Türk’le ve Türklükle Neyin Kavgası?

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        Türkiye gibi bin yılı aşkın bir süredir bütün dünyânın Türk yurdu olarak bildiği bir ülkede Türklük mefhûmunu tartışmaya açmak kadar abes bir şey düşünülemez. Üzerinde yaşadığımız bu topraklar dün de Türk yurdu idi, gelecekte de Türk yurdu olarak kalacaktır. Bu durumda, aynı topraklar üzerinde Türk de, Türklük de yaşacaktır. Bu târihî hakîkati kimse değiştiremez. Türklük, Türk milletinin kimliğinin farkında olması demektir. Bu farkındalık, berâberinde milliyetçiliği getirir. Dünyada bir Türk milleti ve milliyeti bulunuyorsa, onun bir de milliyetçiliği olacaktır. Milliyetçilik, her hususta kişinin mensup olduğu milleti önde tutması mânâsına gelir. Milliyetçilik, ferdin mensûbiyet duygusunun ifâdesidir. İnsanın mensûbiyet duygusunu yok etmek, onu köksüz ve ruhsuz bir mahlûk hâline getirmekle eşdeğerdir. Türk milletini köksüz ve ruhsuz insan sürüsü olarak düşünmek, kimsenin hakkı da haddi de değildir. Milletler mukaddes değerleriyle varlıklarını sürdürürler. Türklük bir Türk için, başka mukaddesler gibi, mukaddes bir değerdir. Dolayısıyla insanların mukaddes değerlerine saygısızlık etmek, hiç şüphesiz misliyle karşılık bulur. Öncelikle bu keyfiyetin bilinmesinde fayda vardır.

         

        İkinci olarak, Türk milleti nev-zuhûr bir millet değildir. Muhtelif emperyalist odakların kanatları altına sığınarak bugün sözde millet olmaya çalışan haysiyet fukarâsı bir topluluk da değildir. Şahsiyeti, farklı mahfillerin himâyesi altında şekillenmemiştir. Başka bir milletin lütuf ve insâfının eseri olarak sığınacak bir yer bulup, onun ihsânıyla beslenmemiş; fertleri o milletin müsâmaha kanatları altında çoğalıp serpilmemiştir. Bilâkis, bugün Türkiye sınırları içinde yaşayıp da farklı etnik mensûbiyetler peşinde koşanların tamâmı, varlıklarını Türk’ün âlî-cenâblığına borçludur. Aksini iddiâ etmek nankörlük olur. Türk milleti, millet olmak için Amerika, Avrupa, Rusya gibi muhtelif merkezlerin ﹲonayını, desteğini, icâzetini de aramamıştır. Aksine, târih boyunca sayısız milleti himâyesine almış, korumuş, idâre etmiş, mazlûm topluluklara kol kanat germiş, dünyâya nizâm vermiştir. O, millet olarak varlığını ihtiyâr dünyâya kabûl ettirdiği devirlerde, bugün âleme nizâm verme iddiâsında bulunan nev-zuhûr milletlerin kendileri değil, ataları bile târih sahnesinde bulunmuyorlardı. Unutmamalı ki, târih târih olmadan önce, Türk milleti millet olmuştu. İnanmayan varsa Orhun âbidelerine baksın. Dolayısıyla onun yaşını tesbit etme kudreti târihte bile yoktur. Hakîkat bu olduğuna göre, Türk milleti karşısında fazîlet iddiâsında bulunanların, öncelikle dönüp arkalarına bakmaları, nasıl bir geçmiş yaşadıklarını anlamaları, insanlık âlemine hangi hizmetleri sunduklarını, hangi değerleri hediye ettiklerini görmeleri gerekir.

         

        Şu da bilinmelidir ki, bu satırlar, ne insanları etkilemeye yönelik hamâset cümleleri, ne kana ve kafatasına dayalı bir ırkçılık tezâhürü, ne de temelsiz bir mâzî tefâhürüdür. Türk’ün târih  öncesine uzanan hayat hikâyesi, onun kim olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Zîrâ, “Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz.

         

        Bugün Türk, Türklük ve Türk milliyetçiliği hakkında haksız ve hadsiz cümleler kuranların anlayacaklarını zannettiğimiz İslâmî bakış açısı da, burada anlatmaya çalıştığımız târihî hakîkati tasdik eder. Allâh katında en üstün olanlar, nasıl ki en fazla takvâ sâhibi olanlar ise, insanlar arasında en üstün olanlar da Hakk’a ve halka en fazla hizmet edenlerdir. İnsanların, insan olmak açısından birbirlerine üstünlükleri bulunmadığını ahmaklar bile bilir. Her insanı et ve kemik oluşturur; her insanın damarlarında benzer kan grupları dolaşır. Her insanın iki eli, iki gözü, iki kulağı, iki ayağı, bir burnu, bir ağzı vardır. İnancımız, bütün insanların Hz. Âdem’in çocukları olduklarını söyler. Bu bakımdan, insanlar arasında fark gözetmek cehâlet eseridir.

         

        Ancak unutmamak gerekir ki, aynı babanın çocukları bile, aynı ahlâka, aynı kābiliyete, aynı seciyyeye, aynı vicdâna, aynı beceriye sâhip değildirler. Türk milleti de böyledir; diğer milletlerin mensupları gibi Hz. Âdem’in çocukları olmalarına rağmen, meselâ bugün Türkiye’de Türk’le ve Türklükle fazîlet yarışına girenlerin, Doğu Roma’nın kahır pençesi altında, onun çerçevesini çizdiği bir alanda dağlarda koyun gütmekten öte bir kıymet-i harbiyyeleri bulunmadığı devirlerde, Türkler, Çin’i korunabilmek için devâsâ birset inşâ etmek zorunda bırakmışlardı. Başkaları mağaralarda, izbelerde, kaya kovuklarında varlıklarını sürdürürlerken, Türkler varlığını yüzyıllarca sürdüren, insan deryâsı Çin’i titreten muazzam devletler kurmuşlardı. Türklerin Çin sınırından Roma önlerine kadar ulaşan ünleri, bugünün Avrupalılarının dedelerini tir tir titretmekteydi. Hunların, Göktürklerin, Uygurların, Avrupa Hunlarının ve tâkipçilerinin târihlerini üstün körü okumak bile Türklerin destansı hayat hikâyelerinin ve târihlerinin parlaklığını anlamaya yeterlidir. Aynı durum ve aynı misyon Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Memlûkler, Altınorda, Timurlular ve Osmanlılar tarafından da asırlarca devâm ettirilmiştir.

         

        Üstelik Türkler, günümüzün İngilizleri, Fransızları, Portekizlileri, İspanyolları, Hollandalıları, Rusları gibi gittikleri ve ele geçirdikleri yerleri soyup soğana çevirmediler; o bölgelerin insanlarını kılıçtan geçirip köklerini kurutmadılar; buraları sömürülecek bir alan değil birer vatan parçası olarak gördüler; buraların bütün zenginliklerini kendi ülkelerine taşımadılar; insanların kanları ve gözyaşları üzerine, bugün iftihar ettikleri türden kanlı bir medeniyet kurmadılar. Aksine, Türkler vardıkları yerde düzeni ve adâleti te’sis ettiler; barışı yerleştirdiler; insanların birbirlerini boğazlamalarına mâni oldular. Bunun en canlı delîli, Türklerin yakın bir târihte çekildikleri Balkanlardaki ve Orta-doğudaki mevcut manzaradır. Türkler geri çekileli ne Balkanlarda, ne de Orta-Doğu’da huzûr ve sükûn sağlanabilmiştir. Türkler hâkim oldukları coğrafyalarda sözde medenî Avrupalıların ataları gibi bir politika tâkip etselerdi, bugün Balkanlarda yaşayan milletlerin ve devletlerin hiç birisi mevcut olmayacaktı. Bugün Türkiye sınırları içinde yaşayan ve farklı etnik kimlikler oluşturma derdine düşenlerin de esâmesi okunmayacaktı. Beş yüzyılı aşkın bir süre idâre ettikleri bu coğrafyada, insanları asimile etmeye, din ve kültür değiştirmeye, kendileri gibi olmaya mecbur bıraksalardı, dünyâda buna hangi güç engel olabilirdi? Birleşmiş Milletler mi? ABD? Avrupa Birliği veyâ Rusya mı? Yâhut bir takım sözde insan hakları teşkîlatları mı? Üstelik bu mahfillerin hiç birisi henüz ana rahminde değil, baba sülbünde bile yoktu. Türkleri, emperyalist Batılı devletlerin politikalarına benzer politikalar uygulamaktan alıkoyan tek şey, onların âlî-cenâblıkları ve îmânları idi. Şu noktada, böyle bir şanlı geçmişleri ve hizmetleri bulunan Türkleri, dünün ve bugünün sığır ve koyun çobanlarıyla aynı terâzide tartmak, hangi adâlet terâzisiyle mümkün olabilir?

         

        Türklerin millet ve milliyetlerini üstün görmelerine İslâm’ın da engel teşkil etmediği açıktır. Kur’ân-ı Kerîm’de “Ey insânlar! Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık! Hem de sizi cemaat cemaat, kabîle kabîle yaptık ki, tanışasınız. Haberiniz olsun ki, Allâh katında en keremliniz en fazla takvâ sâhibi olanınızdır.” (Hucûrât, 13) buyurulur. Demek ki hepimizin yaratıcısı olan Yüce Allâh, bir anne ve babadan vücut bulmamıza rağmen, iyilikte, doğrulukta, fazîlette ve kendisine itaat husûsunda birbirimizle yarışmamız için farklı milletler hâlinde hayat sürmemizi murâd etmiş; birbirimize üstünlüğü de takvâ şartına bağlamıştır. Bu şartlara riâyet husûsunda, Türklerin ön sıralarda bulunmadıklarını kimse iddiâ edemez. Bir fetret devri olarak nitelendirilebilecek olan şu son asrı bir tarafa bırakırsak, Türklerin Müslüman târihleri boyunca hâkim oldukları toprakları birer İslâm beldesi hâline getirmek için nasıl çabaladıklarına; şehirleri câmilerle, medreselerle, ilim ve irfan yuvalarıyla, hayır ve hasenât eserleriyle nasıl süslediklerine, İslâm beldelerini korumak, Allâh’ın adını yaymak için yüzyıllarca Haçlı sürüleri önünde kanlarını nasıl sebil ettiklerine ihtiyar târih şâhittir. İslâm’ın en doğru şekliyle yaşanmasını sağlamak üzere sayısız eser te’lif edenlerin ekseriyeti de Türkler arasında yetişmiştir. Altı mûteber hadis kitâbının dördü, Türk asıllı âlimlerin kaleminden çıkmıştır. İki îtikâdî mezhep imâmından birisi Türk asıllıdır. İslâm dünyâsının medreselerinde İslâmı öğreten ders kitaplarının çoğu Müslüman-Türk ilim adamlarının kalemlerinin ürünüdür. En ünlü tefsirlerin sâhipleri de Türk asıllıdırlar. İslâm felsefesinin en büyük isimleri olduklarını Doğu’nun da Batı’nın da teslim etmek mecbûriyetinde kaldığı Fârâbî ve İbn Sînâ da Türk’tür... Bu isimlere yüzlercesini eklemek hiç de zor değildir.

         

        Türklerin, Allâh’ın evi olarak kabûl ettikleri câmi ve mescidlerdeki davranış şekilleri bile başka milletlerinkinden farklıdır. İslâm’ın doğduğu topraklardaki insanlar, câmilerde yan gelip yatarken, Türkler aynı mekânlarda bırakınız sere serpe hareketi, yüksek sesle konuşmayı, Allâh kelâmı dışında söz etmeyi bile saygısızlık saymışlardır. Kur’ân’ı göğüsleri hızâsından aşağıda taşımayı veyâ evlerinin rastgele bir köşesine koymayı, ona karşı edepsizlik olarak görmüşlerdir. Kur’ân harfleriyle yazılmışlardır diye, sıradan eserleri bile îtinâ ile muhâfaza etme edebî belki de sâdece Türklere mahsustur. Bugünkü duruma bakarak, bu söylenenler dünde kaldı demek doğru değildir. Gelecekte İslâm’a hizmet husûsunda bir potansiyel yoklaması yapılacak olursa, her türlü olumsuzluğa rağmen, bu potansiyelin en fazlasının yine de Türklerde bulunduğu görülecektir.

         

        Hz. Peygamber’in yaktığı ilk kıvılcımı ve O’nun rahle-i tedrîsinden geçen sahâbenin gayretlerini bir tarafa bırakırsak, dünyâda hangi millet Türkler kadar İslâm’a hizmet etmiştir? Başlarındaki idâreci halîfe sıfatını taşıdığı hâlde, bizzat Araplar arasında bile ayrım yapan; Müslüman olmalarına rağmen başka etnik menşe’den gelen insanları gayr-i müslim muâmelesine tâbi tutan; idâreleri altındaki gayr-i müslimlerin ödemek durumunda bulundukları cizye vergisini, Müslüman olan ama Arap olmayan insanlardan almaya devâm eden Emevîler mi? Emevîlere nisbetle çok daha uzun yaşamalarına rağmen, İslâma hizmet, gazâ ve cihâd faaliyetleri açısından durgun bir yönetim sergileyen; saraylarının içine hapsedilmiş duruma düşkükleri bir devirde, kendilerini ehl-i şianın tasallutundan Türklerin kurtardıkları Abbâsîler mi? Ortaçağlar boyunca derin bir sessizliğe gömülen, Haçlılara karşı İslâm’ı neredeyse tek başına savunan Türkleri uzaktan seyreden diğer Araplar mı? Yine mezhep taassubuyla, Sünnî İslâm dünyâsının ve İslâm’ın mukaddes beldelerinin Haçlı saldırılarına uğramasına ses çıkarmayan Fâtımîler mi? Sapkın mezhepler olarak görülen ehl-i sünnet dışı bütün mezheplerin boy verdiği topraklarda oturan Acemler mi? XVI. asırdan îtibâren mezhep taassubuyla, Osmanlıları sürekli arkadan hançerleyen, ﹲonlara karşı Avrupalı Hristiyan devletlerle ittifaklara girişmekten kaçınmayan Şîî Safevî Îrân’ı mı?...

         

        Türkler, İslâm’ı sâdece benimseyip savunmakla kalmadılar; onu Hindistan içlerine kadar taşıyarak bugünkü Pâkistan’ın temellerini attılar. Viyâna önlerine kadar taşıyarak, bugünkü Boşnakları ve Arnavudları İslâm dünyâsına kattılar. Kafkaslar mühim nisbette Türklerin bayrakları altında İslâm’la tanıştı. İslâm dünyâsının büyük bir bölümü, Türklerin bayrakları altında beş yüz, altı yüz yıl süren bir huzur ve istikrâr dönemi yaşadı… Peki ya, bugün Türklerin karşısında benlik dâvâsı güdenler, İslâm’a ve İslâm dünyâsına hangi hizmetleri sundular? Türklere karşı cinâyet şebekeleri kurarak Kürtçülük yapanların bu soruya tek bir örnekle verebilecekleri hangi hizmetleri oldu?

         

        Bu noktada, bir hususa dikkat çekmekte fayda vardır: Türk’le ve Türklükle kavgaları olan veyâ Türk’ün karşısında aşağılık psikolojisine kapıldıkları anlaşılan bir kısım art niyetli akıl hocalarının bilgilendirmeleri netîcesi olmalı, Türkiye Cumhûriyeti’nin Başbakan’ı, ihânet ve cinâyet şebekesinin mensuplarını kastederek, sık sık “Salâhaddîn-i Eyyûbî’nin torunları böyle mi olmalı” türünden cümleler sarfetmekte ve Mehmed Âkif’in, Haçlılarla mücâdelesini dile getirerek “Şarkın en sevgili sultânı” diye övdüğü Salâhaddîn-i Eyyûbî’yi Kürtlerin nüfûs kaydına geçirmeye çalışmaktadır. Başbakan’ın bu tür cümleleri, târihî temelden mahrûm, yanlış bilgiye ve maksatlı bilgilendirmeye dayanan beyhûde gayretlerin ifâdeleridir. Başbakan, Salâhaddîn-i Eyyûbî’yi gerçekten ilgi çekici, örnek alınacak bir şahsiyet olarak değerlendiriyorsa, onun kimliğini çevresindeki sözüm ona danışmanlarının veyâ maksatlı yayınların verdikleri bilgilerden değil, târih nosyonu müsâitse, döneminin kaynaklarından; yetiştiği ortamı, kimlerin yanında yetiştiğini, âilesinin, çoluk-çocuğunun isimlerini; ordusundaki askerlerin daha ziyâde kimlerden oluştuğunu yine dönemin eserlerinden araştırarak öğrenmelidir. Aksi takdirde, baklava gibi, sucuk gibi, döner gibi Türk’ün her şeyine sâhip çıkmanın moda olduğu günümüzde, Türk’ün târihî şahsiyetlerini başka etnik toplulukların nüfûs kayıtlarına geçirmeye çalışmak, hem târih, hem de Türk milletine karşı sorumsuzluk ve saygısızlık olur.

         

        Salâhaddîn-i Eyyûbî ile ilgili olarak kısaca şu bilgileri verelim de böyle bir şahsiyetin ne kadar Kürt olabileceği bir kere daha düşünülsün: Salâhaddîn, 1137-38’lerde Tikrît’te doğdu; babası Eyyûb ve amcası Şîrkûh aynı yıllarda Musul Atabeyi İmâmeddîn Zengî’nin hizmetinde bulundular ve onunla Haçlılara karşı mücâdele ettiler. İmâmeddin Zengî’nin ölümünden sonra onun hâkim olduğu yerler Böritekinlilerin eline geçince, baba Eyyûb de bunların hizmetlerine girdi. Bir süre sonra yeniden Zengîlerin hizmetine giren Eyyûb, çeşitli şehirlerde üst seviye hizmetlerde bulundu. Nûreddîn Mahmûd Zengî tarafından bir ara Fâtımîlerin yardım talebi üzerine Mısır’a gönderilen orduda amcası Şîrkûh’un yanında Salâhaddîn de yer aldı. Amca burada vezîrlik makāmına kadar yükseldi; onun ölümü üzerine aynı makāma Salâhaddîn getirildi. Daha sonra hâmîsi Haleb Atabeyi Nûreddîn Mahmûd Zengî’nin emri üzerine Fâtımî devletine son verdi. 1171’den îtibâren Mısır’da hutbe Bağdâd halîfesi adına okutuldu. Burada gittikçe güçlenen Salâhaddîn, Zengî Atabeyliği’nden bağımsız hareket etmeye başladı. Mahmûd Zengî’nin 1174’te ölümü üzerine daha rahat hareket etme imkânı bulan Salâhaddîn, bir süre sonra bütün Sûriye’ye hâkim oldu ve hâkimiyet alanını Fırat boylarına kadar uzattı. Onun Haçlılarla mücâdelesi mâlumdur. Ancak, kendisinin âilesine ve yakın çevresine baktığımızda, annesinin özbeöz Türk olduğunu, ağabeyinin adının Turanşâh, diğer iki kardeşinin Tuğtekin ve Gökböri olduğunu görürüz. Dayısı Tüküş oğlu Şihâbeddîn Mahmûd’du. Eşlerinden birisi Unar Bey’in kızıydı. İki eniştesi, Unaroğlu Saadeddin Mes’ûd ve Erbil Atabeyi Muzafferüddîn Gökböri idiler. Kurduğu devletin teşkîlât yapısı Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devlet teşkîlatının devâmından ibâretti. Ordusunu, yüzde doksanların üzerinde Kafkaslardan toplanan Kıpçaklar, Peçenekler ve benzeri Türk unsurlar oluşturuyordu. Böyle bir âile ve devlet yapısı içinde hüküm süren Salâhaddîn-i Eyyûbî’yi Kürtlerin nüfûs hânesine nasıl kaydediyorsanız ediniz artık. Onu, Kürtlüğe nisbet edenler bu tabloyu göz önünde bulundurmak zorundadır.

         

        Son olarak şunu söyleyebiliriz: Türkler, diğer milletlere nisbetle elbette bir adım öndedirler. Bu gerçeği, târihleri, târih boyunca taşıdıkları misyon ve îfâ ettikleri hizmetler açıkça ortaya koyar. Ancak, yine Türkler târihin hiçbir döneminde pür kavmiyet dâvâsı gütmediler. İdâreleri altındaki etnik unsurları kendilerinden ayrı tutmadılar; onların çocuklarını en yüksek makamlara getirmekten gocunmadılar; onlarla aralarına kalın duvarlar örmediler. Bir Acemi, bir Sırp’ı, bir Hırvat’ı, bir Arnavudu, bir Rum’u sultanlarının hemen altındaki makamlara getirmekten çekinmediler; Türklüklerine, Kürtlüklerine, Çezkezliklerine, Gürcülüklerine, Boşnaklıklarına, Rumluklarına, Ermeniliklerine veyâ başka kimlikliklerine bakmayı akıllarına getirmeden, onları paşa, vezir, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olarak görmeyi anormal bulmadılar; kucaklarını ve evlerini her etnik kökten insana açmaktan kaçınmadılar. Türkler ve Türk milliyetçileri kavmiyetçilik, ırkçılık, kafatasçılık dâvâsı gütselerdi, bunların hiç birisini yapmazlardı. Türkler, Türklüğü bir kan dâvâsı olarak değil, kültürel bir zemîn olarak gördüler. Durum bu olduğuna göre, bu derece cihan-şümûl ve insânî bakan, bu ölçüde müsâmakâr davranan bir milletin adıyla, diliyle, milliyetiyle, kültürüyle oynamak, tek kelimeyle nankörlük olur.


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele