Prof. Dr. Selahattin Turan İle Söyleşi

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

Prof. Dr. Selahattin Turan:

“Türkiye’nin gelecek 50 ve 100 yılını kurgulayan, ülkü sahibi bir insan yetiştirme politikası yok.”

 

 

 

 

        Prof. Dr. Selahattin Turan, lisans eğitimini, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde; disiplinler arası yüksek lisans ve doktora çalışmalarını, 1991–1998 yılları arasında ABD’de Ohio Üniversitesi’nde uygulamalı davranış bilimleri ve eğitimde liderlik konularında tamamladı. 1996 yılında Harvard Üniversitesi Eğitim Fakültesi Okul Hukuku Enstitüsü Okul Hukukunda Yeni Gelişmeler sertifika programına katıldı. Prof. Dr. Turan, 2005–2007 yılları arasında Uluslararası Eğitim Plânlaması Derneği’nin başkanlığını yürütmüştür. Prof. Dr. Turan, birçok ulusal, uluslararası dergilerde hakemlik, editörlük yapmakta olup onlarca kitap bölümü ve makalesi bulunmaktadır. Halen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanlığı görevini ifa etmektedir.

         

 

 

        Sayın hocam Türkiye’de uygulanan eğitim politikalarını, insan yetiştirme açısından değerlendirebilir misiniz?

         

         

        Eğitim politikası, her ülkenin kendi var olma stratejisi ile ilgili ve buna bağlı mekanizmaların kurulması ve işletilmesiyle ilgili bir husustur. Dünyaya baktığımız zaman, her ülke çağ ve zamana göre bir eğitim politikası geliştiriyor ve bunu uygulama alanı olarak okula taşıyor. Örneğin 1789 Fransız Devrimi politik bir devrimdir. Okullara yüklediği işlev de politiktir. Yani okul iyi bir vatandaş, demokrasiye uygun insanlar yetiştirmesi ülkü edinilmiştir. Buna karşın sanayi devrimi, okula yeni bir işlev yüklemiştir; bu işlev de okulun ekonomik insan inancını ve ülküsünü ön plana çıkarmıştır. Makro düzeydeki politikalar da buna göre kurumsallaşmıştır. Tarihe baktığımız zaman her ülke, kendi var olma stratejisine göre okulu yeniden tasarlamış ve kurumsallaştırmıştır. Türkiye’de Osmanlının son dönemlerinden itibaren, eğitimde reform çabaları olmuştur, fakat bu Türkiye’nin bir yeryüzü devleti olma stratejisinin bir parçası olarak değil daha çok Batılılaşma sürecinin bir aracı olarak tasarlanmış ve kurgulanmıştır. Başka bir ifadeyle son 150 yıldır Türkiye’de eğitim politikaları, bana göre yanlış, uygulayanlara göre doğru varsayımlar üzerine kurumsallaşmıştır. Örnek vermek gerekirse Batı’da, Batı okul modeli Grekçe ve Latince gibi iki dil bir de çok stratejik bir kurum olan kilise üzerinden kurumsallaştırılmış ve devam ettirilmiştir. O bakımdan Batı’daki insan algısı ve telakkisi de bu üçlü üzerinden inşa edilmiştir. Batı’da insanın özgürlüğü yani Fransız devrimiyle tanımlanan insanın özgürlüğü, ancak bireyin çevresi tarafından belirlenen sınırlar içerisinde tanımlanmıştır. Yani birey Batı’da özgür değildir; bizzat çevrenin belirlediği belirlemeci ve sınırlandırmacı bir bakış açısına göre inşa edilmiştir. O bakımdan Batılı insan bireycidir, kişisel menfaatini düşünür ve okul da bu felsefeye göre inşa edilmiştir. Türkiye’de 2005 yılından itibaren eğitimde uygulamaya konan yapılandırmacılık, özünde Batı’nın bu bireyci, kendi menfaatini düşünen bir insan yetiştirme ülküsüne hizmet eden bir yaklaşımdır. Bu yönüyle yapılandırmacılık Türkiye insanını Batılılaştırma sürecinin uygulamadaki bir tezahürü olarak yorumlanabilir. İnsan yetiştirme felsefe ve modelimiz yok. Bizde insan bizzat bireyin kendini keşfetmesiyle mümkündür. Bireyi, insanın ancak gönlüne inerek inşa edebilirsiniz. Batı’da rasyonel akıl ve rasyonel insan önemlidir. O bakımdan bizdeki Batı endeksli eğitim reform çalışmaları, hep başka ülkeleri esas alınarak yapılıyor; Finlandiya örneği İngiltere örneği, Almanya örneği. Bu ülkelerin kendi insan kurgulamaları üzerine Türkiye’de yeni bir insan inşa edilmeye çalışılıyor diye düşünüyorum. Şunu açık ve net söyleyebiliriz: Türkiye’de Türkiye’nin gelecek 50 ve 100 yılını kurgulayan, tasarlayan ülkü sahibi bir insan yetiştirme politikası yok. Türkiye’deki okullar modelleri, Türkiye’deki akademisyenler teorileri daha çok Batı’dan aktarmacı bir bakış açısına göre eğitim teorisi kuruyor, geliştiriyor. Mesela dikkat ederseniz eğitimde program geliştirme alanındaki akademisyenler 2000’li yıllardan sonra hepsi Batılı bilim insanlarının yapılandırdığı yapılandırmacılığa yöneldiler. Bizim kendi eğitim bilimleri öğretmen yetiştirme alanı için söyleyebileceğim gibi diğer sosyal bilimler alanı için de söyleyebiliriz. Batı’nın kavramlarıyla Doğulu düşünme eylemi içine giriyoruz. O bakımdan çocuklarımız bir pasif direnişe ve anlatılan bilginin gereksinime inanmıyor. Kısacası Batı’nın yetiştirmek istediği aktif insan aslında bir bakıma Batı’nın öngördüğü ve iradesini bizzat piyasanın emrine vereceği bir insan tipidir. Ve bizde de giderek bu tip ortaya çıkıyor. Hal böyle olunca anne babalar, aileler toplumun geleceğinin değil daha çok kendi çocuğunu, kendi geleceğini düşünüyor. Burada da devlet, yenmesi gereken, sömürülmesi gereken, eğitimi sunması gereken bir aygıt olarak görüyor. Başka bir ifadeyle son 150 yıldır kadim eğitim geleneğimiz ve birikimimiz muhalefette bırakılmıştır. O bakımdan kendi muhalefette olan bir eğitim geleneği 2050 ve 2100’ün insanını yetiştirmesi pek mümkün gözükmüyor.  Gündelik hayatın sıradanlığı içinde Batıcı eğitim anlayışına devam etmek kolay geliyor.

         

         

        Şu anda “nasıl bir insan yetiştirmeye çalışıyoruz?” Sizce nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?

         

         

        Şu anda tamamen piyasanın öngördüğü ara eleman gücü, kendi menfaatini önceleyen ve anne babaların kendi çocuğunu düşündüğü bir nesil. Bu çok tehlikeli bir gidiş. Oysaki her anne baba, kendi çocuğu için düşündüğünü bütün ülkenin, toplumun hatta insanlığın çocukları için düşüneceği bir akıl ve gönüle sahip olması gerekiyor. Bence insan yetiştirme düzenimiz raydan çıkmıştır. Ben bu yeni insan tipinin yanlış olduğunu söylemiyorum. Yeni nesil ile İngiltere, Fransa, başka ülkelerde yetişen nesil arasında bir fark yok. Hepsi iradesini piyasanın emrine verecek bir bakış açısına sahip. O bakımdan gönül ve akıl ehli ve aynı zamanda ikisini ahenkleştiren bir insan öngörmemiz lazım. Bizim özgün bir eğitim felsefemiz ve mefkûremiz yok. Bizim eğitim felsefemiz, başkalarını düşünmek üzerine kurulmalı, inşa edilmelidir: Bireyin kendisinden, nefsinden ziyade başkalarını düşünecek bir insan öngörmemiz lazım. Bunlar söylendi fakat dinleyen yok. İyi vatandaştan ziyade ‘iyi görev insanı’ yetiştirmek zorundayız. Yenilenen müfredatta, kitaplardaki kazanımlara bakarsanız 950 aşkın. Bu kazanımlar çok gereksiz. Bana göre bütün bunların birçoğunun kazanılması mümkün değil. Zaten bunların kazanılıp kazanılmadığını da ölçen bir mekanizma yok. Onun yerine çocuklara ilköğretimde merhamet, ortaöğretimde adalet, yükseköğretimde ihtisaslaşmayı öğretecek ve gerçekten bu toplumun geleceği ile ilgili bir eğitim tasarımına, eğitim felsefesine, eğitim mefkûresine, eğitim ülküsüne ihtiyaç var. Düzen veya sistem bunu çözemediği için eğitim politikaları ve ilgili yöneticiler, buna yükseköğretim sistemi de dâhil, günü kurtaracak politikalar üretiyor. Yani kısacası, tamamen başka toplumların öngördüğü insan tipi yetiştiriliyor, ilgili yöneticiler Finlandiya’ya gidiyor, Batı’ya gidiyor, biz akademisyenler Batı’ya gidiyoruz oradaki teorileri okuyoruz, Türkçeye çeviriyoruz, uyarlamaya çalışıyoruz. Oysaki bizim medeniyetin özünde insan vardır ve bu insanın özünde de gönül vardır; insanımızın kendisini keşfedeceği, kendilerine güveneceği, Türkiye’ye güveneceği insanlık için, daha insani modellerin üretebileceği bir anlayışa dayalı insan yetiştirmek zorundayız.

         

        Geleceğin toplumunu inşa etmek amacıyla ülkemizde uygulanan öğretmen yetiştirme politikalarında başarılı olduk, bu konuda önerileriniz var mı?

         

         

        Ülkemiz aslında dünyanın en birikimli öğretmen yetiştirme geleneğine sahiptir ve 1850’lerden bu yana Türkiye’de öğretmen okulları açılmış, farklı modeller tanıtılmış, denenmiş, öğretmen yetiştirmeye yönelik kriterler getirilmiş, fakat o günlerden bugüne çağcıl dünyayı inceleyerek, Türkiye’nin özgün koşullarına uygun bir model geliştirilememiştir. Herkesin öğretmen olduğu hatta açık öğretimden öğretmen yetiştiren ve her türlü fakülte mezunu öğretmen atayan bir politika izlenmiştir. Bu öğretmenliği memurlaştırma, istihdam alanı olarak görmektir. Öğretmen, toplumun var olma stratejisiyle, Türkiye’nin geleceğini inşa edecek bir stratejik varlık olarak algılanmamıştır. Ülkenin elitleri, üst tabaka zaten çocuklarını özel okullara kolejlere hatta biraz altı da fen liselerine, Anadolu liselerine göndermiş ve geniş kitlenin gittiği genel liseler işlevsizleştirilmiş; batırılmış bir noktaya getirilmiştir. Bunun çıkış yolu şudur; bütün lise türlerini lağvederek, sadece akademik liseler ve meslek liseleri kurmak zorundayız. Hiçbir çocuğu sınavda ÖSS’de dâhil olmak üzere SBS’lerde elememek, sıraya dizmemek gerekiyor. Bana göre öğrencilerimizi sıralamak, lise türlerine dağıtmak ve üstün çocuklar, üstün olmayan çocuklar, normal çocuklar, Anadolu lisesine giden çocuklar, fen lisesine giden çocuklar diye sınıflamak eğitimsel bir ilkesizliktir. Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmen yetiştirmede daha baskın ve yönlendirici olmalıdır. Okula dayalı bir öğretmen yetiştirme modeli tasarlamamız gerekiyor.

         

        Türkiye’deki mesleki eğitim uygulamalarını değerlendirebilir misiniz?

         

         

        Meslek liselerinin devletin elinden çıkarılması gerekiyor. Devletin tek bir asli görevi vardır, o da iyi ödev insanı yetiştirmektir. Devletin okulu veya bütün devletin okulları iyi olmak zorundadır. Devlet iyi insan yetiştirir. Eğer ara insan gücüne ihtiyacınız varsa her ilde bulunan organize sanayi bölgelerinin içinde meslek liseleri açarsınız, bunlar modüler olur, her sanayicinin talebine göre ondan da parasını tahsil eder ve o programın ihtiyaç duyduğu insanları yetiştirirsiniz. Örneğin siz, terziye ihtiyacınız varsa 30 kişi alırsınız, o programdan o terzi mezun olur, o terzilerin usta öğreticilerin paralarını da onu istihdam edecek kişi öder ve böylece amacınıza ulaşırsınız. Mesleklerin her gün değiştiği bir dünyada yaşıyoruz. Gelecek 20 yılda 30 yılda insanlar beş altı tane meslek değiştirecek, meslek liseleri çok aşırı derecede pahalı girişimlerdir ve bunların mezunlarının %100 iş bulması gerekir. Yoksa devletin kaynaklarını böyle çarçur edemezsiniz. Devletin sadece lisesi olur, ilköğretimi olur, ortaokulu olur. Diğer lise türleri mevcut yapı içinde çocuğun doğuştan var olan potansiyelini ortaya çıkaramadığı için patolojik, geçici çözüm yollarıdır. Bu bakımdan meslek lisesi devletin işi değil, bizzat her ilde olan organize sanayi bölgelerinin, ticaret odalarının, sanayi odalarının, TÜSİAD’ın, MÜSİAD’ın, GESİAD’ın işidir. Devlet kendi milletinin, ülkesinin geleceği için iyi insan yetiştirmekle sorumlu bir politik aygıttır ve bu politik aygıtta verilen eğitim de çocuğa iki tane değer kazandırır: Kendine ve ülkesine güven.

         

        Mesleki eğitimin akademik eğitim karşısında öncelenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

         

         

        Yanlış bir politika olduğunu düşünüyorum. Eğitimin önceliği olmaz. Eğitimde öncelik çocuğun doğuştan getirdiği potansiyeli ortaya çıkaracak platformlar oluşturmaktır. Her çocuk özgün bir dünya olarak dünyaya geliyor. Bizim Batılılar gibi onları sıralama yaftalama hizaya dizme hakkımız yetkimiz yok ve bizim kadim geleneğimizde çocuğun sıralanmasına, yaftalanmasına, üstün, geri zekâlı, ileri zekâlı, biraz orta zekâlı gibi bir sınıflandırma yoktur. Bu ahlaki olarak uygunsuz bir davranıştır ve biran önce terk edilmesi gerekiyor.

         

        Bugünlerde Yüksek Öğretim Reformu hem kamuoyunu hem de üniversiteleri meşgul etmeye başladı. Ağır eleştirilere maruz kalan eski YÖK yasalarını artısı ve eksisi ile değerlendirebilir misiniz?

         

         

        Yükseköğretim toplumun beynidir. Bu beyin sakat olduğu zaman bütün vücudu etkileyen bir durumdur. Dolayısıyla Türkiye’de yükseköğretim hiçbir zaman toplumun geleceğini kurgulayan, tasarlayan ve gündelik sorunlarına çözüm üreten, politikalar yapan, kitaplar ve raporlar yayımlayan bir organa dönüşemedi. Öteden beri bu yüzden de tartışıla geldi. Ve şuandaki yeni YÖK yasası da Türkiye’deki üniversitelerin içsel sorunlarına çözüm getirmiyor. Sadece yönetsel, politik bir girişim olarak algılanıyor ve öyle görünüyor. Bugün Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir norm kadro dağılımını bile yapamamış YÖK mesela, bir planlama örgütü olarak görünüyor. Bir bölümünde 30 tane öğretim üyesi var, bir bölümünde iki tane öğretim üyesi var. Yani kendi içinde bir denetim mekanizması bile kuramamış bir yapı. Kısacası yükseköğretim ilköğretim ve ortaöğretimden de bağımsız değil. Yani siz de öğretim üyesisiniz ben de öğretim üyesiyim; Türkiye’nin gelecek 50 yılda nereye gitmek istiyor, bir akademisyen olarak ben yayınlarımla, stratejik önceliklerimle neye katkı veririm diye önünde bir vizyon yok. Hasbelkader hepimiz bilim yapıyoruz, yükselmek için bilim yapıyoruz, yükselme için uğraşıyoruz ve bir de derse girip çıkıyoruz. Bir tür yüksek öğretmen kimliğine büründük. Dolayısıyla nitelikli insanların 24 saat çalıştığı bir akademi bir türlü kurulamamıştır.

         

        Türkiye’nin yükseköğretim politikaları ışığında yeni yükseköğretim yasa tasarısını nasıl değerlendirirsiniz?

         

         

        Yükseköğretim yasa taslağı, Türkiye’nin yükseköğretim sorunlarına, dertlerine deva olacak bir yasa olduğunu söyleyemeyiz. Bu yasa taslağı, Türkiye’nin özgün koşullarına uygun bir model olduğu kanaatinde değilim. Somut örnek vereyim. Mesela nitelikli öğretim üyesini istihdam etme ve tutma ve yönlendirme gibi bir politika içermiyor. Türkiye’nin farklı bölgelerinde açılan yüzlerce üniversite var. Bir taraftan açılan özel üniversiteler var. Bunlar biraz işe ticari bakıyor, mesela devlet üniversitelerinin bazı bölümlerine öğrenci bile kayıt olmuyor. Siz bir ilde bölüm açmışsınız, kimse gitmiyor. Kimse de hesap vermiyor. Veya bir bölüm var on tane öğretim üyesi var, bu sene kimse tercih etmemiş, hiçbir şey yapılmıyor. Kısacası yasa bizim gündelik pratikteki karşılaştığımız sorunlara çözüm üretecek varsayımlar üzerinden kurulmamış. Yani Türkiye gelecek 50 yılda nasıl bir toplum olmak istiyor? Ağ toplumu mu? Sanal toplum mu? Yeryüzü devleti mi olmak istiyor? Sorunlarına çözüm üretecek mekanizmalar politikalar nelerdir? Yok. Bakıyorsunuz yüzlerce üniversiteniz var, bir tane sivil toplum kuruluşu bir rapor yayınlıyor, herkes onu tartışıyor. Bir gazeteci bir kitap yazıyor herkes onu tartışıyor. Ve eğitim sorunlarını tamamen alanın dışındaki insanlar tartışıyor ve giderek akademisyenler düşüncelerini özgürce ifade etmekten, konuşmaktan, yazmaktan, çizmekten korkar bir hale geldi. Bu korku baskı yüzünden mi kaynaklanıyor, başta öğretim üyesinin doğasından mı kaynaklanıyor onu bilmiyorum ama entelektüel akademisyen yetiştirdiğimiz söylenemez. Bu bakımdan yükseköğretimin yapısı tartışılırken, yapılandırılırken bunun çok önemli bileşeni olan öğretim elemanlarının yetiştirilmesi, özlük hakları ve bunların rahat hareket edebilmeleri, sorumluluk taşıyabilmeleri, performanslarına ilişkin hiçbir şey yok. 35 yaşında profesör olup, ölene kadar hiç yayın yapmadan varlığınızı sürdürebiliyorsunuz. Böyle bir mekanizma dünyanın hiçbir yerinde yok. Mesela bir diğer yanlışlık; bu uluslararası atıf indekslerinde yayın yapma yarışıdır. Bu yapılan yayınların, tezlerin, doktora tez çalışmalarının, yüksek lisans tez çalışmalarının bu Türkiye’nin gündelik ve geleceğe dönük çalışmalarına katkısı, ilişkisi nedir? Türkiye’nin 1920’li yıllardan 2013’e kadar bütün yüksek lisans, doktora tezlerini içeren bir veri tabanınız yok. Türkiye’nin 1920’den 2013’e kadar bütün fakülte dergilerinin veya normal dergilerinin toplandığı ve tam metin olarak araştırmacıların hizmetine sunulduğu bir mekanizma yok. Batılı bütün dergilere dünyanın parasını ödeyip, veri tabanlarına üye oluyoruz. Türkiye’nin ulusal veri tabanları yok. Şunu söylüyorlar: hocam veri tabanı var haberiniz yok mu? Var efendim biliyorum ama 50’deki doktora tezine ulaşamıyorum. 60’daki yüksek lisans tezine ulaşamıyorum, 70’dekine ulaşamıyorum. 2000’dekine ulaşıyorum izin vermemiş öğretim üyesi. Yani sosyal bilimler için söylüyorum. Diğer bilimlerde nedir bilmem. Bir mekanizma problematiği ile karşı karşıyayız. İkinci olarak Türkiye üniversiteleri bilgi zengini, evet eser üretiyor. Ama deneyim fakiri ve uygulamadaki sorunları çözmekten uzak, bu konuda çok kapsamlı araştırmalar yok yani bu eleştiriyi yaparken hiçbir şey yapmıyoruz anlamında söylemiyorum. Türkiye üniversiteleri her şeye rağmen bir şeyler üretiyor, yazıyor, çiziyor. Gerçekten çok namuslu, çalışkan akademisyenler var. Fakat bunlar bir mekanizmanın sonucu değil, bireysel gayretleriyle cebinden harcayarak emek harcayarak, eşinden çocuğundan fedakârlık ederek, bu işleri yapıyor. Ben bir mekanizmadan bahsediyorum. Kaç bin tane akademisyeniniz varsa hepsini aynı mekanizma ve yapıda çalıştırabilecek, herkesin performansını, ürettiğini, alın terini ve ülkeye millete topluma geleceğe insanlığa katkıyla ölçen bir mekanizma yok. Yani sizin fakülteniz çok üretmiş, bir bölümü hiç üretmemiş, bir akademisyeni çok yazmış, bir akademisyeniniz hiç yazmamış, herkes aynı maaşı alıyor, herkes aynı saygıyı görüyor ve giderek yükseköğretim ve biz akademisyenler bir itibar kaybı yaşıyoruz diye düşünüyorum.

         

        Bütün bu sorular paralelinde PISA ve son açıklanan TIMMS sınavlarındaki başarısızlığımızı neye bağlıyorsunuz?

         

         

        Bunun iki nedeni var. Bir; Türkiye kendine özgün bir öğretmen yetiştirme modeli geliştirmedi. PISA ve TIMMS’de dereceye giren ülkelere baktığımız zaman çok güçlü özgün öğretmen yetiştirme modelleri var. İki; eğitimde reform çalışmaları kendi ülkelerinin özgün koşullarına dayalı olarak kurgulanmış, tasarlanmış ve uygulamaya konuluyor. Biz ise; hep başka ülkelerden aktararak, çevirerek, özgünleştirmeyerek ve yazboz tahtasına çevirerek bu işi yapıyoruz. İkinci husus; okul. Okullarımız bir yaşama ve öğrenme alanlarına dönüştürülemedi. Bu bakımdan okullar arasında müthiş bir uçurum var. Üst düzey okullarla alt düzey okullar arasındaki uçurum giderek bozuluyor. Başka bir ifadeyle, eğitimde sosyal adalet bozulduğu için, uluslararası sınavlarda başarılı olma ihtimalimiz giderek düşüyor. Bir başka husus TIMMS sınavlarına yenilen müfredat öğrencileri dördüncü sınıflarda girdi. Bunlar yenilenen müfredatla eğitim almışlardı- bu sınav kısmen de olsa bir şeyi gösterdi; bizim yapılandırmacı müfredatın işe yaramadığını, çünkü başka toplumdan alıp Türkiye’ye uyarladık. Bir başka esas neden toplumun okullardan ne beklediği belirsizdir. Toplum okuldan ne istiyor? Okulun varlık nedeni nedir? Okul toplumdan bağımsız mıdır? Birçok soru var çok bileşenli. Özetlemek gerekirse sorunun birçok bileşeni veya sacayağı var. Türkiye, okula dayalı özgün bir öğretmen yetiştirme modeli oluşturmadıkça, herkesi öğretmen atadıkça, öğretmenin meslekteki niteliğini arttıracak mesleki gelişim politikaları uygulamaya koymadıkça, okulları canlı bir hayat merkezine dönüştürmedikçe, program dışı etkinlikleri güçlendirmediğimiz sürece, sınıf içi öğrenmelerini ölçüp değerlendirip bir iyileştirme strateji geliştirmediğimiz müddetçe uluslararası başarı sağlamanız mümkün değil. Bu uluslararası sınavlardaki başarısızlığımızın nedeni okul türlerinin fazlalığı ve Türkiye coğrafyasındaki iller arası sosyal adaletin bozukluğudur. Türkiye, bütün bu sorunların üstesinden gelecek güce sahiptir, yeter ki güçlü bir eğitim ve değişim iradesini sürdürebilecek değişim kapasitesi oluşturabilsin.

         

         


Türk Yurdu Mart 2013
Türk Yurdu Mart 2013
Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele