Gelecek Kuşaklar

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

        Gelecek kuşaklar deyişi birçok alanda karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, kimi kaynaklarda Afrika kimi kaynaklarda ise Kızılderili atasözü olarak geçen "Bu dünya bize atalarımızdan miras kalmadı. Biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık" sözü gelecek kuşaklara vurgu yapmaktadır. Öte yandan günümüzde birçok yasamıza eklemlenen “sürdürülebilir” kavramı veya daha da belirleyici olarak “sürdürülebilir kalkınma” kavramı da gelecek kuşaklara atıfta bulunmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma, “bugünün gereksinimlerini, gelecek kuşakların da kendi gereksinimlerini karşılama olanaklarını ellerinden almadan karşılamaktır”[1] şeklinde tanımlanabilir. Peki, nedir bu gelecek kuşaklar ve gelecek kuşaklar fikrine neden karşı çıkılır? Gelecek kuşaklar kavramını sorgulayabilmek için öncelikli olarak çevre etiği, insan hakları ve çevre haklarından ne anladığımızı ortaya koymamızda fayda vardır.

         

         

        Çevre Etiği

         

        Etik[2] kavramı Yunanca “karakter” anlamına gelen “ethos” kelimesinden türemiştir. Etik ve ahlak[3] arasında yakın bir ilişki bulunmakla beraber iki kavramın karıştırılmaması gerekir. Çoğu kez bu iki kavram birbirinin yerine kullanılmaktadır. Ancak etik kavramı, “ahlak”ı da kapsayan daha geniş bir alandır. Etiği, ahlak ve hukukun yanı sıra geleneği de içine alarak çok geniş anlamda kullanan Timacheff[4] gibi hukuk felsefecileri ve toplumbilimciler de bulunmaktadır.[5] Etik, ahlakın bilim ve felsefesidir. Çevre sorunlarının çok boyutlu ve hızlı artışına paralel olarak politik ve sosyal hareketler artmakta ve çeşitlenmektedir. Ortak zemini kurgulamak açısından bu artış ve çeşitlilik sorun yaratmaktadır. Etik yaklaşımın, ahlaki, kültürel ve dini boyutları da bu zemini daha kaygan duruma getirmektedir. Bütün bu güçlüklerine karşın yeni bir düşünsel sistemin kurulmasına olan inanç giderek artmaktadır.[6]

         

        Çevre bağlamında etik, “çevreye ilişkin değerlerin bütününü” anlatmak için kullanılmaktadır. Bu değerler bütününün dayandığı başlıca iki temel bulunmaktadır: insan kişiliğinin geliştirilmesi ve doğaya saygı. Genel olarak çevre etiği, sistemli olarak insanlar ile çevreleri arasındaki ahlaki ilişkilerin incelenmesidir. Çevre etiği, ahlak kurallarının, doğal dünya karşısındaki insanların davranışlarını yönettiğini ve yönetmesi gerektiğini varsayar. Bir çevre etiği kuramı; kuralların neler olduğunu, insanların nelere ve kimlere karşı sorumlulukları bulunduğunu açıklamak ve bu sorumlulukların neden haklı olduğunu göstermek zorundadır.[7] Çevre etiği konusunda hep sorulan ve yanıt bulunmasında güçlük çekilen soru, sorumluluğun kim ve ne için duyulması gerektiğidir. İnsanlığın çıkarlarını korumak, tüm canlıların korunmasını ön plana çıkarmak, doğanın dengesini yeniden kurmak, doğal çevrimin bozulmasını önlemek sorumluluk konuları arasında sayılmaktadır.[8]

         

        Çevre etiği, bugünkü ve gelecek kuşakları içine alacak seviyede bütün varlıklara ve evrenin kendi bütünlüğünün var olma hakkına kadar geniş bir içeriği tanımlamaktadır. Çalışmada kullanıldığı anlamda etik kavramı, toplumbilimcilerin[9] kullanımını da içermekle beraber, felsefecilerin[10] geniş anlamdaki kullanımına daha yakındır. Etik bu anlamda insan-insan ilişkilerini aşarak insan-çevre ilişkilerine doğru yayılma gösteren, ahlak ile gelenek-göreneği de içine alacak şekilde geniş bir alanı ve anlamı içeren toplumca kabul edilmiş davranış kuralları ile hukukun dayanağını oluşturan “doğru”ya yönelik eylemler ve bu eylemleri meydana getiren davranış modelidir. [11]

         

        Tüm dünyayı etkileyecek boyutlara ulaşabilen çevre sorunları, gündemimize 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha fazla yerleşmeye başlamıştır. Çevre sorunlarının etkilerini yoğunlukla hissettirmesi, sorunlarla mücadelenin başlamasını hızlandırmıştır. Özellikle son yıllarda faaliyet bazında sorunlara çözüm arayışları yanında ekolojik hareketin felsefi olarak yeniden değerlendirmesi söz konusu olmaya başlamıştır. Bu çabalar “derin ekoloji” olarak adlandırabileceğimiz, oldukça yeni sayılan ama yaygınlaşma düzeyine bağlı olarak giderek etkisini artıran bir akımı da gündeme getirmiştir.[12]

         

         

        İnsan Hakları

         

        İnsanların sahip oldukları haklara neden sahip olduğunu sorgulayan Regan’a göre, tarih boyunca en çok taraftar toplayan ve de doyurucu olmayan nitelikli yanıtlar şunlardır:

         

        İnsan haklara sahiptir çünkü,

         

        -          insan insandır,

        -          insan kişidir,

        -          insan dili kullanır,

        -          insanın ruhu vardır,

        -          insan kendi kendinin farkındadır,

        -          insan bir ahlaki topluluk içinde yaşar,

        -          hakları insanlara tanrı vermiştir.[13]

         

        İnsan hakları; bütün insanlara verilmiştir. Dolayısıyla konusu insandır. İnsan oluşlarından dolayı bütün insanlara verilmiş haklardır. Evrenseldir, evrensel nitelik hakkın ulusal ve uluslararası bir yapıda olmasıyla ilgilidir.[14]

         

        Kişisel ve politik haklar, birinci kuşak insan haklarıdır. İkinci kuşak haklar veya ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar devlete, toplumsal ve ekonomik sorunları çözmek ve toplumdaki değişik katman ve sınıflar arasındaki büyük farkı kaldırmak konusunda görevler yüklemektedir. Bu haklar, gerçekleşmesi için devletin “pozitif eylemini” gerektirmektedir. Birinci kuşak insan haklarının amacı, devletin müdahil olmayacağı bir alan meydana getirmek iken, ikinci kuşak insan hakları, devletin belirli işlere karışıp edimlerde bulunmasını gerektiren haklardır.

         

        Üçüncü kuşak haklar, aynı sorumluluğun altına devleti ve bireyi sokan, gelecek kuşakları ve devletleri ilgilendiren haklardır. Çevre hakkı, insan haklarının parçası olarak, barış hakkı, gelişme (kalkınma) hakkı, insanlığın ortak mirasından yararlanma hakkı ile beraber üçüncü kuşak insan hakları (dayanışma hakları) içinde yer alır.[15] Bilgi edinme hakkı da bu haklar arasına sonradan eklenmiştir. Üçüncü kuşak insan hakları, toplumun bütün aktörlerine hakların gerçekleşmesi için sorumluluklar yüklemektedir. Bu nitelik, üçüncü kuşak insan haklarına “dayanışma hakkı” niteliği vermektedir. Dayanışma niteliğinden dolayı üçüncü kuşak insan hakları birinci ve ikinci kuşak insan haklarından ayrılmaktadır.[16]

         

         

        Çevre Hakkı

         

        Çevre hakkının bir insan hakkı olarak kabul edilebilmesi için, insan değerinin korunmasına bir katkısının olması gerekir. İnsan yaşamının devam ettirilmesi açısından çevreye bir nitelik yüklendiğinde, çevre hakkı da bir insan hakkı konumuna ulaşır.[17] Çevre hakkının bir insan hakkı olarak uluslararası arenada güvencelere kavuşması ve gelişmesi son 35-40 yıla özgüdür.[18] “Çevre hakkıyla insanlar arasında ortak bir nokta bulunup, bu noktadan başlayarak dayanışmanın geliştirilmesi istenmektedir.” Stockholm Çevre Konferansı’nın “Tek bir dünyamız var” sloganı uluslararası arenada bu isteğin ilk yansımasıdır.[19]

         

        Çevre hakkı, hakların niteliğinin değişmesi ve bireyler yanında toplumların, gelecek kuşakların ve devletlerin de katılmasıyla hakkın öznesinin çeşitlenmesi sürecinin ürünüdür. Ayrıca çevre hakkı, canlı varlıklar bütününün haklarına uzanan bir gelişim sürecinin başlangıcı olarak değerlendirilebilir. “İnsanlar için çevre hakkı, canlı varlıklar için de ‘sağlıklı ve dengeli bir çevre’ anlamına gelir ve bu sonuç, canlı varlıklara haklar tanımanın ilk aşamasıdır”.[20] İnsanlar arasında dayanışma görünümüyle çevre hakkı zaman ve mekânda belirginleşir. Kullanılması bakımından da dayanışma ögesi geçerlidir. Birey, çevre hakkından topluluğun parçası olarak yararlanmaktadır. Ancak genel olarak, çevre hakkının kullanılması bakımından “toplu haklar” nitelemesi geçerlidir.[21]

         

        Çevre hakkı, sahiplerine çevreyi etkileyen ve çevrelerinde olup biten olaylar hakkında bilgi edinme, karar süreçlerine katılma ve çevrenin bozulmadan önceki haline getirilmesini idari ve yargısal mercilerden isteme yetkisi vermektedir. Eski haline geri getirme olanağının bulunmaması halinde bozandan ve kirletenden tazminat istenebilmesini de bu hak sağlar.[22] İnsanların sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşayabilmesi amacıyla çevrenin geliştirilmesi ve korunması çevre hakkının konusunu oluşturur. Çevre hakkının konusu kapsamına “sağlıklı çevre”, “çevrenin iyileştirilmesi”, “çevre kirliliğinin önlenmesi” gibi nispeten somut kavramlar girer.[23] Çevre hakkı ayrıca korunması gereken çevresel değerlerin açıklığa (somut olarak) kavuşturulmasını anlatmaktadır.[24] Çevre hakkından yararlanacak olanlar ile çevre hakkından ötürü sorumluluk yüklenecek olanlar ise çevre hakkının taraflarıdır. Yararlanıcıları ile sorumlularını birbirinden ayırmak zordur. Yararlanıcıları; bireyler, kamusal ve özel kuruluşlar ile topluluklar, devletler ve halklar ile gelecek kuşaklardır. Sorumluları ise; bireyler, tüzel kişiler, diğer kamusal-özel kuruluşlar ve topluluklar ile devlettir.[25]

         

        Özdek’e göre, ‘çevre hakkı’ gibi insan hakları listesine eklenen haklar insanın çıkarlarından daha geniş yararları konu edinmektedir. Bu durum, insan-doğa ilişkilerinde insan haklarının etik bir dönüşümü yaşamaya başladığının kanıtıdır. Bu dönüşüm, insanmerkezci bir yaklaşımdan, doğadaki unsurlar arasında eşit ilişkilerin kurulmasına yönelen bir gelişmenin yansımasıdır. Dolayısıyla, çevre hakkını, insan çıkarları dışındaki yararları da içerdiği için insan hakları dışında algılamak veya sadece “insan”ın yararlarıyla ilgili olarak düşünmek, insan haklarının, insan dışındaki doğal ögeleri yok saydığı, dolayısıyla bu ögeleri insanın hiçbir kısıtlama olmadan sömürebileceği varsayımına dayanmaktadır. İnsan ve doğanın diğer unsurları arasında etiğe dayalı ve dengeli bir ilişkinin kurulması için gerekli olan dönüşüme insan haklarının dinamik karakteri temel sağlamaktadır.[26]

         

        Henüz birinci ve ikinci kuşak hakların ihlallerinin devam etmekte olduğu, yaşama hakkı, maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı, eşitlik hakkı gibi temel insan haklarının bile ihlal edildiği günümüzde çevre hakkının durumunun abartılmaması yönünde görüşler de vardır.[27] Çevre hakkının insan hakkı olarak algılanmasına ilişkin eleştirilerin başında çevre hakkıyla neyin korunduğunun belirsizliği gelmektedir.[28]

         

         

        Gelecek Kuşaklar

         

        Rawls’a göre, “her kuşak, bir önceki kuşaktan devralmış olduğuna denk bir karşılığı bir sonraki kuşağa devretmeye hazır olmalıdır.” Kültür, türlü kurumlar ve bilgi birimi “karşılık” kavramının içinde yer almaktadır.[29]

         

        Gelecek kuşaklar tezi şu şekilde özetlenebilir:

         

        -          Eğer şimdi yaşayan insanlar çocuk yapmaya devam edeceklerse, yani öldüklerinde de insan soyu devam edecekse,

        -          Eğer şimdi yaşayanlar gelecek kuşaklara karşı sorumlu iseler,

        -          Gelecek kuşakların varlığını, refahını ve sağlığını şimdi yaşayanların faaliyetleri etkileyecekse,

        -          Gelecek kuşakların yaşama hakları varsa, şimdi yaşayan insanlar gelecek kuşakların yaşamını zorlaştıracak faaliyetlerden uzak durmalıdır.

         

        Gelecek kuşaklar tezini savunanlar burada sözü geçen öncüllerin tümünü onaylarlar. Bu durumun çeşitli sonuçları bulunur. Örneğin küresel ısınma, erozyon önlenmelidir, yağmur ormanları korunmalıdır. Ayrıca, yenilenemez enerji kaynakları gelecek kuşakların da gereksinimleri göz önünde tutularak kullanılmalıdır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Diğer taraftan, adalet ilkesi kaynakların gelecek kuşaklarla şu anda yaşamakta olanlar arasında “adilce” paylaşılmasını gerektirir.[30]

         

        Şimdiki kuşakları olduğu kadar gelecek kuşakları da düşünmek gerektiği fikrine (gelecek kuşaklara karşı sorumluluk ve kuşaklararası adalet tezlerine) karşı olan yedi sav bulunmaktadır: (1) Hak iddia etme: Bir şey adilce edinildiği sürece onu bir başkasıyla paylaşma zorunluluğu olmamalıdır. (2) Şimdiki kuşaklar: Gelecek kuşaklar için duyulan kaygı şu an gereksinimi olanlar için kaygının mahvına neden olabilir.[31] Günümüzde milyarlarca insanın en yaşamsal gereksinimleri dahi karşılanamamışken varlığı kesin olmayan gelecek kuşakları gündeme getirmek, dikkatleri hâlihazırdaki sefillikten –kasıtlı veya kasıtlı olmadan- uzaklaştırmak sonucunu doğurur.[32] (3) Var olmama: Var olmayan birinin hakları da olamaz.[33] Şimdiki kaynaklar üzerinde henüz var olmayan bir şeyin hakkı olamaz. Gelecek kuşaklar da henüz yoktur, dolayısıyla onların da şimdiki kaynaklar üzerinde hakkı yoktur.[34]  (4) Karşılıklılık (mütekabiliyet): Gelecek kuşaklar için yükümlülüklerimizin olması beklenemez. Gelecek kuşaklar buna karşılık veremez.[35] Kuşaklar arasındaki ilişki, gelecek kuşaklar şu anda yaşayanlar için bir şey yapamayacağına göre karşılıklı değildir. Kaldı ki, sorumluluk ancak karşılıklı olabilir.[36] (5) Paylaşılan sorumluluk: Gelecek kuşaklar için sorumluluğumuz azaltılabilir, çünkü onu ardımızdan gelen kuşaklarla paylaşıyoruz.[37] Gelecek kuşakları düşünmekle şimdiki kuşaktan kimler sorumludur? Dolayısıyla, kimler kimlere karşı sorumlu olacaktır? Kendilerinden sonraki bir iki kuşağa karşı şu anda yaşayan insanlar sorumluluk duyabilirler. Ancak nasıl bir yaşam tarzı süreceği belirsiz bir kuşak için fedakârlık etmeleri beklenemez. Gelecek kuşaklardan dikkate alınması öngörülen kuşakların sayısı arttıkça yenilenemez doğal kaynaklardan şimdiki kuşağa düşen pay giderek azalır ve sıfıra yaklaşır.[38] (6) Gelecekteki yokluklar: Gelecek kuşakların gereksinimleri veya yoklukları için yükümlülüklerimizin olması beklenemez çünkü bunların ne olduğunu bilmemekteyiz.[39] Gelecek kuşaklar, örneğin yenilenemez doğal kaynakların yerini tutacak yeni enerji kaynaklarını bilimsel ve teknik buluşlarla geliştirebilir. Oysa bilimsel kuşaklar tezi teknik ve dahi bilimsel çözümleri göz ardı eder. Dolayısıyla, gelecek kuşaklara karşı sorumluluk kavramı sözü geçen yenilenemez enerji kaynaklarının korunması gerektiği sonucunu çıkarabilir, ancak bu kaynakları kullanmamak belki de saçma bir harekettir.[40] (7) Riziko ve iyimserlik: Eğer risk düşükse veya var olan uygulamaların etkilerini düzeltecek çözümler geliştirme kapasitemiz varsa gelecek kuşakları etkileyecek risklere girmemiz haklı olabilir.[41]

         

         

        Sonuç

         

        İnsanmerkezciliği savunanlar çevresel kararlar alırken öncelikli olarak insan gereksinimlerini göz önüne almaktadırlar. Bununla birlikte, McGee, “Doğal Kaynakların Korunması Zihniyeti” (The Conservation Mentality of Natural Resoruces) adlı makalesinde, sadece girişimcilerin değil, tüm Birleşik Devletler vatandaşlarının ülkenin doğal kaynaklarından yararlanmasını güvence altına almanın arayışı içindedir. McGee, ayrıca doğal kaynakların gelecek kuşaklar için de kullanılabilecek şekilde yönetilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Benzer şekilde, Guthrie, Fraser Darling ve Murdy de çevreyle ilgili kararlar alınırken insanların uzun vadeli çıkarlarının temel alınmasını tavsiye etmektedir. Yazarlardan hiçbiri kaynakların diğer ülkelerle veya onlardan yoksun olan sosyal gruplarla paylaşılması için küresel sorumluluklardan söz etmezler.[42]

         

        Gelecek kuşaklar teması, her ne kadar insanmerkezcilikte saklı olarak var olsa da üzerinde fazla durulmamıştır. Gelecek kuşakların var olan kaynaklar üzerindeki haklarının ve kuşaklararası adaletin vurgulanmasıyla, insanmerkezciliğin dışına çıkılmaksızın, ahlaksal topluluk kavramının sınırları nispeten genişler. İnsanmerkezcilik dar görüşlülükten kurtarılır, eylemin amaçladığı iyinin eylemin hemen ardından gelmesi beklenmez ve insanın uzun vadeli çıkarları gözetilir hale gelir. Dünyanın gelecek kuşaklara ait olduğu vurgulanır.[43]  


        


        

        [1] R. Keleş v.d., Çevre Politikası, Genişletilmiş 6.Baskı, Ankara, İmge Kitabevi, 2009, s. 244.


        

        [2] Etik:  Ahlak felsefesidir. “Ahlaksal olanın özünü ve temellerini araştıran bilim, insanın kişisel ve toplumsal yaşamındaki ahlaksal davranışları ile ilgili sorunları ele alıp inceleyen felsefe dalı. ‘İyi nedir?’ ya da ‘ne yapmalıyız?’ gibi soruları kendisine ödev olarak koyan felsefe dalı olarak da belirlenebilir” (B. Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul, İnkılap Kitabevi, 1987, s. 74).


        

        [3] Ahlak: “1- a. Belli bir dönemde belli insan topluluklarınca benimsenmiş olan, bireylerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen törel davranış kurallarının, yasalarının, ilkelerinin toplamı. b. Çeşitli toplumlarda ve çağlarda kapsamı ve içeriği değişen ahlaksal değerler alanı. 2- Bir kişi ya da bir insan öbeğince benimsenen eyleme kurallarının toplamı. 3- Ahlaksal olan şeylerle bağlantısı olan bir görüşler dizgesi (tek kişinin, bir ulusun, bir toplumun, bir çağın). 4- Felsefenin bir dalı olarak: a. Ahlak üzerine kavramsal öğretiler. b. İnsanların kişisel ve toplumsal yaşamdaki ahlaksal eylemlerine ilişkin sorunları inceleyen felsefe öğretileridir” (B. Akarsu, a.g.e., s. 18).


        

        [4] Timacheff’in etik konusundaki görüşleri için bk. C. Can, Hukuk Sosyolojisinin Gelişim Yönü, Ankara, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1997, s.74-90.


        

        [5] J.R. Des Jardins, Çevre Etiği, (Çev. R. Keleş), 1.Baskı, Ankara, İmge Kitabevi, 2006, s. 46.


        

        [6] S.A., Fırat,  “Çevre Etiği Üzerine Yeniden Düşünmek”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C. 58, S. 3, 2003, s. 136-137.


        

        [7] J.R. Des Jardins, a.g.e., s. 46.


        

        [8]R. Keleş v.d., a.g.e., s. 266-273.


        

        [9] Toplumbilimcilere göre etik, bireyin toplumca kabul edilen ve uyulmaması eylemsel olarak müeyyidelenen davranış modeli (R. Keleş ve B. Ertan, Çevre Hukukuna Giriş, 1. Baskı, Ankara, İmge Kitabevi, 2002, s. 182).


        

        [10]  Felsefecilere göre etik, “ ‘iyi’ ye yönelik davranışın adıdır” (R. Keleş ve B. Ertan, a.g.e., s. 182).


        

        [11] R. Keleş ve B. Ertan, a.g.e., s. 184-193.

         


        

        [12] M. A. Özer, “Derin Ekoloji”, Çağdaş Yerel Yönetimler, C. 10, S. 4, 2001, s. 61-62.


        

        [13] T. Regan, Kafesler Boşalsın, (Çev. S. Çağlayan), İstanbul, İletişim Yayıncılık, 2007, s. 69-74.


        

        [14] R. Keleş ve B. Ertan, a.g.e., s. 71. 


        

        [15] B. Ertan,  Canlı Hakları: Çevrebilim Açısından,  Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 96-97.


        

        [16] R. Keleş ve B. Ertan, a.g.e., s. 75-76. 


        

        [17] Y.E. Özdek, İnsan Hakkı Olarak Çevre Hakkı, Ankara, TODAİE, 1993, s. 85.


        

        [18] R. Keleş ve C. Hamamcı, Çevre Politikası, 5.Baskı, Ankara, İmge Kitabevi, 2005, s. 284.


        

        [19] C. Hamamcı, “Çevre Hakkı Üzerine Düşünceler”, İnsan Hakları Yıllığı, C. 5-6, Ankara, TODAİE, 1983-1984, s. 176.


        

        [20] B. Ertan, a.g.e., s. 100.


        

        [21] İ. Ö. Kaboğlu, Çevre Hakkı, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1996, s. 39-40.


        

        [22] R. Keleş ve C. Hamamcı, a.g.e., s. 285. 


        

        [23] R. Keleş ve B. Ertan, a.g.e., s. 82. 


        

        [24] İ.Ö. Kaboğlu, Çevre Hakkı, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1996, s. 40.


        

        [25] R. Keleş ve B. Ertan, a.g.e., s. 83-90.


        

        [26] Y. E. Özdek, İnsan Hakkı Olarak Çevre Hakkı, Ankara, TODAİE, 1993, s. 87.


        

        [27] M. Topçuoğlu, Çevre Hakkı ve Yargı, Ankara, Türkiye Çevre Vakfı Yayını, 1998, s. 48.


        

        [28] İ.Ö. Kaboğlu, a.g.e., s. 40.


        

        [29] R. Keleş v.d., a.g.e., s. 275.


        

        [30] H. Ünder, Çevre Felsefesi, Ankara, Doruk Yayıncılık, 1996, s. 137-139.


        

        [31] L. Martell, Ecology and Society: An Introduction, Polity Pres, 1994, s. 81.


        

        [32] H. Ünder, a.g.e., s. 137-139.


        

        [33] L. Martell, a.g.e.,  s. 81.


        

        [34] H. Ünder, a.g.e., s. 137-139.


        

        [35] L. Martell, a.g.e.,  s. 81.


        

        [36] H. Ünder, a.g.e., s. 137-139.


        

        [37] L. Martell, a.g.e.,  s. 81.


        

        [38] H. Ünder, a.g.e., s. 137-139.


        

        [39] L. Martell, a.g.e.,  s. 81.


        

        [40] H. Ünder, a.g.e., s. 137-139.


        

        [41] L. Martell, a.g.e.,  s. 81.


        

        [42] S. J. Armstrong ve R. G. Boetzler (Ed.), “Ecocentrism”, Environmental Ethics Divergence and Convergence, New York, Mc Graw-Hill, 1993, s. 273.


        

        [43] H. Ünder, a.g.e., s. 136-137.


Türk Yurdu Mart 2013
Türk Yurdu Mart 2013
Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele