Milliyetçilikten Vaz Geçmeden Milliyetçilik

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

                             Türkiye’nin en önemli meselesi, şüphesiz,  vatan ve millet bütünlüğünü muhafaza ederek geleceğini inşa meselesidir. Otuz yıldır, dış güçlerin de desteklediği bir isyan hareketi vardır. Bu hareket terörü metot olarak seçmiştir. Terörün hedef olarak seçilmesi, onun bir “kimlik” mücadelesi olduğu gerçeğini değiştirmez.

         

                             Başlangıçta, Devlet’in meseleyi “terör” olarak adlandırması doğrudur. Böylece, herhangi “kimlik” kabulü veya “kimliğe bağlı haklar tanıma” gibi, bir durum söz konusu olmayacak, “dağdaki terör biterse, mesele hallolacaktır”. Ancak, resmî olarak bu anlayış ifade edilse bile, ilim ve fikir çevrelerince sosyolojik olarak da meselenin irdelenmesi ve incelenmesi gerekirdi. Bu alanda bazı incelemeler yapılmıştır. Ne var ki, bunların önemli kısmı, teröre manevi destek veren ve mazeret üreten eski Marksistlerin çalışmalarıdır. Dolayısıyla sağduyulu millet fertleri tarafından pek benimsenmedi. Hâlbuki esas çalışmaların millet bütünlüğünü ve devlet bekasını savunan milliyetçiler tarafından yapılması gerekirdi. Ziya Gökalp’in Mehmet Eröz’ün, Orhan Türkdoğan’ın çalışmalarının çağın şartları içinde devam ettirilmesi ve ortak gelecek inşasının imkânları ve yolları ortaya konmalıydı.

         

         

                             Dikkatsiz Siyasetçiler Devlete Zemin Kaybettirdi

         

         

                             Bu konuda, geniş ve zengin bir fikrî çalışma olmadığı için, tecrübesiz veya dikkatsiz siyasetçiler de tam olarak meseleyi ifade etmese bile, en azından başka aksülamellere sebep olması düşünülmeyecek olan “terör” teşhisinden zaman zaman vazgeçerek, yeni açılımlar yaptılar. “Statüko”yu değiştirmek adına yapılan bu “açılım”lar esaslı ilmî araştırma zeminine oturtulmamıştır. Dolayısıyla, “statüko” kolayca yıkıldı. Ancak yeni birlik binası inşa edilemedi.

         

                             Terörün ilk ortaya çıktığı dönemde Başbakan olan, daha sonra da Cumhurbaşkanlığı makamına gelen Turgut Özal, Devlet’in “tek millet” tezini tartışmaya açacak sözler otaya attı. Federasyonun tartışılmasını istedi. Ardından en tecrübeli sayılan Süleyman Demirel, sorumlu şahıs olarak “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi. Elbette, Kürt adında bir boy, aşiret veya modern tabirle bir etnisite bu coğrafya mevcuttu. Devletin vatandaşlarına tek ad verilmesi, bu gerçeğin ne inkârı ne de reddidir. O halde, bu “tanıma”, var olan bir topluluğun mahiyetine ne ilâve edecektir? Bu husus, muğlak bırakıldığı için, Özal ve Demirel’in sözleri “kimlik” meselesinin tartışılmasına zemin hazırlamış, Devlet bu yeni paradigma değişikliğine hazır olmadığı için zemin kaybetmiştir.

         

                              Mesut Yılmaz, “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” vecizesiyle, meseleye farklı bir önem ve mana kazandırdı. AB’nin ileri sürdüğü kriterlerle Diyarbakır’ın münasebeti anlaşılamadı. Bölgenin gelir seviyesi kastediliyorsa, Diyarbakır en fakir il değildi. Ayrıca idare sistemimize göre, Diyarbakır’ın; Urfa’ya, Mardin’e ve hatta Hakkâri veya Şırnak’a üstünlüğü olmadığına göre, bu söz yeni bir yapılanma iradesinin ifadesi mi idi? Kastı ne olursa olsun, Diyarbakır’ın “Bölge Başkenti olduğu” algısının yerleşmesine Devlet’in sorumlusu da yardım etmekteydi.

         

                               Bugünkü hükûmet meseleyi bütün cesametiyle kucağında buldu. Başbakan, şimdi tekrar etmese de kendisini tenkit maksadıyla, şimdi sık sık önüne konulan yeni bir adlandırma da bulundu: “Kürt Meselesi”. Sonra, bunun mahzurlarını anlayınca, bu ifadeden vaz geçti. Uzun süre devleti yöneten ve güçlü halk desteğine sâhip olan iktidar, Türkiye’nin dünya, en azından bölge lideri olması yolunda önemli bir engel olarak gördüğü bu meselenin belli bir neticeye bağlanmasını istemektedir. Terörün kontrol edilebilir, halktan tecrit edilmiş bir duruma gelmesi için gayret göstermektedir. Bu hususta son yıllarda birçok hukukî düzenlemeler yapılmış, uygulamalar başlamıştır. Dilin serbestçe kullanılması, yayın yapılması, öğrenilmesi, Kürt tarih ve edebiyatının, kültürünün araştırılması maksadıyla, üniversitelerde araştırma merkezleri kurulması gibi…

         

         

                             Terör Bölgede Etnik Temizlik Yaptı

         

         

                             Memlekette bir sükûn ortamının sağlanması, gerçekten zarurîdir. Otuz yıla yakın süren terörle gelinen nokta iyi değerlendirilirse, bunu ne kadar elzem olduğu görülecektir. Konu gündeme geldiğinde, maddî kayıplar, can ve para olarak, zikredilmektedir. Şu kadar insan öldü veya şu kadar milyar dolar harcandı gibi… Bölgede etnik temizliğin yapılmasının yanında bu çok önemli değildir. Terör korkusuyla veya tehdidiyle, belli bir vatan coğrafyası etnik temizliğe maruz kalmıştır. Köy boşaltmadan devlet sorumlu tutularak tenkit edilmiş, fakat PKK’nın yaptığı temizlik göz ardı edilmiştir. Kürt milliyetçiliği ciddî ve geniş bir taban kazanmıştır.

         

                              Bu etnik temizlik sonunda bölgede iki partili bir siyasi yapı oluşmuştur. Hâlbuki 12 Eylül 1980’den evvel, bölge de MHP’de güçlü idi. Malatya’da desteklediği bağımsız aday, Elazığ, Bingöl, Van’da partili adaylar Belediye Başkanı seçilmişti. Bölge halkı o dönemde MHP’ye mesafeli değildi. Bunun manası, şimdi iddia edildiği gibi, Kürtçülüğü besleyen Türk milliyetçiliği değildir.

         

                            Bölgeden, PKK terörü sebebiyle diğer bölgelere göçler oldu. Şehit cenazeleri yanında göç kamyonları da gitti. Bunun yanında, Türkiye’nin her yanına gönüllü göçler de oldu. Evvelce “zulüm” olarak adlandırılan bu bölgeden nakiller, şimdi, iş ve aş ve can korkusu sebebiyle iradî olarak yapılmaktadır. Böylece daha geniş ölçüde nüfus kaynaşması olmaktadır. Böylece şerden hayır doğacaktır, Neticede, “eritme” değil, “bütünleşme” sağlanacaktır.

         

                         Sükûn sağlanmasına kimsenin itirazı yoktur. Ancak, belli bir taban sağladığı kabul edilen “Kürtçülüğün” menfi olduğunu belirtmek için, hemen yanına “Türk milliyetçiliği” sanık olarak oturtulmaktadır. Başlangıçta Marksistler tarafından dillendirilen bu husus, Başbakan tarafından da sıkça tekrarlanmaktadır.

         

         

                         Devlete Adını Veren Millet Görmezlikten Geliniyor

         

         

                        Aynı şekilde, yeni yapılacak Anayasa’da “Kürt” kelimesine yer vermemek için “Türk”süz bir Anayasa’da güçlü bir şekilde savunulmaktadır. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de tek bir çeşit milliyetçilik anlayışı varmış gibi, en menfi temsilcilerinden misaller seçilerek bütün milliyetçiler suçlanmaktadır. Âdeta, bu memlekette herkes vardır, ama devlete adını veren millet yokmuş gibi davranılmaktadır.

         

                        Burada, tekrar millet-ulus, ulusalcı- milliyetçi tartışmalarına gerek yoktur. Hiç tereddüt etmeden ifade etmek gerekir ki, Türk milliyetçiliğinin bu derecede hırpalanmasında, elbette zihniyet olarak milliyetçilik muhaliflerinin etkisi vardır. Ama kimseye kızmadan, yapılan isnatı haksız bulan milliyetçilerin, bu gelinen noktada hiç günahları yok mudur? 1910’lardaki kapsayıcı ve muhafaza edici milliyetçilik anlayışı ile günümüzde karşılaşılan meseleye, yine bütünlüğü koruyacak şekilde ne çözüm üretilmiştir. Burada, Türkiye dışında yaşayan Türklerin de varlığına inanan milliyetçiler, Türk’ü “Anayasa vatandaşlığına” hapsederek kendisiyle tezada düştüğünün farkına da varamamışlardır.

         

                       Millî Mücadele sonunda zorla kabul ettirilen sınırlarla dikilen gömleğe razı olmanın, tarihî tecrübe ile milletlimizin bünyesine dar geleceğini söyleyen milliyetçiler, gelişen ve değişen şartlara göre maddesinde ve manasında “Büyük Türkiye”yi tarif ve inşa yolunda, elbet mevcut bütünlüğümüzü koruyarak, hangi fikirler geliştirmişlerdir?

         

                         İstanbul Türk Ocağı’nda beraber olduğum dostlarım bilirler. Yirmi seneye yakın zamandır, “Türk demeden Türkçülük yapmanın yollarını bulmalıyız” demekteyim. Bu yolu ben bulamadım. Kimse de cehd etmedi. Sadece Türk’ün haşmetli geçmişinden, büyük kültür ve medeniyeti olduğundan bahsettiler. Hâlbuki geleceğin tasavvuru ve inşası geçmişin anlatılmasından önemlidir. Çünkü geçmiş yaşanmıştır, değiştirilmesi mümkün değildir. Gelecek ise yaşanacaktır. Onun tasavvuru ve inşası bizim iktidar ve irademiz dâhilindedir. Geçmişi konuşmak, herkese, hepimize daha kolay geldi.  Çünkü bu minval üzerine söylenecek sözler için malzeme boldu. Ama benim istediğimi yapmak için gayret, çile, emek gerekmekteydi. Kimse bu yola tevessül etmedi. Ama dünya, bizim dışımızda da dönmekteydi.

         

                         Milletimizi, Fransa’nın Üçüncü Cumhuriyet anlayışına göre dikilen devlet gömleğini yırtacağı belliydi. Önce “lâiklik” anlayışı çok partili döneme geçtikten sonra hayli örselendi ve artık çöpe atıldı ve milletimizin tarihî tecrübesine uygun, inançlara saygılı, fakat kendi dininin ahlâk esaslarının da cemiyet hayatında etkili olduğu yeni bir anlayışa doğru evrimini tamamlamak üzeredir.

         

                           Cihanşümul, devletler kurmuş milletimizin, hâkimiyet coğrafyasındaki bütün kültür değerlerini kendi malı sayarak, bundan yeni terkipler yapma istidat ve kabiliyetinde olan milletimizin, elbette bazı kültürleri reddedici olması düşünülemezdi. Esasen, Cumhuriyetin bir döneminde bir reddediş söz konusu olsa bile bunun temelinde, Batı kültürünü bütün unsurlarıyla benimsemek arzusu vardır. Hiçbir etnik ayırımcılık yoktur.

         

         

                              Milliyetçiliğin Yeni Hedeflerini Belirleyemedik

         

         

                            Nüfusu, iktisadî gücü artan, demokratik ve milletçe yapılan yeni yorumuyla lâik ve demokrat Türkiye’nin milliyetçiliğini yeniden yorumlamak zarureti vardır. Bunu, hem iç bütünlüğümüzü sağlayacak, hem de gelecek tasavvurlarımızın gerçekleşme zemini hazırlayacak şekilde yapmalıyız.

                               Musul’un elimizden zorla alındığına, gasp edildiğine inanan ve hatta mesele TBMM’de müzakere edilirken, “Musul’suz Türkiye’nin müdafaasının da zor olacağını” söyleyen bölge milletvekillerini haklı bulan milliyetçiler, nasıl oldu da Irak’ın haritası değişirken yeni fikirler geliştirmediler? Aynı hal, Suriye için de geçerlidir. Halep için bir düşüncemiz var mıdır? Türkiye’nin güneyinde meydana gelen değişmeler sonunda yeni terkiplere gitmesi gerekirse, bunu daha da kuvvetlendirecek başka bütünleşmeler olabilir mi?

         

                             En önemlisi, fıtratı icabı, “aşiret” halinde yaşayamayan, kabını taşmaya çalışan milletimiz için koyduğumuz yeni cihanşümul hedefler nelerdir?

         

                              Bu sorularla, elbette Türk milliyetçiliğine, en hafifinden müstehzi bakanlara hak veriyor, değilim. Hiç şüphesiz, onlar haksızdır. Ancak onların haksızlığı bizim tembelliğimizin mazereti olamaz.

         

                               Milliyetçiliğin temsilini siyasi partilere bırakarak münevver mesuliyetinden kurtulmak mümkün değildir. 1970’lerde milliyetçi fikirlerin gelişmesinde elbette siyasetin taleplerinin de önemli payı vardır. Ancak, bugün siyasetin inhisarcı tutumu, hem milliyetçiliğe ve hem de istifade edeceği zengin bir düşünce atmosferinin meydana gelmesine engel olması sebebiyle, kendisine de zarar vermektedir.

         

                             Türk milliyetçiliğinin geleceğimizin inşasında önemli sözü olduğu inancındayım. Ancak, yukarıda belirttiğim “Türk demeden Türkçülük yapmak” ifadesinde olduğu gibi, milliyetçilik yapmıyor görünerek milliyetçilik yapmanın usulünü bulmalıyız. Esasen, benim on beş yılı aşkın süredir ifade ettiğim, Türk Ocaklarının 2011 yılında ilân ettiği “yeni bir medeniyet tasavvurunu ifade ile bunun insanlığa tebliği hususu, bu ihtiyacın tam ifadesidir. Bunun heyecanına ve gerçekleştirme gayretine bütün millet fertlerinin iştirakini sağlamak yeniden bütünleşmeyi sağlayacaktır. Çünkü hareket halinde olmak, bir hedefe gitmek, “kimlik” tartışmasından daha bütünleştiricidir. Kimlik tartışmaları daima içinde yeni problemler barındırır.

         

                             Unutulmamalıdır ki, her yeni tarif, aynı zamanda yeni bir ihtilâf sebebidir.


Türk Yurdu Mart 2013
Türk Yurdu Mart 2013
Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele