Türk, Türkler ve Türk Milleti

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        İki bin yıldan beri Moğolistan’dan Almanya’ya kadar uzanan Avrasya sahasında var olan milletimiz, tarih boyunca zaman zaman varoluş mücadelesi vermek zorunda kalsa da çoğu zaman etkili ve egemen olduğu coğrafyalarda barışın, adaletin, huzurun, zenginliğin ve istikrarın timsali devletler kurmuştur. Bu devletler Orta Asya bozkırlarından Macaristan ovalarına kadar yüzyıllarca egemen olmuşlardır. Özel adları, sıfatları ne olursa olsun bu devletleri kuranlar ve yaşatanlar hep Türk olarak adlandırılmıştır. Türkçe konuşan ve çok sayıda boydan oluşan birlikteliğin adı da en az 1.500 yıldan beri TÜRK'tür. Altıncı asırdaki Çin kaynaklarından başlayarak temasta bulunulan bütün milletler tarafından bu boylar bütünü Türk olarak adlandırılmıştır. Üç kıtaya yayılan nizam kuran Osmanlı Devleti de Türk, dışarıdan hep Türk devleti olarak bilinmiş ve hep öyle anılmıştır. Çin, Bizans, Fars, Arap, Ermeni, Süryani, Rus ve bütün Avrupa kaynaklarında bu milletin ve kurduğu devletlerin adı Türk'tür. Yüzlerce kaynakta on binlerce defa, Türkçe konuşan veya bu milletin kurduğu siyasal yapılar içerisinde yer alanlardan hep Türk diye bahsedilir. Türk tarihinin yazılı abidesi olan Orhon Yazıtlarında da durum aynıdır: “Doğuda Kingan dağlarının ötesine kadar halkları yerleştirdik. Batıda Kengü Tabran’a kadar Türk halkları öylece yerleştirdik, öylece örgütledik.. Bilge Kagan D 18). Türk halkının adı sanı yok olmasın diye babam Hakanı, annem Hatunu yücelten Tanrı, onlara devlet veren Tanrı, Türk halkının adı sanı yok olmasın diye, beni o Tanrı, hakan olarak tahta oturttu” (Bilge Kagan D. 21). Karahanlılar, Harzemşahlılar, Büyük Selçuklular hep aynı milletin, aynı devletin birer parçasıydılar. Divanu Lugati't-Türk'te (XI. yüzyıl): durum şöyle tarif edilir: "Türkler aslında yirmi boydur. Bunların hepsi-Tanrı kutsal kılası- Yalavaç Nuh oğlu Yafes, Yafes oğlu Türk'e dek ulanır. … Bizans –Rum ülkesine en yakın olan boy Beçenek'tir; sonra Kıfçak, Oguz, Yemek, Başgırt, Basmıl ... " (Besim Atalay neşri, Cilt I, s. 28).

         

         

        Bu devletlerden en uzun süre yaşayan ve kalıcı izler bırakanı, üç kıtada hâkimiyet kuran ve Libya çöllerinden Kafkas zirvelerine, Akkirman ovalarından Yemen kıyılarına adalet ve barış düzeninin uzun yüzyıllar timsali olan Osmanlı Devleti’dir. İslam inancı ve Türklük seciye ve vakarıyla bütünleşmiş olarak tesis edilen bu sistem, bir taraftan tüm İslam dünyasının önemli coğrafyalarına nizam verirken diğer taraftan da Avrupa içlerinde yaşanan kargaşada umut olmuştur. Ancak zamanla değişen şartlar altında Avrupa, Roma İmparatorluğu’nu yıkan Germen istilası ve Hristiyanlık inancıyla birlikte içine düştüğü skolastik yapı, parçalanmışlık ve sömürü düzenin egemen olduğu atmosferden kurtulmaya başlayarak modern bilim ve felsefenin doğuşuna sahne olmuştur; ardından da insan ve madde odaklı dünya görüşü etrafından akıl ve bilimin önderliğinde yeni bir evreye girmiştir. Bu gelişimin sonucu olarak, iç dinamikleriyle ürettiği anlayış, maddi kültür ve yaşam biçimiyle tüm dünyayı etkilemeye başlamıştır. Yeni Avrupa, sanayileşme süreciyle de tüm dünyayı etki altına almaya başlamış; dünya Avrupa devletlerinin hariciye politikalarının uygulama alanı hâline gelmiştir. Buna direnen bölge ve kültürler ise zorla işgal edilmiş ya da kukla yönetimlerce dolaylı yoldan idare edilmiştir. Kapısında beliren bu gelişmelere önceleri direnen Osmanlı Devleti, daha sonraları sistem dışında kalmaya ve savunmacı bir anlayışa bürünmüştür. Küçük Kaynarca Anlaşması’ndan sonra Avrupa’nın iç hesaplaşmasının paylaşım alanı Osmanlı toprakları olmuştur. Rekabetçi, üretim gücü egemenliğine dayalı ve çatışmacı bir modeli öngören Avrupa sistemine karşı, dayanışma anlayışı ve denge esasına dayalı Osmanlı toplum modeli alan kaybetmeye başlamış; Avrupa’nın bilinçaltında yatan ve 1071’de başlayarak günümüze kadar devam eden Anadolu’daki egemenlik kavgasında Batı bir adım öne geçmeye başlamıştır. Sürecin özünde, Türklerin Ön Asya’daki varlık sorunu yatmaktayken bu süreç Türk milleti açısından da varlık yokluk mücadelesine dönüşmüştür. Zorla imzalatılmaya çalışılan Sevr Anlaşması’nın anlamı budur. Türk milletinin 1071’den beri Anadolu’daki varlığına bir son vermek Batı için uzun yüzyıllar boyunca amaç hâline gelmiştir. Ama yüce Türk milleti makûs talihini yenmek için ortaya canını koymuş ve hedeflediği bağımsızlık ve var olma iradesiyle Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonlandırmıştır. Böylece, var olma mücadelesini kazanmış ve tüm mazlum milletlere örnek olacak bir öykünün kahramanı olmuştur. Ancak, mücadele bitmemiş ve Avrupa’nın Ortaçağ’dan beri zaman zaman uygulamaya koyduğu Anadolu projesi değişik görünüm ve biçimlerde sahnelenmeye devam etmiştir. Bazen tehditlerle bazen iç karışıklıklarla, bazen siyasal darbelerle, bazen de iç mihraklar aracılığı ile Türk milletinin varlık ve egemenlik alanlarına şekil verilmeye çalışılmıştır. Kültürel kalkınma ve sanayileşme konusunda yeterince atılım yapamayan milletimiz için Anadolu’da var olma savaşı, hâlen devam etmektedir. Küçük Kaynarca’dan (1774) beri uygulanma süreci hızlandırılan bu mücadelenin bugünkü tezahürü devletimizin üniter ve birleştirici yapısının sorgulanması ve toplumsal mutabakat metinlerindeki tanımlarla onanmak şeklinde belirmektedir. Bunu da amacı en az 1.500 yıldan beri milletimizin ortak ve en temel unsuru olan başta adı olmak üzere tarihi ve mefkûrevi değerleri ile oynamak; geçmişte uzun yıllar önce terk ettiği klancı ve boy esaslı parçalı yapıya dönmeyi amaçlayan bir anlayışla etnik fitne ve bölücülük yapmaktır. Yüzyıllardan beri süre gelen kardeşlik ve barış ortamı, Avrupa hariciye nazırlıklarının kapalı ve şaibeli salonlarında şekillendirilmek istenmiş ve bunun için de her türlü iç ve dış araçlar, ustaca kandırma ve tahriklerle uygulanmaya çalışılmıştır. Bu politikalara yerli taşeronlar bulmak da zor olmamıştır.

         

         

        Türkler tarihlerinin hiçbir evresinde etnik bir husumet ve kandaşlık ideolojisine kapılmamışken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de bu şiar ile tüm milleti oluşturan üst bir tanımlama ve adlandırma olan Türklük mefhumu etrafında şekillendirmişken, bu kavramı klan, boy, aşiret mesabesinde algılamak ve algılatmak istenmektedir. Batılı planlamacılar, devlete ve topluma dar anlamda etnik bir kimlik, bir aşiret kisvesi giydirmek suretiyle “diğer”leri ya da “öteki”leri yaratma sevdasına düşmüşler ve bu senaryoya önemli taraftar kitlesi de yaratmışlardır. Tarihin hiçbir döneminde “Türk”, “Türkler” ve “Türklük” belirli bir klan ya da aşiretin, boyun adı olmamış, tam aksine bir bütünün, bir milletin, bütün bir budunun ve dolayısı ile ondan oluşan bir devletin adı olmuştur. Bu ad; On-Oklar, Karluklar, Kırgızlar, Basmıllar, Sirler, On-Uygurlar, Oğuzlar, Dokuz-Oğuzlar vb gibi farklı boyların bir araya gelmesiyle oluşan “budun” yani millet ve “il”in yani devletin ortak adı olmuştur. Bu adlandırma MS 500’lerde var olan Göktürkler için de böyledir. 1300’lerden itibaren altı yüz yıl boyunca var olmuş Osmanlı için de... Türk kavramını Avrupa’nın kendi iç dinamiklerinden ürettiği ve Germen istilaları ile şekillenen kabileci anlayış ve bu anlayışın sosyal yapı tezahürü olan feodal sistemin ürettiği etnikçi, dışlayıcı, kabileci yaklaşımla anlamak, algılamak ve çözmek mümkün değildir. Türk kavramı ve Türkler, Avrupa’nın kendi içinde yarattığı kabile anlayışının doğal tezahürü olarak oluşan “öteki” üzerinden hareketle sistem oluşturma paradigması ile anlaşılamaz ve izah edilemez. Tüm Rönesans, reform ve sanayileşme kırılmalarına rağmen, Avrupa’nın en önemli iç dinamiği olan kabileci anlayış Türkü ve Türkleri, bu kavram etrafında oluşan kültürel bütünlüğü, anlamaya yetmez, anlatamaz. Bu sebeple 1920’lerde Avrupa’ya rağmen kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin kabileci ve dolayısıyla içeride ötekileştirici bir çerçeveye sokulması, bu çerçeve üzerinden tanımlanması ve şekillenmiş olarak algılanması tamamen yanlıştır. Türkiye Cumhuriyeti, kendisini oluşturan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun esasını ve özünü oluşturan Türk kültürüne mensup toplumun kurduğu bir devlettir. Türkiye Cumhuriyeti, adını 1180’lerde Haçlı yazarları tarafından verilen Türkiye’nin bünyesinde yaşayan ve Türk kültürüne ait insanların kurduğu devlettir. Bu sebepledir ki kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetinin temeli yüksek Türk kültürüdür.” demiştir. Bu kültür dışlayıcı, ötekileştirici, farklılıkları yok sayıcı değil, barışçı ve dayanışmacı bir toplum modelini en az iki bin yıldan beri içselleştirmiş ve uygulamış bir kültürdür. Türk milleti, ana gövdesinin taşıyıcı sütunlarını kendi kabile ve boy geleneklerinden beslenmiş olmakla birlikte Karahanlılardan ve Büyük Selçuklulardan itibaren kabile-boy ekseninde sıyrılarak siyasal, ekonomik ve toplumsal manada kültürü ön planda tutmuş ve buna göre devletini, ekonomisini, çevresini ve komşularını anlamlandırmış bir millettir. Bu yüzden Batı paradigmaları ve söylemleriyle anlaşılması, anlatılması, anlamlandırılması mümkün değildir. Özünde hürriyet, eşitlik, adalet, hakkaniyet gibi insani hasletleri hedeflemiş olmakla beraber, bu sloganların Avrupa devletleri tarafından uygulanma ve dışarıya aktarılma biçimleri, temelinde dayatmacı ve ötekileştirici bir sisteme dönüşmüştür. Yirminci yüzyılda, Türk ve Türklükle temsil edilen tarihsel değer ve devlet-toplum bütünlüğü ise özünde insani hasletler ve kültürel arka planlarla, (uygulamadaki dönemsel ve kısmi aksaklıklar dışında) başarıyla sürdürülmüştür. Hürriyet, eşitlik, adalet, kardeşlik ve hakkaniyet mefhumlarının, toplum tarafından zaten özünde taşınmakta olduğu için zikredilmesi ve hukuki metinlere dercedilmesi bile abes olarak algılanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür temelli olma özelliğini anlayamayan ve etnik politikalar peşinde sürüklenme hevesinde olanların, bu birlikte yaşama, kültürel bütünleşmeyi görmezden gelerek kimlik tartışması yaratma arayışları beyhude ve anlamsızdır. Avrupa’nın kendi iç dinamikleri ile çatışarak ve zoraki süreçlerle ürettiği değerler, aslında Türk ve Türklük kavramları etrafında bin yıldan beri yaşatılmakta olan değerlerdir. Haddi aşmama, komşu sevgisi, kardeşlik duygusu, paylaşma geleneği, iyi ve kötü günde yardımlaşma hasletleri, eşitlikçi adalet duygusu, hakkaniyetçi yaklaşımlar Türk kültürünün bizatihi unsurlarıdır. Bunların siyasal ve toplumsal sözleşme şartlarına konmasına bile ihtiyaç duyulmadan yüzyıllarca yaşatılmış olması, köklü kültürel geleneğin en önemli hazinesidir. Bu hasletlerin kavramsallaştırılması ve toplumsal-siyasal sözleşme metinlerinde ahenkle tarif edilerek ifadeye dönüştürülmesi Türk siyasal seçkinlerinin asli görevidir. Ancak, Batıcı söylem ve etnikçi paradigmalarla bunun yapılması mümkün değildir. Esas olan kendi kültürel ve siyasal dağarcığındaki kodlara inanmak ve buralardan yeni mefkûreler üretmektir. Ayrıştırmak değil en az bin yıldan beri tecrübeyle sabit olan bütünleştirici ve kaynaştırıcı geleneği fark etmek, hatırlamak ve yeniden kavramsallaştırmaktır. Türkiye’nin XXI. yüzyılda ufkunu açacak yeni toplumsal sözleşmeler bu birikimlerle hazırlanmalı ve yapının özündeki kültür birikimine ters düşülmemelidir. Bu da Türk kültürüne dair kodların iyi anlaşılması ile mümkündür. Aksi takdirde etnik içerikli ve bölünmeye matuf kabileci anlayışlara dönüş olur ki, bu anlayış Türk kültürünün yaklaşık bin yıl önce geride bırakmış olduğu arkaik ve ilkel bir anlayıştır.

         


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele