Millet Olmanın Felsefi Temelleri

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

        ‘Türkiye’de Düşünce Geleneği’ başlığı üzerinden çok daha özel bir alt başlık çıkarmak, mümkün olduğunca kısa, olabildiğince ‘efradını câmi ağyarına mâni’, ‘yeni şeyler söylemek lazım cancağazım’ dedirtmeyecek kadar özgün ve istifade edilebilir olmayı amaçlayarak bu panelde ne konuşmam gerektiğini düşündüm. ‘Türkiye’de...’ kelimesinden konunun çağdaş düşünce hayatımızla sınırlandırıldığını anlıyorum.

         

         

        ‘Bilim’e yakın bir duruşum bulunmakla birlikte bir ‘akademisyen’; ‘düşünce’ye yakın durmaya çalışmakla birlikte bir ‘düşünür’ olmadığıma göre; burada, galiba bir ‘düşünce adamı’ olmaya gayret göstermem ve özel olarak da Gökalp’ı çalışmış olmam sebebiyle bulunuyorum. Ama ben, bir uygulama adamıyım da. Bu yüzden, ‘Fildişi Kule’de geliştirilen bir ‘fikir’den ziyade, fert ve cemiyet olarak insanımız, toplumumuz ve geleceğimiz için, hayatın pratiklerine aktarılabilen bir ‘tefekkür’den yanayım.

         

         

        Bu itibarla, ‘Türkiye’de Düşünce Geleneği’’ne dair genel bilgiler etrafında değil, bugün cemiyetimiz, daha doğrusu ‘millet’imizle ilgili önemli bir ‘tehdit’ algılamasından hareket ederek, Gökalp’ın konu ile ilgili fikirlerini özetleyerek bazı yorumlarda bulunacağım.

         

         

        ‘Gökalp’la ilgili ‘yeni’ ne olabilir?’ sorusuna, çok heyecan verici bir cevap var: Felsefe Dersleri.[1] Yaklaşık üç yıl önce, iki genç bilim adamı, neredeyse unutulmuş olan bu eseri Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi (Yazma Eserler Y-1/!0 numara ile kayıtlı 12 defter)’nden çıkarıp yayımlamakla Türk bilim ve düşünce hayatına önemli bir katkıda bulundular.

         

         

        Felsefe Dersleri, Gökalp’ın, varlığı bilinen, ama doğrusu, Malta esaretinin şartlarında ve ilgi alanları, fikrî altyapıları çok farklı olan bir zümreye (asker ve siyasetçilerden oluşan toplam 140 kişi), anlatılan ‘basit’ dersler olduğu zannıyla, özellikle cesameti hakkında fazla bir ümit taşınmayan bir ‘kayıp eser’ idi. Bu eserin yayımlanmasından sonra, hacmi ve muhtevası, konu ile ilgilenenleri şaşırttı, Gökalp’ın bir ‘filozof’ olarak, tartışmasız sahip bulunduğu konumun felsefi arka planını ve derinliklerini bilhassa bu eser ortaya koydu, kuvvetlendirdi. Bunun, sanıldığından çok daha önemli olduğu, Gökalp ile ilgili araştırmalarda ve genel yorumlarda ‘kendi öğretilerinin kuramsal temellendirilmesi’ [2] ile sınırlı bir ‘felsefi sistem sahibi’ olarak değerlendirile gelmiş bulunmasından anlaşılabilecektir.

         

         

        Bu âbide eseri tanıtmak, buradaki konumuz değildir; sadece eserin önemine dikkat çekmek için, şunu da ilave etmek gerekmektedir: ‘Gökalp Sistemi’ni izah edebilmek için Felsefe Dersleri önemli bir ‘anahtar’dır. Eser felsefecilerimiz tarafından eleştirilmeli ve Gökalp araştırmacıları mukayeseli çalışmalarla onun eserlerindeki felsefi izleri buradan sürmelidirler.

         

        Bu panel için Felsefe Dersleri’nin ‘Ahlâk’ başlıklı bölümünün ‘Vatanî Ahlâk’ başlıklı ‘Beşinci Mebhas’ını, yani ‘Millet, Vatan, Devlet’ izahlarını yeniden okudum. Bunun sebebi, gazete köşelerinden başlayarak, gittikçe yayılmakta olan , ‘milli devlet’lerin sona ermekte bulunduğu, dolayısıyla ‘millet’ kavramının da yanlış olduğu; bunlar, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘ideolojik’ altyapısını oluşturduğu için ‘ikinci cumhuriyet ‘kurulması gerektiği gibi fikirlerin, bir asırdır geliştirmeye çalıştığımız toplum yapımıza büyük zararlar vermeye başlamış olmasıdır.

         

         

        ‘Millet’ kavramının, daha doğrusu ‘Türk Milleti’ kavramının bir nevi ‘etnik çözülme’ye tâbi tutulmaya çalışıldığı bu günlerde, bir ‘teceddüt’ hamlesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin fikri altyapısını hazırlamış olan Gökalp’ın, Malta esaretinin belirsizliği içinde söyledikleri ilginç olacaktır.

         

         

        Bu itibarla, Felsefe Dersleri’nden bazı notlar sunmak istiyorum:

         

         

        ‘’Millet, tarihi ve ahlakî bir topluluk, birlik (unite)tir. (…)İçinde teşekkül ettiği toprağa derin bir surette bağlanan ve duygularla iradelerin ortaklığı ile aralarında birleşmiş bulunan fertlerin toplamı milletin kısımlarını oluşturur. (…) Milletten bahsederken, özellikle onun başlıca bağını oluşturan dayanışma ve sevgi duygularını düşünürsek ona tercihan vatan adını veririz. (…) Gerçekten de siyâsi birlik, millet dâhilinde düzeni ve barışı sürdürmek için en yüksek öneme sahiptir ve bir devlet, bütün üyeleri aynı vatana sadakatle bağlı bulunmadıkça, kudretli ve devamlı olamaz.’’ (Sadeleştirilmiş metin:851-852.s.)

         

         

        Bu genel girişten sonra milletlerin hangi etkiler altında oluşup geliştiğini inceleyen Gökalp, ‘Belirlenimci (mu’ayyeniyyetçi) izah’ ve ‘Rasyonalistlerin (akliyyûn) içtihadı’ isimli iki başlık altında ‘millet’ kavramını ele alıyor ve tartışıyor:

         

         

        Belirlenimci izah’ kısmında, “iklim, ırkta ortaklık, dilde ortaklık, ailevi ve dini kurumlarda ortaklık, menfaatlerde ortaklık, an’anelerde ve örflerde ortaklık’ yan başlıklarını kullanarak, bunları izah ediyor: Millet, her şeyden önce coğrafi bir ferdiyettir.(…), ırkî bir varlıktır.(…) aynı dili konuşmak, beraberce düşünmek ve birlikte hissetmektir.(…) Bu da milletin lisani bir varlık olduğunu anlatır. (…) Aile… ve dini bağların zayıflaması, milleti fırkalara parçalayarak onun katılımını ve böylelikle direnme kuvvetini azaltır. (…) Millet, kendisini oluşturan bireylerin ne derecede birbirine menfaatleri bağlı ise, o derece kuvvetlidir. (…) Her nesil, … halihazırı geçmişe ve geleceğe bağlayan ve vatan ile milletin sürekliliğini meydana getiren maddi, zihnî ve ahlâki temayüller miras bırakırlar.’’

         

         

        ‘Rasyonalistlerin içtihadı’ başlığı altında ise ‘Toplumsal sözleşme (içtimai mukavele)’yi tek etken olarak ele alıyor ve Rousseau ile takipçilerinin fikirlerini özetliyor: Bunların ilkel toplumlara kadar gidip, “… açık ve resmi değil, aksine örtük olmakla beraber, gerçek olmaktan da uzak olmayan bir ‘sözleşme’yi” aradıklarını anlatıyor. “Toplumsal sözleşme, başlangıçta örtük ve şuursuzken, gittikçe açık ve şuurlu olmaya ve bütün toplumsal ilişkileri düzenlemeye eğilimlidir. Rousseau’ya göre, hepimiz bu idealin gerçekleşmesine çalışmakla yükümlüyüz, çünkü millet, ahlâken eşit varlıkların bir birliği olduğundan, ancak genelin rızasına dayandığı zaman âdilâne ve kabul edilebilir olabilir..’’ (852-854.s)

         

         

        Bu iki anlayışın ‘münakaşa’sına geçiyor ve “Bu iki teorinin ortak meziyeti, milletin tâbi bulunduğu farklı etkenlerin tesirini meydana çıkarmak;(…) ortak kusurlarını ise olguların yarısını hesaba almaları ve bunun sonucu olarak, o yarı olguların çoğunlukla kapsamını abartmak’’ olduğunu söylüyor. Belirlenimci içtihad (‘izah’ kelimesi burada ‘içtihad’ olarak geçiyor)a, “… Milletlerin doğuşu ve gelişimini dayandırdığı şartların çoğunun toplu bulunduğu hallerde, ancak heyecansız ve hayatsız ölülere tesadüf olur’’ diyerek eleştirisini yöneltiyor ve “…Bir milletin coğrafi, ırkî, lisâni ve tarihi bir ferdiyet olduğu doğrudur; fakat o bundan başka da, ahlâki bir ferdiyettir.’’ diyerek, bu unsurun ‘kısmen geliştiği muhit’’ten,  kısmen de dış etki/tepkilerden kaynaklandığını söylüyor. Ayrıca, buradaki unsurlara, “dayanışma’’ (Almanya ve İsviçre’de olduğu gibi mütesanid ve çok canlı millî uzviyetler var.)yı da ilave ediyor. Toplumsal sözleşme içtihadının da “iradenin rolünü abarttığını’’ düşünüyor. Ona göre, bu mübalağa bizi, “… Milletin yahut vatanın ve böylelikle ona karşı olan vazifelerimizin inkârına kadar sevk’’ eder. Çünkü “… Vatan ancak bir sözleşmeden ibaret olduğundan, sözleşmeyi yapanlar ona ne kadar bir müddet tayin etmeyi hoş görürlerse, müddeti de o kadar olur.(…) Toplumsal hayatın zirvesi için yalnız serbest iradeden* söz ediliyor” ve tarife göre, irade, “… İki zıttan birini yapmaya muktedir olmaktır’’ dedikten sonra, “…Vatan, istediğimiz derecede vatan mevcutsa, bunun aksi olarak vatanı istemeyi terk ettiğimiz derecede vatan mevcudiyetten sıyrılır.(…) İrade, kolektif faaliyet ilkesini yahut anarşi ilkesini seçmekte serbesttir’’ diyor ve “irade’yi” “akıl”la özdeşleştirerek bu unsura yer verilebileceğini belirtiyor (854-855.s).

         

         

        Felsefe Dersleri’nde bundan sonra ‘devlet’ kavramı etraflıca tahlil ediliyor. Bunlar, Fransız İhtilâli sonrası Montesquieu ve takipçilerinin düşüncelerinden mülhemdir. ‘Kuvvetler ayrılığı’ ilkesinden hareketle, millî hâkimiyete dayalı demokratik bir idare tarzı üzerinde durmaktadır. Özetlemeyi burada kesiyorum. Yalnız, ilginç olan bir ayrıntıya dikkat çekerek, Gökalp’ın ‘münekkid’ tavrını bu bölümde de sürdürdüğüne işaret etmekle yetinelim. Ayrıntı şudur: Gökalp, burada ‘demokrasi’ kelimesine karşılık olarak ‘halkçılık’; ‘liberalizm’ yerine de (bu kelimeyi hiç hatırlatmaksızın) ‘ferdçilik’ terimini kullanmış. Dikkat edilirse, Gökalp bunları anlatmakta iken Türkiye’de sadece Milli Mücadele yürütülmekte idi.

         

         

        Gökalp’ın özetlediğimiz düşüncelerinin izini diğer eserlerinde sürmemiz halinde, dikkate alınmayacak derecede küçük farklılıklar dışında aynı olduklarını görürüz. Türkçülük hareketinin başından itibaren toplumsal bir projenin fikri temellerini oluşturmaya çalışan bu mürebbi filozof, Büyük Mustafa Kemal Atatürk’ün, kendisini de aşarak bu fikrî birikimi bir ‘Cumhuriyet projesi’ haline dönüştürdüğünü de gördü.

         

         

        Bu vatanın insanları muazzam bir imparatorluk coğrafyasından tevarüs eden 13 milyon insandan ibaretti. Vatan coğrafyasına, Batılılar, zaten uzun zamandan beri ‘Türkiye’ diyorlardı. O bir ‘cumhuriyet’, üzerinde yaşayan ‘halk’ da Türk Milleti’ olacaktı. Bütün toplumlarda, o toplumun etnik, siyasi, kültürel bakımdan az veya çok farklılıkları bulunan bütün topluluklar, içlerinden birini ‘üst kimlik’ haline getirerek ‘milletleşmişler’di. Biz de onu yaptık. Bu projenin başlangıcından bu güne neredeyse doksan yıl geçti. Bir şekilde ‘ırk’ kelimesi bile kullanılmasına rağmen bunu ‘müşterek bir geçmiş ve soy şuuru’ olarak algıladık. Türkçülüğün Esasları’nda ‘… Atlarda şecere aramak lazımdır, çünkü bütün meziyetleri sevk-i tabiiye müstenit ve ırsi olan hayvanlarda da ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır İnsanlarda ise, ırkın içtimai hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için şecere aramak doğru değildir.’’ yazılı bulunduğunu ve Atatürk’ün, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’sinin bir slogan–tarif olduğunu görmeksizin, bizim ‘millet olma proje’mizi ‘ırkçı’lıkla karalamaya çalışanlar olduğu gibi, bugün de ‘Türk Milleti’ kavramını sosyolojik zemininden kaydırmaya çalışıp, bir etnisite kavramı imiş gibi algılama veya algılatma çabasında olanlar var. Etnisite üzerinden ‘mikro-milliyetçilik’ yapmayı alabildiğine teşvik etmek ve böylece, milletleşme sürecini tersine çevirmek, yani etnik bir çözülme sağlamak mümkün müdür? Birtakım siyasilerin terör gölgesinde mikro-milliyetçiliği tahrike çalışmaları, bir zaman için siyasi bazı sonuçlar verebilir; ancak, bizim ‘milletleşme’ projemizin, Gökalp’ın unsurlarını saydığı ilmi ve felsefi temellere uygunluğu, samimiyeti ve uygulamadaki kusursuzluğu bu ‘etnik fitne’yi akamete uğratacaktır.

         

         

        Yahya Kemal, ‘Teceddüd hareketi bir silsiledir: Mebde, Nizam-ı Cedid’dir. İkinci hamle Vak’a-yı Hayriye’dir, ki tecedüd hareketinin muzafferiyeti sayılır. Üçüncü hamle TanzimatHayriye’dir. Dördüncü hamle Genç Osmanlılar Hareketi’dir. Beşinci hamle 93 İnkılabı’dır. Altıncı hamle… Jöntürklük cereyanıdır. Yedinci hamle İttihad ü Terakki’nin Osmanlı Hanedânını iktidardan sâkıt bir hale getirerek Saray haricinde bir teşekkülle açtığı devirdir. Sekizinci hamle sarahatle Türk ve Anadolu’nun ortasında olan Hareket-i Milliye’dir. Dokuzuncu hamle Cumhuriyet’tir.[3] 

         

        Demek ki, Cumhuriyet bir teceddüd yani yenileşme projesi imiş. Şimdi birtakım insanlar dört bir yandan toplumu bir nevi bombardımana tâbi tutarak, ‘ulus devletler öldü’, ‘yeni Osmanlılık’, ‘ılımlı İslam’, ‘federasyon’, ‘adem-i merkeziyet’, ‘ikinci cumhuriyet’ gibi bir alay lakırdı ile tarihi geri çevirmeye çalışıyorlar. Hâlbuki biz, Cumhuriyeti kurarken İstanbul’da adem-i merkeziyetçi Hürriyet ve İtilaf Partisi hükümeti vardı. Basında da bugünkü benzerlerinin prototipi Ali Kemal. Divan- Harp kurulduğunda Gökalp için ‘Bu adam asılmalıdır’ başlıklı yazı yazan bu gazeteci, Malta’da esaretteki Gökalp’a ‘Bu adam Kürt’tür, Türkçülük yapıyor!’ diye saldırınca, cevabı Malta’dan ve manzum olarak gelmişti.

         

         

        Türkiye’de Düşünce Geleneği’nde işte bu iki tip dikkati çeker: Ali Kemal takipçileri ve benzerleri birinci gruptadır; kendilerini ‘düşünür’ zanneden gazeteciler ve gazetelerdeki yazılarından ibaret ilim(!)leri bulunan ünvanlı akademisyenlerdir bunlar.

         

         

        Ziya Gökalp takipçileri ve benzerleri ikinci gruptadır. Hilmi Ziya Ülken’in değerlendirmesi, Türkiye’deki Düşünce Geleneği’ni, kendi kendilerini yetiştiren bu insanların temsil eylediğini ortaya koyar: “Türk düşünürleri toplumun buhranları karşısında sorumluluklarını bilen insanlardır. Fildişi kulelerine çekilmemişlerdir. Ellerindeki bütün imkânları kullanarak, eğitimin yayıldığı yerlere kadar yeni fikirleri tanıtmaya, yeni içtimai hareketlere önderlik etmeye çalışmışlardır. Siyasi gelişmelerin gerisinde kalan boğuk sesler olmamışlar, zaman zaman kendilerini dinletmesini bilmişlerdir.’’[4]

         


        


        

        [1] Ziya GÖKALP, Felsefe Dersleri, (Sadeleştirenler ve Yayına Hazırlayanlar: Ali UTKU-Erdoğan ERBAY), Çizgi Kitabevi Yayınları/170, xviii+4+922 (Çevrim yazı: 1-460; sadeleştirilmiş metin: 461+913; elyazması belge: 915-922) sayfa Konya 2006


        

        [2] Uriel HEYD, Ziya Gökalp: Türk Milliyetçiliğin Temelleri, (Çeviren: Cemil Meriç) Sebil Yayınları, İst.1980, 33.s (Zikreden a.g.e, x.s


        

        * Eseri yayına hazırlayanlar, burada kelimeyi ‘idâre’ olarak okuyorlar (Çevrim yazı, 401.s ve sadeleştirme, 855.s) Bu itibarla metinde de öyledir sanıyorum. Ancak, kelime ‘irade’ olursa anlam kazandığı için, tarafımdan bu müdahaleye cür’et edilmiştir.


        

        [3] Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Edebi ve Siyasi Hatıralarım, (2.baskı) İstanbul 1976 203.s


        

        [4] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi,  (2.Baskı), Ülken Yayınları, İstanbul 1979


Türk Yurdu Mart 2013
Türk Yurdu Mart 2013
Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele