Ulusal Egemenlik, Vesayet Tartışmaları ve Milliyetçi Gelenek

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

        Roma İmparatorluğunun yıkılması ardından çekirdeklenmeye başlayan ve VIII. asırdan itibaren kâmilen teşekkül eden, XVIII. asırda bile izleri görülmeye devam eden feodal toplum yapısını en iyi anlatan husus, commendatio sözleşmeleridir. Bunlardan birinde serf, – lord – kont – dük – kral hiyerarşisinin altında yer alan, efendisine şöyle seslenir:

         

        “Muhteşem senyör…………’a, ben…………, herkes tarafından bilindiği üzere, çok küçük olan ben kendimi besletmeye ve giyindirmeye geldim. Bundan böyle sizin iyiliğinize sığındım ve kendimi sizin muhafızlığınıza adadım. Siz beni doyuracak ve besleyecek, ben de size hizmet edeceğim. Yaşadığım sürece size özgür kimliğimin izin verdiği ölçüde hizmet ve şeref vereceğim. Bu anlaşma bozulamaz.”[1]

         

        Efendi’nin can güvenliğini sağlama karşılığında elde ettiği haklar ise; 1. Droit de Poursuite: Kaçan serfini takip hakkı, 2. Formariage: Malikâne içi evlilik, 3. Jus Primae: İlk gece hakkı, 4. Mainmorte: Ölen serfin tüm mallarının efendisine ait olması durumudur. Bu hiyerarşide bazen bir kral bile bir başka kralın serfi konumundadır.[2]

         

        Avrupa’da iç harpler, salgın hastalıklar, savaş teknolojisindeki değişmeler egemenliği parçalı hale getiren feodal toplumu çözmüştür. Büyük harplerin finansmanını sağlayamayan yerel unsurları, merkezi krallıklar yutmuştur. Kilisenin, Aristoteles (MÖ 384 – 322) felsefesinden mülhem, dünya merkezli hiyerarşik varlık tasavvuru, Kopernikus (1473 – 1543) ve Galileo (1564 – 1642) gibi bilim insanları tarafından yıkılırken, Machiavelli (1469 – 1527), Thomas Hobbes (1588 – 1679) gibi siyaset felsefecileri egemenlik tacını kralların başına koymuştur.

         

        Sınırları belirli alanda kurulan iktisadi pazarlar ve yükselen orta sınıflar Kral – Devletlerin temel karakteristiğini verir. Bunların parlak bir misali olan İngiltere, 1580’de başlayıp 1810’a kadar süren çitleme yasalarıyla köylülüğünü tasfiye etmiştir. 1780’lerde sanayi inkılâbına giren ülke nüfusunun %80’i şehirlidir.[3] Tarım, ticaret, sanayi kesiminde temayüz eden orta sınıfların menfaat mücadeleleri, işçi sınıfının hak arayışları müzakereci İngiliz demokrasinin temellerini atmıştır. İngiltere’de ulus – devlet ulusal egemenlik formuna ihtiyaç duyulmaksızın müesseseleşebilmiştir. İhtilal Fransa’sında ise yükselen burjuvazi feodalimsi bağlarla kurulu %80’i köylü bir toplumu dönüştürebilmek için her şeyiyle bir soyutlama olan ulusal egemenlik formülasyonuna ihtiyaç duymuştur. Rousseau’da görülen soyutlamalardan ulusal egemenlik formunu çıkartmak ve Kralın tacını, ‘ulus’un muhayyel varlığının başına koymak Rahip Sieyes’e nasip olmuştur. Tacqueville’nin “siyasi değil, dini mahiyette bir ihtilal” dediği süreç, devrimler ülkesini anlatır. Birey, ulus egemenliğinden pay alabilmek için, devlet karşısında yapayalnız kalmalıdır. Aracı tüm kurumlar tasfiye edilmelidir. Nitekim Fransa’da kilise, tarikat, sendika v.b yapılar, ulusal egemenlik noktasında fitne olarak görüldüğünden Le Chapelier Kanunu (14 – 17 Haziran 1791) ile yasaklanmıştır. Zira cemiyet içerisindeki grupların müşterek menfaatleri, ulusal menfaate perdedir. Devrimciler böyle düşünürler.[4]

         

        Türkiye özelinden meseleye bakıldığında, modernleşmenin otoriter vesayetçilikle paralel yürüdüğü görülür. Bunda köylülükte sabit kalan içtimai yapının etkisi büyüktür. Tanzimatçıların – Yeni Osmanlıcıların – Meşrutiyetçilerin – İnkılâpçıların ve ardıllarının ortak paydası, modernleşmeyi hukuki, siyasi metinler üzerinden yürütmeleridir. Süreç içerisinde sayısız kanun, yönetmelik, anayasa metinleri kaleme alınmıştır. İnkılâplar yerleşsin diye İstiklal mahkemeleri ihdas edilmiştir. Bu mahkemelerin üyeleri nihai hedeflerinin ulusal egemenliğe engel olarak görülen şeyhlerin, aşiret reislerinin ortadan kaldırılması olduğunu söylemişlerdir.[5] 1935 yılında bir ili modernleştirmek için geçirilen kanun ve tatbikatı sırasında ortaya konan tepkilerin yaşattığı sancılar hala gündemdedir.[6]

         

        İngiltere örneğinde köylülüğü tasfiye eden modernleşme süreci, feodal unsurları girişimci orta sınıflara dönüştürürken; Türkiye’de ideolojik söylemler üzerinden yürütülen cezrî hamleler bir türlü irticai odakları ortadan kaldıramamıştır. Metin Toker, Şeyh Sait İsyanı’nı kaleme aldığı 1968 yılında 1925’teki irticanın aynen sürdüğünü söyler. 2013 Türkiye’sinde de 1925’teki irticaı görenlerin azınlıkta olduğunu söylemek güç olsa gerektir. Bunun kökeninde yatan saikı, Türk modernleşmesinin iktisadi dönüşümleri dikkate almayan naifliğinde aramak gerekmektedir. 1839’dan 1949’a giden tarihi dönemde Türkiye nüfusunun %80’lere varan köylülüğü değişmemiştir. Üstelik buradaki %80, Fransa’daki %80’den çok daha büyüktür. 1942 yılında Karabük Demir Çelik Fabrikasının 4.300 işçiye ihtiyacı varken, 3.100 kişi ile çalışmak zorunda kalması ve istihdam edilen personelin kahir ekseriyetinin zorunlu askerlik hizmeti için fabrikada olması bu nispetsizliği anlatan manidar bir misal olsa gerektir. Hasat zamanı makinelerin durduğu bir ekonomi politiğin vesayetçilik üretmesi kadar doğal ne olabilir ki?...

         

        Son yıllarda vesayet tartışmalarının öznesinin değiştiğine dair yaygın bir kanaat dile getirilmektedir. Askeri ve sivil bürokratların yerini siyasilerin aldığı söylenmektedir. Bu serzenişi dile getirenlerin eski vesayetçilerin paydaşları olmaları göz ardı edilmeden, yürütülen tartışmanın, Batı Avrupa demokrasilerinde kökleri 1970’li yıllara uzanan, temsili demokrasinin gerçekte neyi temsil ettiğine dair kuşkuları hatırlattığı söylenilebilir.[7] Halk, sandığa gidip temsilcilerini seçmekte; fakat onlar vaat etmediği pek çok şeyi yapmaktadırlar. Kamusal hayata dair kritik kararlar, parlamento zemininde açıkça müzakere edilmek şöyle dursun, bir gece vakti komisyona tasarı olarak gelip, milletvekillerinin parmak hareketleriyle yasa olarak çıkmaktadır. Muktedir partinin genel başkanının danışman çevresi nihai karar mercii konumuna gelmiştir. Yasayı müzakere etsin diye millet tarafından meclise gönderilen vekilin konumu, bir filmin reklamlarındaki şahıstan öteye geçememektedir. Her şey dar bir çevre içerisinde olup bitmektedir. İşte bu nokta temsili demokrasinin krizi olarak adlandırılmaktadır. Başkan ve danışman kadrosu, patronaj ilişkilerindeki dengeyi koruyabildiği müddetçe müzakere alanına geçme ihtiyacı duymamaktadır. Eğitim, dış politika, ticaret, iletişim gibi akla gelebilecek her sahanın ilgili tarafları kendilerine ilişkin düzenlemeleri resmi gazeteden öğrenmektedirler. Hadisede halkın rızasının sandık kanalıyla alınması başkan ve adamlarının vesayetçiliğini konsolide etmektedir. Ulusal egemenliği aparatlaştıran husus da budur.[8]

         

        Ne yapılacaktır? Demokrasi otoriter siyaseti meşrulaştırıyor denilip rafa mı kaldırılacaktır? Ulusal egemenlik bir aparata dönüştürüldü denilip temsili demokrasi müktesebatına lanet mi okunacaktır? Bu sorulara evet yanıtını vermek, siyasetin ve tarihin bittiğini kabullenmektir ki bu durumun, ortalama her tefekkür sahibi zihinle alay etmekten öte bir anlama gelmediği açık olsa gerektir. Ne tarihin ne de siyasetin sonu görülmektedir. Paradokstan çıkış gene demokrasi içerisinde olacaktır. Modern demokrasinin kuruluş felsefesinde, dağdaki çobanla üniversitedeki profesörün oyunu eşitleyen düşünce, bireyin menfaatinin peşinde olduğu önermesidir. Dağdaki çoban da en az üniversite hocası kadar menfaatinin farkındadır. Onun için birden çok bireyin karar süreçlerine katılmasının önemine vurgu yapılmaktadır.[9] Başkanın ve danışman kadrosunun da birey olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Yine de bu durum, kısır döngüyü kıracak bir idrak alanı sunmamaktadır. Zira her vesayet, tarihi kesintiler üzerine iktidarını kurarken, kendine has hayali dönemler inşa eder. Cemiyeti oraya taşımak için demokrasiyi ötelediğini söyler. Medya eliyle inşa edilen sahte karizmalar, rant dağıtımında gösterilen el çabuklukları ve patronaj ilişkilerinin sıcaklığı olan bitenin anlaşılmasını engelleyebilir. İşte bu noktada Gökalp’in büyük adam metaforu, Turhan’ın şahsiyet sahibi bireyi, Güngör’ün vicdanın karar süreçlerindeki rolüne dair yaptığı vurgular, demokrasi üzerine örtülmek istenilen kara örtüleri kaldıracak kudrete sahip görünmektedir. Türk milliyetçiliği düşüncesinin bu köklü geleneği ulusal egemenlikten pay alan bireyin hususiyet çerçevesini çizerken, onu, cemiyetle şahsi vicdanı arasında terkip kurmaya zorlar. Bir noktada birey, sadece cemiyetten geleni yansıtmaz; ona kendi rengini de verir. Tarihi, iktisadi, manevi miras, şahsiyet sahibi bireyin vicdanında mefkûrevî bir gerilim oluştururken, istikbalin inşası noktasında reel siyasetin adalet terazisini de omzuna yükler. O, şahsiyet sahibi fert olarak tarihten geleni olduğu gibi alıp donduran bir ucube değildir. Ne milleti bir arada tutan değerleri akli süzgeçten geçirecek kadar inkılâpçı ne de ölen geçmişi diriltmeye teşebbüs edecek kadar hayalcidir. Hali istikbale taşıyacak müceddittir. Vicdani kanaatlerin akli seçmelerden daha fazla davranışlara yön verdiğinin farkındadır. Bundan dolayı tarihe bir bütün olarak bakar. Akıp giden anların kesintiye uğratılmasının otoriter siyasetin vesayetçiliğine zemin hazırladığını düşünür. Münevverlerin konjonktürel kırılmalarından nefreti de bundandır.

         

        Sosyolojik olarak, millet bünyesini kabullenmeyen siyasi çerçeveden şahsiyet sahibi fertlerin çıkmasını beklemek mümkün değildir.[10] Onlar, bir adamın adamı olmaktan öteye gidemeyen, tüm onursuzluğuyla efendisine hizmet etmeyi tek çıkar yol belleyen malikâne sakinleri üretirler. Geri kalmış memleketlerde her türlü vesayetçiliğin, feodal bağları hatırlatan tribal aidiyetleri araya virgül koyarak sıralaması bir tesadüf değildir. Modern siyasetin terminolojisini kuran milliyetçi gelenek, etnik bağlara göndermede bulunan bu dili aşmak için, kalû belâ’dan beri Müslüman, Malazgirt’ten beri kardeş olan millete muhtemelen şöyle seslenecektir: “Merhaba benim vergi mükellefi yurttaşlarım!”. Ergun Göze’nin veciz ifadesiyle, gözüyle ya da gönlüyle, hiç olmazsa Dündar Taşer’i, Osman Turan’ı, Seyit Ahmet Arvasi’yi tanıyanlar, neyin denmek istendiğini gayet vâzıh bir şekilde anlamışlardır.        

         


        


        

        [1] M. Ali Kılıçbay, Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, Teori Yay., Ankara 1985, s.161.


        

        [2] A.g.e., s.241 – 242.


        

        [3] Örsan Ö. Akbulut, Küreselleşme, Ulus – Devlet ve Kamu Yönetimi, TODAİE Yay., Ankara 2007, 292-294.


        

        [4] Aytekin Ersal, Türkiye’de Ulus Devlet ve Ziya Gökalp Mümtaz Turhan Erol Güngör, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012, s. 74 – 76.


        

        [5] Ergun, Aybars, İstiklâl Mahkemeleri C.I-II, DEÜY, İzmir 1988, s.329.


        

        [6] Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi, 1937 – 1938, Kitap Yay., İstanbul 2011, s.110 – 128.


        

        [7] Tanju Tosun, Türk Parti Sisteminde Merkez Sağ ve Merkez Solda Parçalanma, Boyut Yay., İstanbul 1999.


        

        [8]  Gencay Şaylan, Temsili Liberal Demokrasinin Önlenemez Krizi, İmge Yay., Ankara 2008, s.223 – 227; Nur Vergin, “Siyaset, İlgisizleşme ve Türkiye’de Temsil Sorunu”, Türkiye Günlüğü, Sayı: 38, Ocak – Şubat 1996, s.14 – 21.


        

        [9] Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, Çev.: Levent Köker, Yetkin Yay.,Ankara 1993, s.137 – 148.


        

        [10] Modernleşme ile milliyetçilik arasında köklü bir bağ vardır. Milli devlet perspektifi olmadan ne modernleşmeyi ne de onun getirdiği meseleleri kavramak mümkündür. Karpat’ın cemiyetin siyasileşmesi ile bireyin tarihten gelen kültürü hazmetmesi arasında kurduğu irtibat bu açıdan oldukça anlamlıdır. Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İstanbul Matb., İstanbul 1967, s.Vl – VII. Bu noktada ayrıca bkz., Anthony D. Smith, Nationalism and Modernisim, Routledge, London 2006, s.2 – 4.


Türk Yurdu Mart 2013
Türk Yurdu Mart 2013
Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele