Mülk Allah’ındır

Ocak 2014 - Yıl 103 - Sayı 317

 “Bir çeşit başkalaşan her çeşit başkalaşır”

         

        Ahmet Kabaklı merhum, Cumhuriyet devrinde yetişen son turfanda tip Osmanlı beyefendisi olarak ancak tavsif edebileceğimiz büyük mimar Ekrem Hakkı Ayverdi ile yaptığı bir mülakatta, “Çuval çuval altın teptin… Niçin bu işlere girdin?” şeklinde bir sual yöneltir hazrete. Cevap müthiştir: “Mülk Allah’ındır. Mesâimi hayra sarf etmek istedim ve öyle yaptım.”

         

        Her biri beş yüz altı yüz sayfayı aşan ciltlerle eser veren bu zatı 1984’de kaybettik. Benim henüz üniversite birinci sınıfta olduğum yıllar. Avrupa’da Osmanlı mimarisi eserleri ismiyle yayımlanan dört ciltlik muhteşem eserini, o yıllar Kültür Bakanlığı neşretmişti.

         

        Bu kadar büyük işler yapan, yığınla restorasyona imza atan bu zat için yaptığı işlerin hiçbiri övünülecek şeyler değil, bilakis kulluk ve insanlık vazifesinden ibarettir. Mülk Allah’ın, feyz Allah’ın, arzu Allah’ındır. Kendisinin bu işlerde fevkaladeden bir işler yaptığı yoktur sanki…

         

        Benim gibi iktisadî zihniyet tarihi üzerine çalışmalar yapan biri için bu tarz bir tavır, gerçekte yabancı olmadığımız ve fakat yabancılaştığımız bir çizgi olduğu için fevkaladeden bir tesir bıraktı üzerimde. Ülgener merhum, iktisadî zihniyet üzerine yaptığı çalışmalarında, Weberyen bir metotla Türk insanının ekonomik davranış biçimini anlamaya çalışmıştı.

         

        Ne kadar anlayıp anlamadığı bu bahsin dışında olduğu için, şimdilik onun üzerinde duracak değilim. Fakat Ekrem Hakkı Ayverdi Bey’in hayata bakış ve yorumlayış şekli, daha da açığı kendi medeniyetinden emin tavırlı bir Türk münevverinin, asli damarla kurduğu sahih ilişkinin yansıması üzerinde durmak istiyorum bugün.

         

        Rasyonel düşünce, nesnel bakış vesaire şeklinde temadi ettirebileceğimiz “çağdaş” terimlerle şekillenmiş düşünce biçimimizi sarsan bu mümtaz şahsiyetin fikrî çizgisi, hiç şüphesiz büyük gelenekten besleniyordu. Değerler hiyerarşisinde sapmanın bulunmadığı bu çizgide, bugün aslî önceliğimiz olarak gündemimize aldığımız pek çok değer, sadece teferruattan ibaretti. Zaten kendisi de hayatı o biçimde değerlendiriyordu. Aslolan Allah’ın rızasıydı kendisi için, gerisi teferruattı.

         

        Rönesans’la Antik Yunan’a dönen, muharref kitaplarda bulamadığını, putperest Yunan’da bulmaya çalışan Batı düşüncesi, sisteminin merkezine “insanperestliği” koyarken, bir bakıma asıl olanı da bir kenara itmiş oluyordu. Bugün hepimizin kafasına bir fikri sabit hâlinde kazınan değerlerin tamamı, bir bakıma bunların dışında kalan her şeyi, ama her şeyi paranteze alarak, daha doğrusu aldığı hissini uyandırarak zihnimizi ele geçirmiş görünüyor. Sadece zihnimizi değil elbette, zihnimizle birlikte bütün benliğimizi.

         

        André Gide’nin “Dünya Nimetleri” kitabında varlığın mihveri hâline getirdiği “hayat sevgisi”, “yaşama neşesi” gibi tabirlerle ulvî prensiplerden koparılan insanın yeryüzüne düşmesi, sadece dünya ötesinin değil, bizatihi dünyanın da büyüsünü bozdu.

         

        Bugünün insanı için temel mesele iki nokta üzerinde toplanmış görünüyor: Servet ve iktidar. Ömürleri servet ve iktidar sahiplerinin tepişmesini izlemekle geçen nesiller, insan olmanın erdemini küçümsüyor, bu tür değerleri hayatının merkezine koyanları umursamıyor.

         

        Benim de içinde bulunduğum bu menfi ortamın zehriyle ruhları kararan neslimiz, bir dolap beygirine dönmüş görünüyor.

         

        Bugün işte tam da bu nedenden dolayı, gaiplerden gelen bir ses gibi içimi ısıtan bu sesin nağmesine sizleri de ortak etmek istedim. Daralan ruhlarımız bir nebze olsun, bu tarz tembihlerle nefes alsın, içimiz ferahlasın istedim. 


Türk Yurdu Ocak 2014
Türk Yurdu Ocak 2014
Ocak 2014 - Yıl 103 - Sayı 317

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele