Metin Savaş’ın “Erlik” Romanına Dair

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

        Metin Savaş, roman sahasında yazdığı eserlerle son yıllarda tebarüz eden; üslûbu, kurgusu ve engin hayal dünyasıyla romanlarını okunur kılan; geleneği harmanlayarak yeni denemelere girişen bir yazar. İlk eseri "Efendi Dayının Kozalakları" ile ödül almış, daha sonra "Zemheri Kuyusu" ile de bilahare ödüle lâyık görülmüş bir kişi. Yazar veya şair için ödül, tek başına bir mısdak noktası değil. Hakeza çok okunmakta öyle. Lakin erbabınca ödüle layık görülmek de okuyucunun, yazar veya şair hakkında değerlendirmede bulunması sadedinde yol göstericidir. Tabiî yazarı teşvik etmesi sebebiyle de ayrıca önem kazanır.   

         

        Metin Savaş’ın son romanı “Erlik” Ötüken Neşriyat'tan[1] kasım ayı içerisinde çıktı. Takipçileri tarafından merakla beklenen roman hakkında, bir okuyucu ve Metin Savaş okuru olarak bazı değerlendirmelerde bulunmak; bir şeyler yazmak istedim. Esasında ilk yazı yazma isteğini "Zemheri Kuyusu"nu okuyunca duymuştum. Lakin kısmet bugüne imiş. Bu bakımdan yazacaklarımı biraz da sesli düşünme olarak niteleyebilirsiniz. 

         

        Yazarın Ötüken’den çıkan beşinci eseri olan “Erlik” önceki romanlarına nazaran biraz kısa sayılır. Savaş, belki de günümüz okuyucusunun vaktinin az olduğundan hareketle böyle bir yolu seçmiş olabilir; belki daha başkaca bir sebebi de vardır. Ama baştan şunu söylemek gerekiyor: Romana en az elli sayfa daha eklenebilirdi. Roman okununca bunu daha iyi anlayabiliyoruz.

         

        Söze kitabın arka kapak yazısından başlamak icap ediyor.[2] Arka kapak yazısında; Feridun Öküztepen adlı karakterin şizofreni belirtileri gösterdiği kanaati belirtilmemeliydi. Bunu okuyucu kendisi okuyup anlamalıydı. Yazı okuyucu için yönlendirici ve önyargılı bir bakış açısına sebep oluyor. Zaten Feridun’un şizofreni belirtileri gösterdiği de açık uçlu bir ifade. Bunu birkaç misalle açıklayalım:

         

        Meselâ Feridun'un "Körmesler"i[3] uydurmuş olduğunu farz etsek; o zaman bir gece yarısı "Körmesler"den yediği dayağı nasıl açıklarız? Dayak neticesinde oluşan yaraları Sibel de görmüştür. Demek ki; romanın kurgu dünyası içerisinde "Körmesler" vardır ve Feridun bunu kendisi uydurmamıştır.

         

        Şayet "Arkarlar" kavramını şizofreni dünyasında Feridun kendi kurdu ve uydurdu dersek; bununla ilinti olarak Hoca Efendi'nin ve Sibel'in dayısı Murtaza Efendi'nin de şizofreni hastası olduğunu düşünmemiz gerekir. Çünkü Murtaza Efendi de buna inanmakta ve "Arkarlar" meselesi için Feridun'la görüşmek istemektedir. Hâlbuki Murtaza Efendi, son derece mütevekkil ve mutasavvıf bir insan olması hasebiyle romanda muteber bir kişi konumundadır. Ayrıca mektup meselesi var ki; mektubun mahiyeti hakkında tatmin edici herhangi bir bilgi verilmiyor. Hoca Efendi de Sibel'e mektup hakkında çok fazla şey söylemiyor. Ama şunu anlıyoruz ki; mektup meselesini yazar bilerek muğlâk bırakıyor. Belki de romanda esrarengiz bir tarafların olmasını istediği içindir.

         

        Bu tür belirsizlikleri, muğlâklıkları ve önceki romanlarındaki üslûbu ve kurguyu da gözden geçirdiğimiz zaman; yazarın rahmetli Bahaeddin Özkişi'yi iyi okuduğunu, tetkik ettiğini ve tahlil ettiğini görebiliyoruz. Özkişi'nin, "Sokakta" romanındaki belirsizlik ve gizem, "Köse Kadı" ve "Uçtaki Adam" romanlarındaki kurgu sağlamlığı bizde bu mütalaanın oluşmasına vesile oldu.

         

        Bilinmezlik ve gizem meselesini yazar, Sibel'in yazmak istediği ve ismini "Erlik" olarak belirlediği roman için yaptığı araştırmalar istikametinde müracaat ettiği Hoca Efendi'nin ağzından 162. sayfada ifade etmektedir. Hoca Efendi, Sibel'in mektup meselesindeki ısrarları karşısında;

         

        "...Hakkıyla yazılamamış bir romanda gizemli taraflar saklı kalacaktır. Okur bu gizemleri merak edecek, kendi muhayyilesinde romanın eksiklerini doldurmaya çalışacaktır..." demektedir. Sibel ise hayal kırıklığı içerisinde;

         

        "...Kesin olan şuydu ki, 'Erlik' adlı roman bir tarafıyla daima eksik kalacaktı ve bu eksiklik nedeniyle de okurlarını yeterince tatmin edemeyecekti." diyerek iç dünyasında kendisini tenkit etmektedir. Yazar, belki Sibel üzerinden okurlarına roman hakkında ipuçları vermekte, belki de okuyuculara itirafta bulunmaktadır. Bunu -yazarın dediği gibi- okurun muhayyilesine bırakmak daha iyi olur.     

         

        Romanın giriş kısmı bayağı hızlı ilerliyor. Yazar fazla teferruata girmeden, asıl meseleye varmak ister gibi girizgâhı kısa tutuyor. Anladığımız kadarıyla giriş kısmıyla fazla uğraşmadan esas gelişmelerin olduğu, hadiselerin anlatıldığı bölüme geçmek istiyor.  

         

        Feridun'un Sibel'i evine kabul etmemesi ve Sibel'in eve girme teşebbüsünü her seferin engellemesi okuyucuda, "acaba evde bir bilinmezlik veya başka hadiselere kapı aralayacak bir durum mu var" sorusunu akla getiriyor. Ancak Feridun hasta olunca, Sibel eve hiç bir şey olmamış gibi giriveriyor. Feridun'un onca engellemesinden sonra Sibel'in eve bu kadar kolay girmesi ve evde mitoloji kitaplarından başka dikkat çekici herhangi bir şey bulmaması insanda -doğrusu- hayal kırıklığına sebep oluyor. Feridun'a ait evin mahremiyeti ve esrarengizliği bu kadar vurgulanmışken, evde dikkat çekici bir unsurun bulunmaması hayret verici. Bu sonucun sebebi ayrıca izahtan vareste değil midir?

         

        Balıkesir'de hayatını idame ettiren yazarın, romana mekân olarak Balıkesir'i seçmiş olması, ayrıca Sibel'in de yazar olması, vurgulanması gereken bir husus. Metin Savaş, yakın ve bildiği çevreyi kullanarak plan ve kurgu da başarılı olmayı hedeflemiş olabilir.

         

        Romanın içine dâhil edilen, Sibel'in yazdığı "Rıhtımda Bir Gece" adlı uzun hikâyenin bölümleri, kurguyu ve olayları bir hayli ilginç hale getirmiş. Mücevher'in hazin hikâyesi, Suat Katran'ın kötülük gerekçeleri ve bu ikisinin başından geçenler, roman içerisine yerleştirilerek "hikâye içinde hikâye" tekniği devreye sokulmuş. "Acaba bu hikâye romanla nasıl ilintilendirilecek" gibi sorular -işin esası- merak duygusunu tetiklemektedir. Bir romanda kurgu, üslûp ve hikâye kadar merak unsuru da ayrıca mühimdir. Yazarın, merak unsurunu her daim taze tutmayı, önceki romanlarında olduğu gibi yine başardığını müşahede etmekteyiz.

         

        Roman'ın kötü karakteri diyebileceğimiz Suat Katran, esas itibariyle "Rıhtımda Bir Gece"nin de karakteridir. Sibel'i yayınevinden bularak Balıkesir'e kadar gelmiş ve onunla tanışmıştır. Sibel, uydurduğu karakterle aynı ismi taşıyan birini görünce önce korkmuş ve şaşırmış; sonra bu durumu abisine anlatarak tahkikat yapmasını istemiştir. Abisi ise; böyle bir ismin ne Türkiye'de ne de yurt dışında yaşamadığını söylemiştir. Biz de maalesef; bu şahsın gerçek adı mı, yoksa sahte adı mı olduğunu bir türlü kestiremiyoruz. Sibel'e ve Suat Katran'a inanırsak, bu şahsın gerçek isminin Suat Katran olduğuna hükmetmemiz gerekiyor. Çünkü Sibel, Suat'ın kimliğini göstermesiyle bu şahsın isminin gerçekten Suat Katran olduğuna inanıyor. Burada okuyucunun aklına takılan durum şu:

         

        Sibel gibi bir uzun hikâye yazarının, yani aklı başında birisinin, kimliğin sahte olabileceği hiç hatırına gelmiyor. "Tamam, kimliği gösterdiğine göre böyle bir kişi var" diye düşünüyor. Burada Sibel'in tutumu, Metin Savaş'ın kurgu tekniğine nazaran basit bir şekilde sırıtıyor. Aynen Yeşilçam filmleri gibi bir durum mevzu bahis.

         

        Suat Katran'ın hırsızlık için Murtaza Efendi'nin antikalarla dolu evine girmek isterken Sibel'in diğer hırsızı öldürmesi, Sibel'in bunu uzun yıllar sonra öğrenmesi de gene aynı durumu düşündürüyor. Murtaza Efendi'nin evine hırsız olarak girmek isteyen Suat Katran'ın, yıllar sonra aynı eve sigorta müfettişi olarak gitmesinin sebeb-i hikmetini ise bir türlü anlayamıyoruz.

         

        Bu tür bilinmezliklerin ve soru işaretlerinin giderilebilmesi için bizde şu fikir uyandı: Muhtemelen yazar bu romanın devamını yazacak ve belki de ismini "Arkarlar" veya "Körmesler" koyacak. Şayet böyle değilse; roman ciddi manada havada kalıyor.

         

        Roman, Feridun'un Suat'ın "Erlik" olduğunu düşünmesi ve Suat'ı öldürmesi ile son buluyor. Okuyucu şunu düşünüyor: Suat, "Körmesler"in lideri "Erlik"tir. Çünkü Suat'ın Körmeslerle konuşurken ki sahneleri göz önüne alınırsa; Körmeslerle Suat'ın bir alakası olduğu anlaşılabiliyor. Durum böyleyse Suat'ın ölümü de çok kolay oluyor ve hayal kırıklığı ile bitiyor. Hâlbuki romanın sonunda okuyucu daha başka şeyler bekliyordu.

         

        Son söz kabilinden diyebiliriz ki; müstehcenliğe başvurması ve eserin işkence sahneleri barındırması ise Metin Savaş kıratındaki bir yazara yakışmayan anlatım yoludur. Bu tür sahnelerin veya bölümlerin romana dâhil edilmesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur.

         

        Yazarın yeni eserlerinin önceki eserlerini aşmasını ve roman sanatımız adına yeni ufuklara vesile olmasını diliyoruz.

         

        


        


        

        [1] Ötüken, 50 yıla merdiven dayamış, kitaplarıyla; Türk edebiyatına, kültürüne ve fikir hayatına yeni yazarlar kazandırmış, ayrıca sahasında üstat sayılan yazar ve şairlerin kitaplarını da okuyucuyla buluşturan bir neşriyat yurdudur. Yaptığı hizmetler takdire şayandır.


        

        [2] Yazılan bir eserin, yayınevinin tenkit süzgecinden geçmesi gerektiği kanaatini taşımaktayız. Yazar, her ne kadar önceki eserleri ile rüştünü ispat etmiş ve kalemin hakkını vermiş olsa da... Tenkit ateşten bir gömlektir. İnsan tabiatı gereği tenkit edilmeye tahammül edemez. Yazar veya şair şunu unutmamalıdır: Daha iyiyi bulmak ve titiz çalışmak için yapılan değerlendirmelere kulak vermek gerekir. Bu noktada yayınevinin bünyesindeki yayın kuruluna ve editöre çok iş düşmektedir. Her yazar yeni eseriyle, bir önceki eserini aşmak ve kendi kalemini geliştirmek için uğraşır. 


        

        [3] Romanda geçen "Erlik" ve "Körmesler" Türk ve Altay mitolojilerinde geçen unsurlardır. Körmes (ler): Yeraltı dünyasındaki kötü ruhlara verilen addır. Göze görünmezler anlamındadır. Ölümün, hastalığın ve sıkıntının esas sebebidir. Erlik (Erklik): Yeraltı dünyasının hâkimidir. Lakin "Arkarlar" hakkında bir malumata rastlamadık. Daha fazla bilgi, künyesini verdiğimiz kitaplarda mevcuttur. Meraklısı için:

        Prof. Dr. Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi 1-2, İstanbul, Ötüken Neşriyat, Ekim 2011.

        Prof. Dr. Fuzuli Bayat, Mitolojiye Giriş, İstanbul, Ötüken Neşriyat, Kasım 2010.

        Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi 1-2, Ankara, TTK, Kasım 2010 


Türk Yurdu Mart 2013
Türk Yurdu Mart 2013
Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele