyaset üzerinde mekanik-deneysel-matematiksel müdahaleler yapmak mümkündür: toplum mühendisliği. Bu müdahalelerin insanların canını acıtacağı varsayılmaz; çünkü makinenin canı, nefsi yoktur. Bir milletin canı, nefsi ve ruhu, tarihi olduğuna göre bir milleti anlamsızlaştırmak da o milletin tarihteki eylemini, eylemlerini anlam değerden arındırmak demektir. 1876’da Rus Generali Michail Grigor Cernyaev’in ‘Demek ki yalnızca Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lâzım’ derken kastettiği buydu. Tekrar pahasına, bilginin, iradenin ve kudretin; dolayısıyla aklın cisimleştiği eylem, yani tarih bir milleti var kılar. Çılgınların yaptığı tarihe gelince, yalnızca Avrupa Birliği’ne girmeye yarar” demektedir (Anlayış Dergisi; Ocak 2007, Sayı 43).

         

        Türk kavramı bu coğrafyanın ve tarihinin tüm metafizik anlamlarını tahammül etmiştir. Bu kavram 1923’te üretilen bir kavram değil, tarihin yarattığı bir kavramdır. Çünkü bu coğrafyanın adı Batılıların ta XII. yüzyılın başlarında koydukları şekliyle Türkiye’dir ve buradaki milletin adı da Türk’tür. Bu toprağın tarihsel metafiziği Türk ve Müslüman Oğuz neslinin bin yıldan bu yana ortaya koyduğu metafiziktir. Bu açılardan bu kavramı tahrif ve tahrip etmek, bu kavramın tahammül ve tazammun ettiği metafiziği tahrif ve tahrip etmektir. Ve bilinmelidir ki yerine konabilecek hiçbir şey de yoktur.

         

        Ve ayrıca inanıyoruz ki bu metafiziğin parametreleri ile oynamak ve bunları değiştirmek Allah’ın rızasına da aykırı olacaktır.

         


        


        

        [1] Buradaki ifadelerden Allah’ın tarihe müdahale etmediği durumların O’nun iradesinin ve bilgisinin dışında vuku bulan olaylar olduğu anlamı çıkartılmamalıdır. Çünkü Allah’ın bilgisinin ve yaratma iradesinin dışında hiçbir oluş söz konusu değildir, olamaz.


        

        [2] Zâid olacak ama belirtmek gerekir ki buradaki bizzat ifadesi hiç şüphesiz Allah’ın zatıyla olguya katılıyor olması anlamına gelmez. Allah kuvvet, kudret ve sıfatlarıyla âlemi idare eder. Yani yaratır; O, “ol! der, o da olur”. Bu anlamda hiçbir peygamberin ilahî/tanrısal bir mahiyeti yoktur. Varlıkları ne kadar mucizevî olursa olsun onlar insandırlar. Ve Allah’ın tarihe müdahalesi irâde-i cüzî’yeyi ortadan kaldıran bir müdahale değildir. Sahnede peygamber de olsa yine insan vardır. Bu yorumlardan cebriyeci bir kader anlayışı çıkartılmamalıdır. Nitekim Peygamber Uhud’da yenilir, Taif’te taşlanır. “Attığı zaman o atmamaktadır”, ama o atmadan da olmaz.

        Dolayısıyla odaklanılması gereken husus “hikmet”tir.


        

        [3] Bu bizim saymamıza; zaman anlayışımıza göredir. Allah için hiç şüphesiz bir zamandan bahsedilemez; çünkü zaman da mahlûktur-


        

        [4] Oğuzların Müslüman olmayanları (Şamaniler) ise kuzeye; Kıpçak illerine ve buradan da Hazarın kuzeyine göçmüşlerdir.


        

        [5]Selefiyeci veya reformist tüm Arap İslamcılar bu olayı hiç kabullenememişlerdir. Bu halet-i rûhiyenin etkilerini bu kesimde görmek hâlâ mümkündür. Ancak Halife Tuğrul Bey’i “Sultan’ül Mağrıb ve’l Maşrık”; “Rükn-ed Din” olarak tavsif etmiştir.


        

        [6] Aynı şekilde burada Memlüklüleri (Kölemenleri de)de zikretmek gerekmektedir. Mısırda Türk Kıpçak (Müslüman) kölelerin kurduğu bu devlet de Moğol gailesini durdurmuş; onları yenmiş ve geriye püskürtmüştür.


        

        [7] Haçlılar Dördüncü Seferde “kutsal davaları”nı unutmuşlar; Kostinapol (Bizans İstanbul’unu)’u yağmalamışlar; az bir kısmı sefere devam etmişler, onlar da Anadolu’da Oğuz Türkmen tarafından imha edilmişlerdir. Bu seferden sonra haçlılar Anadolu üzerinden ve karadan sefer yapamamışlardır.


        

        [8] Birinci Haçlı Seferi sonucunda Anadolu’da çok büyük insan kaybına rağmen haçlılar Kudüs’e ulaşmış ve almışlardır. Kudüs bu tarihten sonra yaklaşık doksan yıl haçlıların elinde ve ancak küçük bir krallık olarak yaşayabilmiş; Anadolu’daki Oğuz Türkmen varlığının müteakip seferleri durdurması sonucu Hristiyan Avrupa’dan destek görememiştir. Doksan yıl sonra Kudüs Selçuklu Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi’nin yanında yetişen bir diğer Türk; Selçuklu komutanı ve devlet adamı olan Selahattin Eyyubi tarafından haçlılardan tekrar alınmıştır. Bundan sonra haçlıların eline hiç geçmeyen Kudüs, Yavuz’un Mısır seferiyle Osmanlıların hâkimiyetine geçecek ve bu durum Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar böyle devam edecektir.


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele